bugün
- silver ile evlenecek erkek41
- rica etsem beni linçler misiniz14
- ellerim bos gonlum hos29
- resmine 31 çektim de yattım3
- nervio hamferdi10
- ohooo biri gider biri gelir sayıları o kadar çokki12
- enayimiknatisi ile kavga etmek10
- ruhun bir bedenden diğerine geçmesi5
- bik bik nedir niye bu kadar sevilesidir9
- sürü zekası7
- simko312
- avukat sevgili8
- mesajla verilmiş en büyük ayarlar7
- sokakta dayak atılan kadın görsen karışır mısın6
- imparatorice olmak ister miydiniz7
- ne mutlu türküm diyene3
- true giderse sözlükte yürüyen cinsellik kim olacak9
- sözlükte yapılacak en büyük hata4
- bir kızdan kibarca nasıl domalmş fotoğrafı istenir9
- sözlükte linç yiyen insana karışır mısın3
- ktç'nin iki ay çalyak yemesi olayı9
- sözlükteki en kaliteli nesil10
- yazarların şu an dinlediği şarkılar5
- teomancalmasur5
- sözlüğün toplam zekası6
- 30 ağustos 2026 girne feribot faciası21
- fenerbahçe nin transferi kapaması18
- sözlükte tartışma kaybetmeme taktikleri5
- silik yemek5
- arkadaşlar gammaz çetesi kuruyorum9
- katatespizartmasi16
- morkstar6
- parayla saadet olması18
- psikopatlar neden klasik müzik sever7
- 31 ağustos 2026 amedspor trabzonspor maçı30
- ortama girince herkesin susması11
- can yok olmaz sadece biçim değiştirir2
- tuzlu kahve dizisi7
- tarihin üç kırılma noktası2
- korkunçlu cinli roman yazmak5
- evli adamın sözlükte ne işi var8
- sözlük yazarlarının kombinleri12
- motordan düşmek6
- bilim ve din üzerine düşünceler3
- üzdüğüm herkesten özür dilerim3
- technical debt3
- sarapci koala61
- sarhoş olmak3
- düşmüş melekler aynı anda tüm dünyayı işitebiliyor7
- amedspor19
sevdiği entry'ler
Merhabalar.
Ben mempisadamsın. Bir üniversitede mühendislik okudum. Okudum ama çok iyi okudum, çok güzel okudum yani. 8.5 senede bitti.
Bana bi bakalım.
Anadolu lisesini ilkokuldan kazanan son nesildenim. 86’lıyım. Bizim zamanımızda anadolu liselerine giriş sınavları ilkokuldan yapılıyordu. Çünkü zorunlu eğitim o yıllarda 5 seneydi, 8’e çıkartıldığında bizden sonra anadolu liselerinde 6,7,8. sınıfları okuyan olmadı. Biz 6. Sınıfı geçtik 6. Sınıf bir daha gelmedi, 7’yi geçtik 7, 8’i geçtik 8.
Anadolu liseleri de şimdiki gibi değildi. Şimdi her yer anadolu lisesi. O zaman ortalama bir anadolu şehrinde 1 fen lisesi 1 de anadolu lisesi olurdu gerisi düz lise yada meslek lisesiydi. Şimdi her yer anadolu lisesi maşallah.
Anadolu lisesinde bir çok şeye merak saldım. Tübitak ile hikayelerim bile oldu 8. Sınıfta. ODTUden yetkili abilerimizden biri (bayaa bi yetkili) üniversitede okuyan abimi, haberi bile olmadığı aslında benim gönderdiğim bir proje hakkında konuşmuştu.
Proje değişik bir uydu projesiydi aslında. Biraz fizik biraz matematik vardı işin içinde. Az bişi de diferansiyel öğrenmiştim hesaplamalar için. Fakat okuldaki notlarım sırasıyla (5 üzerinden);
Fizik:2
Matematik:3
Kimya:2
idi. Bu tezatlıklar hayatım boyunca devam etti.
Daha @ tuşunu basamaz, internet kafede çalışanı çağırıp “abi şu et tuşumu ne var bi bassana mailime gircem de” diyen ben, 2007 ocakta alınan bir masaüstü bilgisayar sonrası 2007 haziranda bilişim polisini kapımda gördüm hackerlıktan (ufak tefek yurtdışı şeylerdi. Sadece “farkındayız goççum, abartma fazla” manalı bir ifade alınımı ve uyarısıydı).
Bu arada “ben gitar istiyorum ya” dediğimde “alıp napcan? Sanki çalcak mal deyneği” diye insanların yanında beni küçümseyen bir bok zerresi yüzünden 1 senen boyunca parmakalarımı yara ederek gitar çalıştım. Konçertolar dahil klasik gitarda ilerlerken, akustik ritmlere de hakim olmaya başladım ve elektroda solo kısmına geçemeden bu “hızlı giden atın boku seyrek düşer misali” gitardan soğudum. Çünkü o sıralarda bir grup ile çalışmaya başladım ve grupta da 1 bass ve 2 elektro vardı, ben ise solisttim. Ondan sonrada hep solist oldum zaten.
Başka bir durumum da bisiklet manyağı olmamdı. 8 gün boyunca kamp malzemelerimi de yanıma alarak şehirler arası bisiklet yolculukları yaptım. Haftalar süren kamplar yaptım. Balık için Türkiye’nin bir çok bölgesini gezdim.
Şimdi geçelim mesleki duruma.
