1. 1.
    -ele geçirme, talan, ganimet alma, kargaşadan faydalanıp maddi çıkarım sağlama.
    (bkz: yagmalamak)
    -yağma eyleminin gerçekleşmesi.
    (bkz: dolu yagmasi)
    #286243 :)
  2. 2.
    özellikle savaş döneminde düşman askerlerinin evleri talan etmesi,kadınlara tecavüz etmesi,insanları öldürmesi,paraları gaspetmesiyle sonuçlanan barbarik eylem.
    #286263 :)
  3. 3.
    Yağma
    Özgür Şen

    Ordumuz, ekonomimiz her şeyimiz Amerika'nın elinde ama hala bağımsızlıktan, özgürlükten dem vuruluyor...
    Demokrasi, halk için seçim zamanında oy kullanmaktan ibaret. 'Salla başını al maaşını' cümlesi bile tüketim mallarına haftada bir kaç kez yapılan zamlarla, alınan maaşların bütün alım gücünü yitirmesi ve buna sesini çıkaracak olanların da karşısında hukuk devletini, polis copunu bulmaları nedeniyle sadece 'salla başını' olarak değişmeye başladı.Diğer yandan emperyalizm, ülkemize ta Amerika'lardan bakan gönderiyor, yasalarımızı beğenmeyip yeni yasalar çıkarttırıyor. Ve ordumuz, Bush Amerika'da öksürse hazırola geçiyor. Yakın bir tarihte gördüğümüz bir fotoğraf karesi geliyor gözlerimizin önüne. Amerika BaşkanıÕnın karşısında el pençe divan duran başka bir devlet yetkilisi, bir başbakan kazınıyor belleklere.
    Biraz daha gerilere gidildiğinde, Coniler geliyor diye genelevlerin hazırlandığını hatırlıyoruz. Ama buna rağmen yaranılamıyordu Conilere. "Benim bir şikayetim var, (...) buradaki annelerden şikayetçiyim. Kızlarını çok sıkıyorlar. Saat altıdan sonra eve gitmek mecburiyeti var. Halbuki ben ancak 4'te 5'te karaya çıkıyorum. Ahbap olduğum kızlarla sadece iki saatçik görüşebiliyorum."(Bir Coni)

    Ama biz ışığımızı görüyorduk: "...milletler yarına hala endişe ile bakıyor. Işık nereden geliyor? Bu ışığın bir menbaı var. Yine Amerika. Ümit nereden geliyor?Amerika'dan. Güven nereden geliyor? Amerika'dan."
    Ve Roozvelt'i, peygambere benzetiyordu milletvekillerimiz: "Bu ses nihayet Amerika'dan peygamber gibi temiz ve kusursuz olan büyük insanın, büyük Roozvelt'in sesi olarak ufuklara aksetti. insanları esaret altında bırakmayacağız, medeniyeti yıktırmayacağız diyen bu azametli ses Roozvelt'in vatandaşlarının sesleriyle birleşerek ufuklarda gulguleler vücuda getirdi."
    Roozvelt yetmiyor, kusur etmemek için vatandaşlarını da eklemeyi unutmuyoruz konuşmaya. Görüldüğü gibi sözler ve eylemler zaman içinde farklılıklar gösterse de öz olarak efendilere hizmette kusur edilmiyor.

    Kusursuz Hizmetteki Tarihimiz!
    Hizmetimiz Osmanlı dönemlerine dayanmaktadır. Osmanlı'da varolan sermaye birikiminin "savaş için sermaye", "Borç için sermaye" ve "Lüks için sermaye" olarak kullanılması, Avrupa'da vurucu gücü büyük silahlarla donatılan ordular karşısında Osmanlı'nın aynı ilerleyişi gösteremeyişi ve fetihlerin durması dolayısıyla sermaye kaynaklarının kuruması, yeni deniz yollarının bulunması ve ipek yolunun önemini kaybetmesi nedeniyle kendi kapitalizmini geliştirememiştir.
    Avrupa'da ki kapitalist gelişmeye, bilimsel, teknik devrime "günahtır", "şeytan icadıdır" diye seyirci kalan Osmanlı imparatorluğu, kendi iç güçlerinden boy veren kapitalist unsurları da ezmeye yönelince, Avrupa sömürgeciliğinin acımasız ekonomik güç ilişkilerine teslim olmuş ve yarı sömürgeleşme sürecine girmiştir.