Ben mühendis odalarında (genel merkezi de dahil), üniversiteler de, hatta konu hakkında üniversitede öğretim görevlilerine kurslar verirken “gençsin, yeni mezunsun belli ama çok iyi yetiştirmişsin kendini” diyerek onlarca insan elimi sıkıp beni tebrik ederken, ben okulda o dersi geçememiş biriydim. Okulumda geçemediğim dersin ana konusu olan birşeyde “Türkiye’de tek” olmuştum fakat halen sınavlarına girip 30 alıyordum.
Şöyle anlatayım, siz Türkiye’de hatrı sayılır bir matematik hocasısınız, sizin bildikleriniz sayesinde bir çok kişi sizi el üstünde tutarken o kişilerin haberi olmadığı şey, benim halen okulumda matematiği geçemediğim ve 30-35 bandında notlar almam.
Okulu da 8.5 senede bitidim ya, şimdi öyle şeyler yapıyorum ki, “o çok zor bir mevzuu” denilen ne varsa meslekte yapıyorum. Benim birşeyi yapmam için bilmem gerekmiyor. Aslında bunu ilk patronum çözmüştü taaa seneler önce “mempisadamsın’a birşeyi biliyor musun diye sormayacaksın, şunu yap getir diyeceksin. O her türlü çözer..” lafı. Bunun üzerinden zaten bu çözme yeteneğimi kullandım.
Kendi mühendislik dalında Türkiye’deki tek arge olarak çalıştım Ankara’da. Bir çok konuda mesleğim hakkında Türkçeye ilk defa akademik olarak çeviriler yaptım. Öyle ki zamanı geçmiş bir öğrenci olarak hocaların pek sevmediği şahsıma ait bitirme projesi okulumda bb ile geçmişken, arge olarak görev yaptığım yere aynı meslekten fakat farklı üniversitede olduğumuz bi stajyere “benim projeyi daya gitsin okulda, başın ağrımaz” demem ve bu projenin türkiye’de en iyi 2. Bitirme projesi olmamla yaşadığım dumur farklıdır.
Açıkca söyleyeyim, benim derdim büyük. Ben, standart eğitim sistemine ait bir beyin değilim. Allah biliyor, öss zamanında kazanmış olmasam, bilgiye ve ezbere dayalı öys/lys/lgs (yada her ne halt diyorsanız, benim haberim yok) sisteminde hayatta kazanamazdım. Üniversite sınavına 1 saat bile çalışmadım, resmen genel kültür olarak cevapladım. öss zamanında bu vardı, üniversite sınavı mantık istiyordu az buçuk.
Üniversite zamanında bu eğitim sistemi yüzünden psikolojik rahatsızlık geçirdim. Ciddi anksiyete nöbetlerim oldu. Sonunda ise alopecia universalis olarak yarı kanserli yarı uzaylı gibi sahalarda yerimi almaya başladım.
Şimdi düşünüyorum, öys zamanında benim gibi kaç kişinin hayatı mahvoldu, kaç kişi kendini geri zekalı zannederek bu işten soğudu? Kaç kişinin psikolojisi benim gibi bir daha düzelemeyecek şekilde bozuldu?
Düşünüyorum da;
Sizin eğitim sisteminizi sikeyim.
Ben kendimi kurtardım zor olsada, fakat kurtaramayan nice insanlar vardır.
Onlar aklıma geliyor, üzülüyorum.
Ben mempisadamsın. Bir üniversitede mühendislik okudum. Okudum ama çok iyi okudum, çok güzel okudum yani. 8.5 senede bitti.
Bana bi bakalım.
Anadolu lisesini ilkokuldan kazanan son nesildenim. 86’lıyım. Bizim zamanımızda anadolu liselerine giriş sınavları ilkokuldan yapılıyordu. Çünkü zorunlu eğitim o yıllarda 5 seneydi, 8’e çıkartıldığında bizden sonra anadolu liselerinde 6,7,8. sınıfları okuyan olmadı. Biz 6. Sınıfı geçtik 6. Sınıf bir daha gelmedi, 7’yi geçtik 7, 8’i geçtik 8.
Anadolu liseleri de şimdiki gibi değildi. Şimdi her yer anadolu lisesi. O zaman ortalama bir anadolu şehrinde 1 fen lisesi 1 de anadolu lisesi olurdu gerisi düz lise yada meslek lisesiydi. Şimdi her yer anadolu lisesi maşallah.
Anadolu lisesinde bir çok şeye merak saldım. Tübitak ile hikayelerim bile oldu 8. Sınıfta. ODTUden yetkili abilerimizden biri (bayaa bi yetkili) üniversitede okuyan abimi, haberi bile olmadığı aslında benim gönderdiğim bir proje hakkında konuşmuştu.
Proje değişik bir uydu projesiydi aslında. Biraz fizik biraz matematik vardı işin içinde. Az bişi de diferansiyel öğrenmiştim hesaplamalar için. Fakat okuldaki notlarım sırasıyla (5 üzerinden);
Fizik:2
Matematik:3
Kimya:2
idi. Bu tezatlıklar hayatım boyunca devam etti.
Daha @ tuşunu basamaz, internet kafede çalışanı çağırıp “abi şu et tuşumu ne var bi bassana mailime gircem de” diyen ben, 2007 ocakta alınan bir masaüstü bilgisayar sonrası 2007 haziranda bilişim polisini kapımda gördüm hackerlıktan (ufak tefek yurtdışı şeylerdi. Sadece “farkındayız goççum, abartma fazla” manalı bir ifade alınımı ve uyarısıydı).