    Bir "Cihan Devleti" iken "Yarı Sömürge" bir duruma düşen Osmanlı'da, sömürgecilik ilişkilerinin tohumları 1500'lü yıllarda yabancı devletlere tanınan ayrıcalıklarla atılmıştır. Ama ne ayrıcalık... Bu ayrıcalıkların adı kapitülasyonlardır.
    Kapitülasyonlarla Osmanlı artık giderek hammadde ihraç eden ülke konumuna düşer. Bu anlaşmayla görünüşte ticaret hızlanmış ve ülkenin her yanına dağılmıştır. Ama aslında hızlanan ve ülkenin dört bir yanına dağılan sömürüden başka bir şey değildir.
    Ve 1875 yılında Osmanlı imparatorluğu iflas eder. iflasın ardından 1878 Berlin Kongresi'yle kendi maliyesini uluslararası bir komisyonun eline teslim eder.

    1881 yılında ise 'Düyun-u Umumiye' (genel borçlar) gündeme gelir. Bununla da devletin bazı gelir kaynaklarının işletilmesi yabancılardan oluşan bir kuruma verilir. Onlar herhalde daha işletiyorlar... Yani kamu işletmelerine borçlar karşılığında el konulur. Tanıdığı imtiyazlar, aldığı borçlar ve iflasıyla bir yarı sömürge haline gelen ve Balkanlar başta olmak üzere toprak yitirmeye başlayan Osmanlı her parçası tutanın elinde kalan bir ülke haline gelmiştir.

    Bu paylaşma savaşına sonradan katılan Alman emperyalizmi himayeci, yapıcı yaklaşımlarıyla giderek Osmanlı'yı daha çok sömürgesi haline getirmiştir. Buna bağlı olarak I. Paylaşım Savaşı'nda Almanlar'ın yanında yer alan Osmanlı, yenilgi sonrası Sevr'le karşı karşıya kalmıştır.
    Aslında Sevr'den önce de bir çok anlaşma imzalanmıştır: 8 Mart 1915 istanbul Anlaşması, 26 Nisan 1915 Londra Anlaşması, 16 Mart 1916 Sykes-Picot Anlaşması ve 1918Õde Anadolu topraklarının işgaline olanak sağlayan Mondros Mütarekesi. 1920Õde ise paylaşımı yeniden düzenleyen Sevr Anlaşması imzalanır. Burada atılan her imzanın yeni bir taviz, verilen yeni bir toprak parçası olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.
    Kayıtsız şartsız teslim olarak, Anadolu'nun işgaline olanak tanıyan imzaları da atan Sultan Vahdettin, bir yandan işgal ordularını ülkeye davet ederken, diğer yandan ülkenin çeşitli yerlerinde başgösteren direniş eğilimlerini de ezmeye çalışır. Yani hizmette sınır tanımaz. Ama toplumsal muhalefetin ayaklanması ihtimaline karşı da, kendi ülkesinden ve kendi halkından kaçmak için, istanbul Boğazı'nda bir gemiyi hazır tutar. Görüldüğü üzre suçunu da bilmektedir.
    Diğer yandan Anadolu insanı kendi toprakları üzerinde başka bayrakların dalgalanmasını kabullenemez. Kemalistlerin önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı'yla emperyalistler ülke topraklarından atılır. Vahdettin'de bu arada kaçar.
    Emperyalistler ülkeden kovulur ama, emperyalist devletlerden ve Sovyetlerden aldığı borçlar durmaktadır. Bu bağımsızlık yıllarında, II. Paylaşım Savaşına kadar olan süreçte Almanya ile ilişkiler yoğundur. Osmanlının son dönemlerinde olduğu gibi ordunun üst kademelerinde Almanlar vardır.