Bu arada “ben gitar istiyorum ya” dediğimde “alıp napcan? Sanki çalcak mal deyneği” diye insanların yanında beni küçümseyen bir bok zerresi yüzünden 1 senen boyunca parmakalarımı yara ederek gitar çalıştım. Konçertolar dahil klasik gitarda ilerlerken, akustik ritmlere de hakim olmaya başladım ve elektroda solo kısmına geçemeden bu “hızlı giden atın boku seyrek düşer misali” gitardan soğudum. Çünkü o sıralarda bir grup ile çalışmaya başladım ve grupta da 1 bass ve 2 elektro vardı, ben ise solisttim. Ondan sonrada hep solist oldum zaten.
Başka bir durumum da bisiklet manyağı olmamdı. 8 gün boyunca kamp malzemelerimi de yanıma alarak şehirler arası bisiklet yolculukları yaptım. Haftalar süren kamplar yaptım. Balık için Türkiye’nin bir çok bölgesini gezdim.
Şimdi geçelim mesleki duruma.
Ben mühendis odalarında (genel merkezi de dahil), üniversiteler de, hatta konu hakkında üniversitede öğretim görevlilerine kurslar verirken “gençsin, yeni mezunsun belli ama çok iyi yetiştirmişsin kendini” diyerek onlarca insan elimi sıkıp beni tebrik ederken, ben okulda o dersi geçememiş biriydim. Okulumda geçemediğim dersin ana konusu olan birşeyde “Türkiye’de tek” olmuştum fakat halen sınavlarına girip 30 alıyordum.
Şöyle anlatayım, siz Türkiye’de hatrı sayılır bir matematik hocasısınız, sizin bildikleriniz sayesinde bir çok kişi sizi el üstünde tutarken o kişilerin haberi olmadığı şey, benim halen okulumda matematiği geçemediğim ve 30-35 bandında notlar almam.
Okulu da 8.5 senede bitidim ya, şimdi öyle şeyler yapıyorum ki, “o çok zor bir mevzuu” denilen ne varsa meslekte yapıyorum. Benim birşeyi yapmam için bilmem gerekmiyor. Aslında bunu ilk patronum çözmüştü taaa seneler önce “mempisadamsın’a birşeyi biliyor musun diye sormayacaksın, şunu yap getir diyeceksin. O her türlü çözer..” lafı. Bunun üzerinden zaten bu çözme yeteneğimi kullandım.
Kendi mühendislik dalında Türkiye’deki tek arge olarak çalıştım Ankara’da. Bir çok konuda mesleğim hakkında Türkçeye ilk defa akademik olarak çeviriler yaptım. Öyle ki zamanı geçmiş bir öğrenci olarak hocaların pek sevmediği şahsıma ait bitirme projesi okulumda bb ile geçmişken, arge olarak görev yaptığım yere aynı meslekten fakat farklı üniversitede olduğumuz bi stajyere “benim projeyi daya gitsin okulda, başın ağrımaz” demem ve bu projenin türkiye’de en iyi 2. Bitirme projesi olmamla yaşadığım dumur farklıdır.
Açıkca söyleyeyim, benim derdim büyük. Ben, standart eğitim sistemine ait bir beyin değilim. Allah biliyor, öss zamanında kazanmış olmasam, bilgiye ve ezbere dayalı öys/lys/lgs (yada her ne halt diyorsanız, benim haberim yok) sisteminde hayatta kazanamazdım. Üniversite sınavına 1 saat bile çalışmadım, resmen genel kültür olarak cevapladım. öss zamanında bu vardı, üniversite sınavı mantık istiyordu az buçuk.
Üniversite zamanında bu eğitim sistemi yüzünden psikolojik rahatsızlık geçirdim. Ciddi anksiyete nöbetlerim oldu. Sonunda ise alopecia universalis olarak yarı kanserli yarı uzaylı gibi sahalarda yerimi almaya başladım.
Şimdi düşünüyorum, öys zamanında benim gibi kaç kişinin hayatı mahvoldu, kaç kişi kendini geri zekalı zannederek bu işten soğudu? Kaç kişinin psikolojisi benim gibi bir daha düzelemeyecek şekilde bozuldu?
Düşünüyorum da;
Sizin eğitim sisteminizi sikeyim.
Ben kendimi kurtardım zor olsada, fakat kurtaramayan nice insanlar vardır.
Onlar aklıma geliyor, üzülüyorum.
Kesinlikle ilgi dir. Fakat çirkin kıro biri bakınca 'ayı' oluyor ve yakışıklı cool birisi bakınca 'hihihi' oluyor.
kesinlikle cezayla değil. çünkü 3-5 aylık bebeğe dahi tecavüz eden, kediye tecavüz edip ölümüne sebep olan kişiyi ceza durdurmaz. asmak kesmek bizim yüreğimize su serper gazımızı alır ama benzer olayların yaşanmasını engellemez.