    Bu dönemde Alman heyetlerinin biri gidip biri gelmektedir. Bu ilişki Alman ordularının Stalingrad önlerinde bozguna uğramasıyla azalmaya başlar. Yine bu dönemde ingiltere ve Amerika, Balkanlar, Ortadoğu ve SSCB'ye olan coğrafi konumu nedeniyle Türkiye'yi mesken tutmuşlardır. ABD'nin, özellikle II. Paylaşım Savaşı yıllarında Türkiye'de ki istihbarat ağını daha yaygınlaştırdığı dönemdir. Türkiye'de Savaş Enformasyon Bürosu (OWI) bulunmaktadır. Bu büronun asli görevlerinden birisi Türkiye basınına ABD'nin istediği haberleri aktarmak ve Amerikan yaşam tarzını ifade eden dergilerin, Hollywood filmlerinin dağıtımını yapmaktır. Demekki basın özgürlüğü(!) de o yıllardan kalma...
    II. Paylaşım Savaşından en kazançlı çıkan ABD sömürüsüyle bütün dünyayı kucaklamaya yönelmiş ama eski yöntemlerle bunu yapamayacağını II. Paylaşım Savaşı'nda görmüştür. Böylece ekonomik ve askeri yardım adı altında kuracağı ilişkilerle yeni sömürgecilik ilişkilerini de gündeme getirmiş olur.

    Bu ilişkiler Türkiye'de Marshall ve Truman yardımlarıyla yaşama geçer. ABD bu ilişkilerle adım adım Türkiye'yi boyunduruk altına alır. 27 Şubat 1946 tarihli anlaşma bu anlamda oldukça ilginçtir. Bu anlaşmaya göre, ne durumda olduğu belli olmayan savaş artığı malzemeleri mülkiyeti bile sana ait olmamak üzere faiziyle satın alacaksın ve bu malzemeler karşılığında ABD'nin ülkedeki giderlerini karşılayacaksın, onun mülk edinmesini sağlayacaksın. Ayrıca geri istenildiği zaman "buyrun" deyip geri vereceksin. Bu kadar mı? Demeyin. Herhalde ileriki yıllarda efendilerine hizmet için bundan daha iyi fırsatlar yakalamayı düşünmüşlerdir.
    ABD emperyalizminin "kurtarıcı" olarak gösterilmeye çalışıldığı yıllarda işbirlikçi sınıfların aklında emperyalist sermaye ile ortaklıklar kurmak ve ülkemiz talan edilirken kasalarını doldurmak düşleri vardır. II. Paylaşım savaşı yıllarında yaptıkları vurgunlarla iyice palazlanan bu işbirlikçi sınıflar kendi planlarını daha rahat uygulayabilmek için parti kurarlar. Adnan Menderes'in başkanlığında kurulan Demokrat Partidir. Demokrat Parti iktidarı Kemalistlere karşı Tekelci Burjuvazinin iktidarı ele geçirmesidir.
    #1516325 :)
  4. 4.
    DP iktidarı işbirlikçi sınıfların iktidara gelişi ve bağımsızlığın yitirilmesindeki ilk büyük dönemeçtir. Biraz sonra da bazı icraatlarını okuyacağız.
    Yeni sömürgecilik ilişkilerinin gereği olarak gizli işgal adım adım gerçekleştirilir. Sömürü ve zulüm düzeni kurumsallaştırılmaya çalışılır. Bunun için bir yandan ekonomik ilişkiler geliştirilirken, diğer yandan ordu, işgal ordusu haline getirilir. Emperyalizmin yüklediği misyon sahiplenilerek, ülkemiz ABD emperyalizminin bir ileri karakolu, halklara saldırı üssü olur. Kore savaşına binlerce asker gönderilir. Ordunun o zamanki durumunu General Pendelton'un sözleri yeterince anlatır: Ò1940Õların sonundan 1950'lerin ortalarına kadar ki dönemde Türk ordusunu adeta yeniden inşa ettik.Ó Mc Namara ise bunu "Askeri yardımlarımızın amacı, azgelişmiş ülke askerlerini ABD ideolojisine göre yetiştirmek ve onlardan gelecekte, gerektiğinde o ülke yönetiminde yararlanmaktır." diye ifade etmektedir.
    20 Haziran 1954 tarihinde Türk Amerikan hükümetleri arasında imzalanan Askeri Kolaylıklar Anlaşmasıyla ülkemizde emperyalist askeri üslerin kurulmasına izin verilmişti. O tarihten sonra saldırıda kullanılacak bu üslerin sayısı 1966'ya gelindiğinde 35 milyon metrekareye yayılmış ve sayısı 112'ye çıkmıştır. iyi ki bu emperyalistleri de ülkemizden kovmuşuz....
    DP Türkiyesi'nin ABD emperyalizmiyle girdiği bağımlılık ilişkilerinin önemli bir halkasını da 5 Mart 1959'da imzalanan "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında işbirliği anlaşması" oluşturur. Aynı tarihte ABD ile Türkiye, Pakistan ve iran arasında ayrı ayrı ikili anlaşmalar imzalanır. Bu anlaşmaların ilginç yanı içerdiği "dolaylı saldırı" kavramıdır. Bu anlaşmanın birinci maddesinin bir bölümünde şöyle deniliyor: "Türkiye Hükümeti tecavüze mukavemete hazırdır. Türkiye'ye karşı tecavüz vukuunda, ABD Hükümeti, talebi üzerine Türkiye Hükümeti'ne yardım etmek için, karşılıklı olarak üzerinde anlaşmaya varılabilecek şekilde ve Ortadoğu'da sulh ve istikrarı idameyi istihdaf eden Müşterek Karar Sureti'nde derpiş edildiği veçhile, Silahlı Kuvvetlerin kullanılması da dahil olmak üzere ABD'nin Anayasası'na uygun her türlü harekete girişecektir." Burada gizlenen gerçek, Türkiye'nin sadece dış saldırılara uğrama tehdidi sırasında değil "dolaylı saldırı" diye adlandırılan içten gelecek "tecavüzlere" karşı da ABD'yi yardıma çağırabileceğinin karar altına alınmış olmasıdır. Yani olur ya... Devrim mevrim yapmaya kalkılırsa, yada 'sosyal patlama' falan olursa diye...