çünkü suçu işleyen herkes yakalanmayacağını düşünerek işliyor. diyelim ki ceza 10 yıl . tecavüzcü yakalanmayacağını hesap ederek o tecavüzü gerçekleştiriyor zaten. 10 yılı kim göze alır ?
aynı şekilde müebbet de desen, idam da desen yine yakalanmayacağını düşünerek gerçekleştirecekler aynı eylemi, yakalanınca ve aslınıca bizim gazımız alınacak ama benzer eylemlerin önüne geçemeyeceğiz.
bir "insan" tecavüz ediyorsa, kadına, erkek çocuğa, kediye, bebeğe her neyse; bir kere psikolojik sorunu vardır. hiçbir normal insan bunu yapmaz. tecavüz vakalarında faillerin ortak noktalarını iyi analiz etmek gerek. yaşadığı ortak psikolojik sorunları bulmak gerek.
psikoljik sorun derken acınacak halde olmaktan, hastalıktan bahsetmiyorum. nasıl pislik bir ruh haline girmiş bu varlıklar bunu analiz etmek gerek diyorum.
ana babadan işkence mi görmüş? saçma sapan bir din eğitimi mi almış? vs vs.
diyeceğim o ki bir kişi tecavüz edesi varsa ediyor maalesef. ceza vs. durdurmuyor böylelerini. önemli olan böyle eylemleri reddedecek, kabullenmeyecek, aklının ucundan dahi getirmeyecek bireylere sahip olabilmek.
çünkü suçu işleyen herkes yakalanmayacağını düşünerek işliyor. diyelim ki ceza 10 yıl . tecavüzcü yakalanmayacağını hesap ederek o tecavüzü gerçekleştiriyor zaten. 10 yılı kim göze alır ?
aynı şekilde müebbet de desen, idam da desen yine yakalanmayacağını düşünerek gerçekleştirecekler aynı eylemi, yakalanınca ve aslınıca bizim gazımız alınacak ama benzer eylemlerin önüne geçemeyeceğiz.
bir "insan" tecavüz ediyorsa, kadına, erkek çocuğa, kediye, bebeğe her neyse; bir kere psikolojik sorunu vardır. hiçbir normal insan bunu yapmaz. tecavüz vakalarında faillerin ortak noktalarını iyi analiz etmek gerek. yaşadığı ortak psikolojik sorunları bulmak gerek.
psikoljik sorun derken acınacak halde olmaktan, hastalıktan bahsetmiyorum. nasıl pislik bir ruh haline girmiş bu varlıklar bunu analiz etmek gerek diyorum.
ana babadan işkence mi görmüş? saçma sapan bir din eğitimi mi almış? vs vs.
diyeceğim o ki bir kişi tecavüz edesi varsa ediyor maalesef. ceza vs. durdurmuyor böylelerini. önemli olan böyle eylemleri reddedecek, kabullenmeyecek, aklının ucundan dahi getirmeyecek bireylere sahip olabilmek.
Ezan sadece namaz vaktini hatırlatır. O kadar. Ezan'ın bir sihri falan yoktur. Ayrıca, hala daha neden arapça okunduğunu anlamış değilim. Yıllarca, günde 5 vakit ezanı dinliyorsunuz. Ezan okununca televizyonun sesini kısıyor, oturuşunuzu düzeltiyorsunuz, ama içinizde ezanın anlamını ve mealini bilen insanlar bir elin parmaklarını geçmez. Türklere neden arapça sesleniyorlar?
Ezan sizi camiiye çağırır, namaz vaktini hatırlatır o kadar.
Ezan sizi camiiye çağırır, namaz vaktini hatırlatır o kadar.
latin harflerine geçince arapçayı unuttuğunu zanneden bünyelerin katılmadığı tespit.
tarih bilmezsen böyle komik duruma düşersin işte. sanki osmanlı döneminde arapça konuşuluyordu.
adam ironi yapmış, siz mantıksal çıkarımlar yapmaya çalışıyorsunuz.
tarih bilmezsen böyle komik duruma düşersin işte. sanki osmanlı döneminde arapça konuşuluyordu.
adam ironi yapmış, siz mantıksal çıkarımlar yapmaya çalışıyorsunuz.
Hadislerin gerçek olup olmamasının bir önemi yok.
Önemli olan şey, hadis kavramıdır.
Hadis Kuran'ın buyruğuna terstir.
Hadis paralel dindir.
ATAlar kültünü sürdürmektir.
Kuran'a muhalefettir, kul tanrılara iktidar gücüdür.
Önemli olan şey, hadis kavramıdır.
Hadis Kuran'ın buyruğuna terstir.
Hadis paralel dindir.
ATAlar kültünü sürdürmektir.
Kuran'a muhalefettir, kul tanrılara iktidar gücüdür.
protez takılma işlemi esnasında vücut sistemi (kafa beden hep beraber) travma geçirerek ilgili bölgenin acı ve hassasiyet oranlarını arttırmış. bir ihtimal protezi takarken sinir uçları fiziki olarak zedelendi, bir diğer ihtimal böyle bir zedelenme gerçekte yaşanmadığı halde hasta operasyonun etkisini zihinsel olarak büyüttü. işin bu kısmının şu an itibariyle artık bir önemi yok, çünkü hasar beyine taşındı bir kere, artık sorun kafada. dolayısıyla tamamen bir zihin hastalığı, dişçiler ve ağız tahlilcileri kendi bölgelerinde hiçbir şey bulamaz.
sorunun nihai çaresi ilaç değil; çünkü psikokimyasal ilaçlar zihin hastalığı tedavi etmez, böyle bir ilaç henüz icat edilmemiştir. psikokimyasal ilaçlar hastaya günlük hayatında ihtiyacı olan fonksiyonları yerine getirebileceği dengeyi sağlar, böylece hasta sakinleşir, uyuyabilir, acıyı daha az hisseder, yemek yiyebilir, tiki varsa yavaşlar vesaire vesaire... ama sorun ortadan kalkmaz.
çare beynin ilgili bölgede bir sorun olmadığına ikna edilmesidir.
birinci dalga iddialar diyor ki, bu ikna "zorla", yani ameliyat ile olur, belki elektroşok ile olur, belki de yeni bir travma ile olur: ancak garanti olmaz ve başka sorunlara yol açabilir. misal, ameliyat işlemi bunların arasında bir yere kadar, o da görece olarak garantili bir yöntemdir; iyi bir saha incelemesi sonrası nice sara nöbetleri ameliyatla durduruldu. gelgelelim bıçak hasarlı olduğu tespit edilmiş bölgenin yanında diğer bölgelere de zarar verecektir, bu da "garanti"li, çünkü tüm nörocerrahların pek tabi tastikleyecekleri üzere henüz aklın nasıl bir mekanik ile çalıştığını bilmiyoruz, gelgelelim ameliyat demek bu "tam bilinmeyen" mekanik aksama fiziki müdahaleden başka bir şey değil. dolayısıyla hassas bölgenin kendisi veya o bölgeye hormon basan kanallar mri'da tespit edilip kabaca temizlenecek (mikron ölçekli cerrahi bile sorunun doğası ile mukayese edildiğinde "kabaca" olabiliyor, hesap edin artık), sonra "aman inşallah başka bir hasar çıkmaz" diye umut edilip kafatası tekrar tutkallanacak. cerrahın bu artıları eksileri hasta ile önceden iyice konuşması gerek.
elektroşok: bu tam bir piyango. bildiğimiz beyine başka bir şok (travma) yaşatarak varolan sorunun kaybolması için dua etmek. ancak hayatı tamamen çekilmez hale gelen insanlar "ben bu riski alıyorum, böyle yaşam olmaz" diye "verin elektriği" diyebiliyor, ve bazen de "şansa" işe yarayabiliyor. ancak hadisenin çözüldüğü vakıalarda bile hastanın tedaviye inancı mı yoksa elektrik şokunun kendisi mi sorunu halletti diye kimse net birşey söyleyemiyor. elbette bu yöntem de bazı istenmeyen yan etkilere sahip, hafıza ve/veya yetenek kaybı gibi mesela. düşünün: bir elektrikli aletiniz bozuluyor, mesela telefon, bilgisayar vs., dışardan elektrik şoku verip düzelmesini umuyorsunuz. olabilir mi? belki. ama diğer ihtimaller, yani sonuÇ alamama ve aleti başka türlü bozmak da eşit derecede mümkün.
hastanın başka bir travma yaşaması da şu an yaşadığı travmanın yokolmasına, daha doğrusu "ikinci plana düşmesine" sebep olabilir. arkadan sessizce yaklaşıp korkutmakta bir travmadır, bacağın kırılması da, bir yakının kaza geçirmesi de. peki ısmarlama ya da yalan kaynaklı travma olur mu? biri tezgahlarsa olabilir, ancak söylemeye bile gerek yok ki travma da gayet riskli: birinci riski yeni travmanın eskisini bastırabileceği garantisi yok, yani bir anda bir sorun sahibi iki sorun sahibine dönüşebilir. ikinci risk travmanın şiddeti ile kalp krizi, inme tarzı daha büyük sorunlarla hastanın tamamen kaybedilmesi ihtimalidir. bulgura giderken evdeki prinçten olmak söz konusu.
Yöntem? beynin plastik yapısını kullanmak.
sorunun uzun vadeli çözümü için en az riskli çaba beyni yavaş yavaş ama sistemli biçimde tekrar eğitmektir, biÇimlendirmektir. bu yöntem özünde hepimizin yeni birşeyler öğrenirken yaşadığı o malum süreÇten başka birşey değil. ve her öğrenme eylemi zorunlu olarak beynin fiziksel yapısını değiştirir, yeniden biÇimlendirir; işin doğası, sırrı, mekaniği, vs. bu kadar basit. bir anlamda bomba düşmüş bir şehri on yıl içinde temizleyip onarmak gibi bir çaba söz konusu. hasta ağzında fiziksel bir hasar olmadığını, bunun raporlarını düzenli olarak gözünün önüne getirecek, çok gerekiyorsa bizzat raporu tekrar tekrar okuyacak. kendi kendisine aslında ağzında, dişlerinde, damaklarında hiçbir sorun olmadığını, hissettiği acı ve hassasiyetin gereksiz olduğunu tekrarlayacak. ister içinden, isterse güvendiği bir insanın sesiyle kaydedilmiş halini dinleyerek. bu işlemleri yaparken kendi başına hergün en az beş dakika geçirecek. bu tekrarlar esnasında nefes alış verişlerini de kontrol edecek. çünkü beyni korkmaya koşullandığı bir hadiseden vazgeçirmeye çalıştığınız zaman beyin direnir, adrenalin salgılar, nefes alışlar hızlanır, daralır, panik başlar, boncuk boncuk ter basar, el ayak bile titremeye başlar. inanmayan korktuğu herhangi birşeyi yapmaya teşebbüs ederek vücudun bu tepkilerini test edebilir.