    DP iktidarının icraatlarından bir başkası ise, istihbarat teşkilatını da CIA'ya bağlamış hatta istihbarat çalışanlarının aylıklarının dahi CIA tarafından ödenmesini sağlamış olmasıdır. Ha şöyle! O kadar "hizmet" ediyoruz dimi ya!
    Bütün bunlarla birlikte giderek halkta da memnuniyetsizlik çoğalmış ve buna paralel olarak toplumsal muhalefet de artmıştır. Bastırılamayan bir devrimci mücadelenin ulaştığı boyutun oligarşiyi korkutması, krizin daha da derinleşmesi, emperyalizmin OrtadoğuÕdaki çıkarlarının, Türkiye'nin güvenilir bir ABD üssü haline getirilmesi gerektiği ve oligarşi içi çelişkilerin had safhaya ulaşması sonucu 12 Eylül 1980'de faşist cunta iktidarı ele alır. Bu iktidarın içeriğini ABD'nin süreçteki Dışişleri Bakanı'nın Carter'a "Mr. President, Türk Ordusu'nun komuta heyeti Ankara'da yönetime el koydu. Herhangi bir kaygıya gerek yok. Kimler müdahale etmesi gerekiyorsa onlar müdahale etti.Ó demesi yeterince ifade ediyor.
    Vehbi Koç ise 12 Eylül'ü bir cümleyle ifade ediyor: "12 Eylül, devletin yeniden kurulması devridir."
    Kenan Evren'de çıkardıkları dersler olduğunu dile getiriyordu; "12 Mart'la şöyle bir cilalandı, ama gene işlemedi. Bu tecrübelerin ışığında bir daha geri dönüş olsun istemiyoruz." diye belirtiyor.
    O günden bu yana atılan her adım çıkarılan dersler ışığında hep "ileriye" dönüktü. Tahtlarını daha sağlama almak ve emperyalizme dikensiz gül bahçesi yaratmak için hep daha fazla çaba harcandı.

    Ağustos 1999'da bağımlılık zincirinin son halkası Tahkim yasası da emperyalistlerin önündeki ufak tefek pürüzleri ortadan kaldırdı. Buna rağmen bununla da yetinilmedi. En başta da söylediğimiz gibi bakanlar gönderildi, yeni yasalar çıkarttırıldı vs. Ama en önemlisi "dikensiz" olması için son olarak devrimcilerde temizlenmeliydi. Bunun için F Tipleri hayata geçirildi. Hala, bütün bir ülke hapishaneye çevrilmek isteniyor. Ve şimdi, kraldan daha kralcı olan iktidar, işbirlikçilikte sınır tanımıyor. Boşuna Osmanlı'nın torunlarıyız demiyorlar...
    Görüldüğü gibi Osmanlı'dan bu yana efendilerine hizmette sınır ve ölçü tanımıyorlar. Ülkemizi emperyalistlere nasıl sunacağımızı şaşırıyoruz. Bu yüzden Emperyalistler bizi "Yağma Hasan'ın Böreği" gibi görüyor ve her biri biraz daha fazla parça kopartmaya çalışıyor.
    işbirlikçi iktidar ise onların bir dediklerini iki etmiyor. Hala borç için, kredi için kapı kapı dolanarak, el açarak ulusal onurumuzu ayaklar altına alıyor. Doğan çocuklarımız bile emperyalizme borçlu doğuyor. Bu tarih içerisinde egemenlerin onursuz ve işbirlikçi tarihi varsa halkın direnme ve ulusal bağımsızlık için mücadele tarihi de vardır. Ve bir gün zafer ezilen halkların olacaktır.
    #1516326 :)
  5. 5.
    türk ceza kanunu'nun 148 vd.maddelerinde düzenlenen ve yaygın adıyla gaspolarak bilinen suçtur. mürekkep suçtur.