hasta bu zahiri, ya da "travma ile zorla öğretilmiş" acı ya da aşırı hassasiyeti günün her saati aynı şiddetle yaşamaz, yaşayamaz; mutlaka iniş Çıkış anları vardır. dolayısıyla acıyı az hissettiği zamanları farkettiği an, ya da hemen sonrası, kağıt kalem alıp "ben ne yapıyor ya da düşünüyordum da acıyı unuttum/az hissettim?" diye notlar alacak. belki acısına ve hassasiyetine isimler lakaplar vererek bu halleri tecrit edecek, belki de tamamen kişiliksizleştirme veya ufak parçalara ayrıldığını tahayyül edecek: bu yöntemleri ancak kişi kendi kendisine deneyerek keşfedebilir, öğrenme bu anlamda bireysel bir süreÇtir. nihayetinde hem vücudunu, hem aklını, hem de eylemlerini ve tecrübelerini farkedecek. bu farkındalık zamanla beynindeki travmaya karşı alternatif nöron yapıları oluşturacak. kendini tanıma süreci zamanla ne tip, ne yoğunlukta ve ne tarz bir düşünce şeklinin acıya ne şekilde etki ettiğini öğretecek. bu öğrenme beynin hormon salgısını da ayarlayacak. öğrenmenin son aşaması olan otomatik, kendiliğinden ve farketmeden işleme başladığı an rejim yavaş yavaş kontrolü geri kazanmış yani tedavi (öğrenme) nihayetlenmiştir.
ilaçla uyuşmak, travmayla, ameliyatla, elektroşokla risk almak fantastik ve şaibeli olabilir. özellikle de sorunu uzun vadeli çözme anlamında garantili olmadığı da cabası...
sorunun nihai çaresi ilaç değil; çünkü psikokimyasal ilaçlar zihin hastalığı tedavi etmez, böyle bir ilaç henüz icat edilmemiştir. psikokimyasal ilaçlar hastaya günlük hayatında ihtiyacı olan fonksiyonları yerine getirebileceği dengeyi sağlar, böylece hasta sakinleşir, uyuyabilir, acıyı daha az hisseder, yemek yiyebilir, tiki varsa yavaşlar vesaire vesaire... ama sorun ortadan kalkmaz.
çare beynin ilgili bölgede bir sorun olmadığına ikna edilmesidir.
birinci dalga iddialar diyor ki, bu ikna "zorla", yani ameliyat ile olur, belki elektroşok ile olur, belki de yeni bir travma ile olur: ancak garanti olmaz ve başka sorunlara yol açabilir. misal, ameliyat işlemi bunların arasında bir yere kadar, o da görece olarak garantili bir yöntemdir; iyi bir saha incelemesi sonrası nice sara nöbetleri ameliyatla durduruldu. gelgelelim bıçak hasarlı olduğu tespit edilmiş bölgenin yanında diğer bölgelere de zarar verecektir, bu da "garanti"li, çünkü tüm nörocerrahların pek tabi tastikleyecekleri üzere henüz aklın nasıl bir mekanik ile çalıştığını bilmiyoruz, gelgelelim ameliyat demek bu "tam bilinmeyen" mekanik aksama fiziki müdahaleden başka bir şey değil. dolayısıyla hassas bölgenin kendisi veya o bölgeye hormon basan kanallar mri'da tespit edilip kabaca temizlenecek (mikron ölçekli cerrahi bile sorunun doğası ile mukayese edildiğinde "kabaca" olabiliyor, hesap edin artık), sonra "aman inşallah başka bir hasar çıkmaz" diye umut edilip kafatası tekrar tutkallanacak. cerrahın bu artıları eksileri hasta ile önceden iyice konuşması gerek.
elektroşok: bu tam bir piyango. bildiğimiz beyine başka bir şok (travma) yaşatarak varolan sorunun kaybolması için dua etmek. ancak hayatı tamamen çekilmez hale gelen insanlar "ben bu riski alıyorum, böyle yaşam olmaz" diye "verin elektriği" diyebiliyor, ve bazen de "şansa" işe yarayabiliyor. ancak hadisenin çözüldüğü vakıalarda bile hastanın tedaviye inancı mı yoksa elektrik şokunun kendisi mi sorunu halletti diye kimse net birşey söyleyemiyor. elbette bu yöntem de bazı istenmeyen yan etkilere sahip, hafıza ve/veya yetenek kaybı gibi mesela. düşünün: bir elektrikli aletiniz bozuluyor, mesela telefon, bilgisayar vs., dışardan elektrik şoku verip düzelmesini umuyorsunuz. olabilir mi? belki. ama diğer ihtimaller, yani sonuÇ alamama ve aleti başka türlü bozmak da eşit derecede mümkün.
hastanın başka bir travma yaşaması da şu an yaşadığı travmanın yokolmasına, daha doğrusu "ikinci plana düşmesine" sebep olabilir. arkadan sessizce yaklaşıp korkutmakta bir travmadır, bacağın kırılması da, bir yakının kaza geçirmesi de. peki ısmarlama ya da yalan kaynaklı travma olur mu? biri tezgahlarsa olabilir, ancak söylemeye bile gerek yok ki travma da gayet riskli: birinci riski yeni travmanın eskisini bastırabileceği garantisi yok, yani bir anda bir sorun sahibi iki sorun sahibine dönüşebilir. ikinci risk travmanın şiddeti ile kalp krizi, inme tarzı daha büyük sorunlarla hastanın tamamen kaybedilmesi ihtimalidir. bulgura giderken evdeki prinçten olmak söz konusu.