    edit:eksi aldı, demek ki sözlükte gaspçı arkadaşlar da var.
    #1584216 :)
  6. 6.
    bir türk boyu.
    #5575691 :)
  7. 7.
    Her doğal afetten sonra görülen , bazı durumlarda insanın canına kast etmeye kadar varabilen eylemdir...
    (bkz: yagma)
    #6009976 :)
  8. 8.
    gasp olarak bilinen suçun gerçek adıdır.
    #6011658 :)
  9. 9.
    mersin mut ilçesinin eşsiz güzellikteki yaylasının adıdır.
    görülesi, yaşanası, sınırlarından çıkılmayası yerdir.
    #6011690 :)
  10. 10.
    Televizyonlarda akşam bülteninde gösterilen sel felaketinde yağma yapan insanların da "Ağğbiii naapalım başkasına gidecceeene bize yarasın kehi kehi" diye kendilerini savundukları eylem. O değil de ne demek başkasına gideceğine sana gelsin, ulan sen müslüman değil misin hadi onu geçtim sen insan değil misin? Yazık çok yazık...
    #6012307 :)
  11. 11.
    sel felaketinden sonra kendini bilmez insanların yaptıgı utanc verici eylem.
    #6018386 :)
  12. 12.
    istanbul'da yaşanan sen felaketinden sonra insanlarımızın ne kadar içler acısı halde oldugunu bi kez daha gözler önüne seren olgu. ayrıca kendi fabrikalarının mallarını çamurun batagın içinden cıkarmaya calışan işçilere spikerin sordugu "insanlar yagmalarken birbirlerine yardım ediyorlardı, şimdi size kimse yardım etmiyor di mi?" sorusuna bir işçinin verdiği cevap tüm yağmacıların duyması gereken türdendi:

    (bkz: kimsenin ahı kimsede kalmaz)
    #6031938 :)
  13. 13.
    bir devlet görevlisinin veciz(!?) ifadesinde geçen kelime:
    -yağma çok ağır bir tabir, açık hırsızlık demeliyiz bu olaylara.
    #6033288 :)
  14. 14.
    bolu ilinin seben ilçesine bağlı bir köy.

    ilçenin tüm köyleri için:

    (bkz: seben)
    #8108941 :)
  15. 15.
    varlığını halen sürdüren küçük bir türk boyu ...yağmacılıkla geçimini sağlayan türklerin oluşturduğu bir boy...
    #17386409 :)
  16. 16.
    kendine ait olmayanı talan etme durumuna verilen ad.
    #17387309 :)
  17. 17.
    kürt halkının demokratik hakkı.
    #25369204 :)
  18. 18.
    online oyunlarda 'looting' olarak bilinir. ingilizcedir.
    #27223197 :)
  19. 19.
    (bkz: fb taraftarının gsstore yağlaması)
    #27420966 :)
  20. 20.
    Ortaçağ'daki bir Türk boyudur, bu boy günümüz Uygurlar'ın ve Özbekler'in atalarıdır. Bu boy bir kolu olan ve Üç Oğuzlar denilen birlik, Yağma, Karluk ve Çiğil boylarından oluşmuştur. 7. yüzyıldan itibaren Karahanlılar dönemi boyunca Yağma boyu Müslüman Araplar ve Çinliler tarafından kuvvetli ve kudretli siyasi varlıklar olarak Tarım Havzası, Cungarya havzası (kuzeybatı Çin'i ve batı Moğolistanı içine alan bir bölge) ve Yedinehir (Yedisu) bölgesinde göze çarpmışlardır.
    #31246795 :)
  21. 21.
    #34641475 :)