Yöntem? beynin plastik yapısını kullanmak.
sorunun uzun vadeli çözümü için en az riskli çaba beyni yavaş yavaş ama sistemli biçimde tekrar eğitmektir, biÇimlendirmektir. bu yöntem özünde hepimizin yeni birşeyler öğrenirken yaşadığı o malum süreÇten başka birşey değil. ve her öğrenme eylemi zorunlu olarak beynin fiziksel yapısını değiştirir, yeniden biÇimlendirir; işin doğası, sırrı, mekaniği, vs. bu kadar basit. bir anlamda bomba düşmüş bir şehri on yıl içinde temizleyip onarmak gibi bir çaba söz konusu. hasta ağzında fiziksel bir hasar olmadığını, bunun raporlarını düzenli olarak gözünün önüne getirecek, çok gerekiyorsa bizzat raporu tekrar tekrar okuyacak. kendi kendisine aslında ağzında, dişlerinde, damaklarında hiçbir sorun olmadığını, hissettiği acı ve hassasiyetin gereksiz olduğunu tekrarlayacak. ister içinden, isterse güvendiği bir insanın sesiyle kaydedilmiş halini dinleyerek. bu işlemleri yaparken kendi başına hergün en az beş dakika geçirecek. bu tekrarlar esnasında nefes alış verişlerini de kontrol edecek. çünkü beyni korkmaya koşullandığı bir hadiseden vazgeçirmeye çalıştığınız zaman beyin direnir, adrenalin salgılar, nefes alışlar hızlanır, daralır, panik başlar, boncuk boncuk ter basar, el ayak bile titremeye başlar. inanmayan korktuğu herhangi birşeyi yapmaya teşebbüs ederek vücudun bu tepkilerini test edebilir.
hasta bu zahiri, ya da "travma ile zorla öğretilmiş" acı ya da aşırı hassasiyeti günün her saati aynı şiddetle yaşamaz, yaşayamaz; mutlaka iniş Çıkış anları vardır. dolayısıyla acıyı az hissettiği zamanları farkettiği an, ya da hemen sonrası, kağıt kalem alıp "ben ne yapıyor ya da düşünüyordum da acıyı unuttum/az hissettim?" diye notlar alacak. belki acısına ve hassasiyetine isimler lakaplar vererek bu halleri tecrit edecek, belki de tamamen kişiliksizleştirme veya ufak parçalara ayrıldığını tahayyül edecek: bu yöntemleri ancak kişi kendi kendisine deneyerek keşfedebilir, öğrenme bu anlamda bireysel bir süreÇtir. nihayetinde hem vücudunu, hem aklını, hem de eylemlerini ve tecrübelerini farkedecek. bu farkındalık zamanla beynindeki travmaya karşı alternatif nöron yapıları oluşturacak. kendini tanıma süreci zamanla ne tip, ne yoğunlukta ve ne tarz bir düşünce şeklinin acıya ne şekilde etki ettiğini öğretecek. bu öğrenme beynin hormon salgısını da ayarlayacak. öğrenmenin son aşaması olan otomatik, kendiliğinden ve farketmeden işleme başladığı an rejim yavaş yavaş kontrolü geri kazanmış yani tedavi (öğrenme) nihayetlenmiştir.
ilaçla uyuşmak, travmayla, ameliyatla, elektroşokla risk almak fantastik ve şaibeli olabilir. özellikle de sorunu uzun vadeli çözme anlamında garantili olmadığı da cabası...
Savaşlarda taşın toprağın ustünde yatıp ülke kurtaran ulu insana laf edip cumhuriyette 1150 odalık saray yapan ve orada zevk içinde yaşayan adamı kutsamak. Bu en iyi ihtimalle gerizekali söylemi ,ikinci ihtimal ise vatan hainliği. O değil de Atatürkü koruma kanununu da be Atatürk ne inönü çıkardı, çok sevdiğiniz Menderes çıkardı.
elbette hepsi etkileyici olmakla birlikle maun suresi daha bir ağırlık taşır. toplam 7 ayet olmasına karşın içerdiği mana ve değindiği konu itibariyle kur'an'ın kısa, öz ve çok net surelerinden biridir.
islam'da varsayılan "dinin direği" veya "dinin temeli" tanımlamaları yıllardır müslüman camiada "namaz" olarak kabul edilmiş ve allah'a yapılan en büyük ibadetin namaz olduğu kabulü yaygınlaşmıştır. halbuki maun suresi namazdan daha önemli, daha dikkate değer ve sosyal bir mevzuyu tam kalbinden yakalayan tanımlamasıyla bu kabulü çürütür.
çünkü islam dini bireysel ibadetleri "gönüllü ve yapılması gereken" ibadetler olarak tanımlarken, sosyal hayatı ilgilendiren, yalnızca kendimize değil başkalarına da dokunan konulara ise "mutlaka yapılması veya yapılmaması gereken" şeyler şeklinde hüküm verir.
bunlardan biri ve islam'ın özü itibariyle en önemlisi de zekattır, yani paylaşmaktır. paylaşmak sosyal hayatı yapılandıran, hem bireyi hem de toplumu maddi manevi kuvvetlendiren, kişinin iman derecesini yükselten mühim bir olaydır. bahsettiğimiz maun suresi zekat vermeyen, paylaşmayan, düşenin elinden tutmayan ama namaz kılanların namazlarının boşa olduğunu söyleyerek "dinin temeli namazdır" diyen müslüman alemine adeta ilahi tokadı atmaktadır.
hayır dostlar... dinin direği, temeli, olmazsa olmazı namaz değildir. namaz gönüllü yapılan, bedensel ve ruhsal terbiye için yapılması allah tarafından kullara emredilen, ancak ve ancak gerçek anlamda islam idraki ile yapıldığında amacını bulan, bu idrakin haricinde yapıldığında hiçbir mana taşımayıp yalnızca eğilip kalkmaktan ibaret olan bir ibadettir.
islam'ın özü, can damarı, olmazsa olmazı paylaşmaktır. paylaşmayan müslüman dini yalnızca şekilcilikten ibaret sanıp, bu kabuller üzerine dinini yaşar. (bkz: günümüz toplumunun cuma günü müslümanlaşan tipleri)
şu noktadan da konuyu incelersek zannederim tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş olur. allah kur'an'ın hiçbir ayetinde namaz kılınmamasına karşılık başa gelecek bir azaptan, cezadan bahsetmezken; malını, parasını paylaşmayıp kendi için saklayanlar, zekatı vermeyenler, düşküne yardım etmeyenler ve parayı, malı mülkü ilah edinenler için korkunç ve hazin bir son vadeder. paylaşmayan ancak namaz kılanların ise namazlarının boşa olduğunu vurgular.
şimdi buyurun cenaze namazına... yüzlerce senedir müslümanlığın hali neden harap, niye toplum olarak gelişemiyoruz, neden müslüman devletler fakir bir kez daha düşünelim. suçu yalnızca amerika'da, israil'de aramaya devam ettiğimiz, kendimize bakmadığımız ve yanlış nerede diye sorgulamadığımız müddetçe bu durum böyle devam eder...
islam'da varsayılan "dinin direği" veya "dinin temeli" tanımlamaları yıllardır müslüman camiada "namaz" olarak kabul edilmiş ve allah'a yapılan en büyük ibadetin namaz olduğu kabulü yaygınlaşmıştır. halbuki maun suresi namazdan daha önemli, daha dikkate değer ve sosyal bir mevzuyu tam kalbinden yakalayan tanımlamasıyla bu kabulü çürütür.
çünkü islam dini bireysel ibadetleri "gönüllü ve yapılması gereken" ibadetler olarak tanımlarken, sosyal hayatı ilgilendiren, yalnızca kendimize değil başkalarına da dokunan konulara ise "mutlaka yapılması veya yapılmaması gereken" şeyler şeklinde hüküm verir.
bunlardan biri ve islam'ın özü itibariyle en önemlisi de zekattır, yani paylaşmaktır. paylaşmak sosyal hayatı yapılandıran, hem bireyi hem de toplumu maddi manevi kuvvetlendiren, kişinin iman derecesini yükselten mühim bir olaydır. bahsettiğimiz maun suresi zekat vermeyen, paylaşmayan, düşenin elinden tutmayan ama namaz kılanların namazlarının boşa olduğunu söyleyerek "dinin temeli namazdır" diyen müslüman alemine adeta ilahi tokadı atmaktadır.
hayır dostlar... dinin direği, temeli, olmazsa olmazı namaz değildir. namaz gönüllü yapılan, bedensel ve ruhsal terbiye için yapılması allah tarafından kullara emredilen, ancak ve ancak gerçek anlamda islam idraki ile yapıldığında amacını bulan, bu idrakin haricinde yapıldığında hiçbir mana taşımayıp yalnızca eğilip kalkmaktan ibaret olan bir ibadettir.
islam'ın özü, can damarı, olmazsa olmazı paylaşmaktır. paylaşmayan müslüman dini yalnızca şekilcilikten ibaret sanıp, bu kabuller üzerine dinini yaşar. (bkz: günümüz toplumunun cuma günü müslümanlaşan tipleri)
şu noktadan da konuyu incelersek zannederim tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş olur. allah kur'an'ın hiçbir ayetinde namaz kılınmamasına karşılık başa gelecek bir azaptan, cezadan bahsetmezken; malını, parasını paylaşmayıp kendi için saklayanlar, zekatı vermeyenler, düşküne yardım etmeyenler ve parayı, malı mülkü ilah edinenler için korkunç ve hazin bir son vadeder. paylaşmayan ancak namaz kılanların ise namazlarının boşa olduğunu vurgular.
şimdi buyurun cenaze namazına... yüzlerce senedir müslümanlığın hali neden harap, niye toplum olarak gelişemiyoruz, neden müslüman devletler fakir bir kez daha düşünelim. suçu yalnızca amerika'da, israil'de aramaya devam ettiğimiz, kendimize bakmadığımız ve yanlış nerede diye sorgulamadığımız müddetçe bu durum böyle devam eder...
Doğruları konuşalım, bir insan incil okumamış tevrat okumamış ben müslümanım diyor. Kim inanır senin müslümanlığa.. Hele bunun daha kötü örnekleri bile vardır ki o da kuran okumadan müslüman olmaktır..
Biz sorarız onlara peki hristiyan ailede doğmuş bir çocuk %99 hristiyan olacak bunun şuçu ne diye.Sonra da çıkarlar karşımıza pişkin pişkin derlerki ; onun beyni var allah beyin vermiş araştırıp doğrusunu bulması gerek..
Be mübarek sen bırak incili tevratı, kuranı bile okumamışsın bu özgüven nerden...
edit : aynı şekilde bir insan incili tevratı ve kuranı okumadan da ateist olamaz olmuşsa eğer normalde gideri yoktur ve ateizm ile bir nebze olsun giderini arttırmak çabasındadır.
Biz sorarız onlara peki hristiyan ailede doğmuş bir çocuk %99 hristiyan olacak bunun şuçu ne diye.Sonra da çıkarlar karşımıza pişkin pişkin derlerki ; onun beyni var allah beyin vermiş araştırıp doğrusunu bulması gerek..
Be mübarek sen bırak incili tevratı, kuranı bile okumamışsın bu özgüven nerden...
edit : aynı şekilde bir insan incili tevratı ve kuranı okumadan da ateist olamaz olmuşsa eğer normalde gideri yoktur ve ateizm ile bir nebze olsun giderini arttırmak çabasındadır.