bugün
- kılıçdaroğlu'nun rozet töreni figüran iddiası31
- sözlükteki herkesin 2 hesap kullanması7
- biraz şımardım6
- acıyo diyen kız5
- gammazlar neden hiç çaylak olmuyor8
- sevgilinizin sözlükte yazar olması6
- true'nin utanmadan gammazlara laf söylemesi4
- çağımızın hastalığı7
- bir yazarı entrylerine göre yargılamak17
- yan ma leley yan ma leyyo3
- ayınan mıyorum ayınan mıyorum20
- insanlar nasıl arkadaş ediniyor10
- sapık olduğu için çaylak olan insan5
- gammaz çetesi7
- clean code alışkanlığı2
- nickten isim tahmini yapmak72
- kalabalıklar içinde yalnız olmak12
- hayattan zevk alamamak17
- yazın dışarı çıkmanın zorluğu6
- erkeklerin evlenmek istememe nedenleri10
- bacınızın uluda yazar olmasını ister misiniz3
- hava ne kadar güzel ya3
- arkadaşlar hoşçakalın4
- gammazların gizli hesapları görebilmesi3
- balkonda kitli kalmak4
- seri gizli artı oy veren melek13
- insana kendini güvende hissettiren şeyler6
- deliğim ben götü kara deliğim3
- ülkenin kötü halinden gammazların sorumlu olması3
- yazarların sözlükte bulunma amaçları7
- hikayeyi devam ettir25
- biber dolması olsa da yesek7
- g'i l d'e d l'i l y26
- bir hevesle alınıp kullanılmayan şeyler16
- albirader camus2
- venezia fc2
- hazret ktc5
- alkollü sürücüye 602 bin lira ceza3
- erkeklerin obur olduğu algısı18
- gizem güven2
- sabah kahvaltısında menemen yiyen erkek3
- önüne gelene ayar verebileceğini zanneden insan4
- mohamed salah ghaly3
- arkadaşlar bir bakar mısınız9
- narsisizm3
- kurbağa öpüp prens beklemek14
- yazarlara göre olması gereken insan ömrü süresi8
- gocunun nerede olması10
- marmarayın 74 27 çekmesi3
- pizzada ince hamur tercih eden erkek12
entry'ler (19)
Antik tuzaklar, eski medeniyetlerin yapıları, kutsal mekanları veya askeri hatları korumak amacıyla yerçekimi, mekanik düzenekler ya da kimyasal unsurları kullanarak define hırsızlarını, davetsiz misafirleri ve düşman birliklerini etkisiz hale getirmek için tasarladığı gizli savunma sistemleridir.
Tarihsel süreçte varlığı arkeolojik bulgular ve birinci elden kroniklerle teyit edilen savunma sistemlerinin başında Çin imparatoru Çin Şi Huang'ın anıt mezarı gelmektedir. Büyük tarihçi Sima Qian'ın aktardığı kayıtlar ile günümüzde mezar çevresindeki toprak analizlerinde saptanan yüksek düzeydeki cıva kalıntıları bu durumu açıkça doğrular. Mezar odasının tabanına yerleştirilen mekanizmalarla sıvı cıvanın kesintisiz akması sağlanmış, böylece içeri sızmaya çalışacak kişilerin ölümcül ağır metal buharıyla etkisiz hale getirilmesi amaçlanmıştır. Aynı kompleks dahilinde izinsiz girişleri önlemek amacıyla kurulan kurmalı yaylı sistemlerin varlığı, hem dönemin yazılı kaynaklarında yer almakta hem de kazılarda çıkarılan gelişmiş bronz tetik parçalarıyla somutlaşmaktadır. Çin askeri mimarisinde ayrıca sur diplerine kazılan ve üzerleri zayıf ahşap malzemeyle kapatılan gizli hendeklerin tabanına zehirli bitki özlerine batırılmış bambu kazıklar dikilerek düşman birliklerine karşı etkili bir engel oluşturulmuştur.
Antik Mısır piramitleri ve kaya mezarlarındaki mimari engeller de fiziksel unsurlarıyla günümüze ulaşan somut örnekler barındırır. Yağmacıları caydırmak maksadıyla koridorlara yerleştirilen tonlarca ağırlıktaki kireçtaşı bloklar doğrudan yerçekimi ilkelerinden faydalanılarak tasarlanmıştır. Defin işleminin tamamlanmasının ardından stratejik ahşap desteklerin çekilmesiyle tavandaki devasa taşlar koridorlara düşürülmüş ve geçitler bir daha açılamayacak biçimde mühürlenmiştir. Bunun yanında sahte mezar odalarına yönlendirilen yanıltıcı geçitlerin zemininde oluşturulan derin çukurlar, karanlıkta ilerlemeye çalışan davetsiz misafirlerin metrelerce yükseklikten düşerek hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.
Mesoamerika coğrafyasındaki Maya medeniyeti ise tapınak ve kutsal alan korumasında doğal topoğrafyayı özgün mimari tasarımlarla birleştirmiştir. Maya yerleşimlerindeki arkeolojik araştırmalar, kutsal mekanlara giden gizli koridorların tabanına yalancı zemin kapaklarının yerleştirildiğini gösterir. Bu mekanizmalar üzerine basıldığı anda çökmekte ve alt kısımlarında yer alan, keskinliğiyle bilinen volkanik obsidiyen camıyla kaplı derin çukurlara açılmaktadır. Maya mühendisleri ayrıca geçit hatlarına bağladıkları ağırlık ve kaldıraç sistemleriyle devasa taş blokların veya keskin obsidiyen bıçakların fırlamasını sağlayan ip düzenekleri geliştirmişlerdir.
Roma ordusunun tahkimat ve alan savunmasında başvurduğu kurt çukurları ile demir dikenler, askeri arkeolojinin en sık rastlanan kanıtları arasındadır. Julius Caesar'ın Alesia Kuşatması anlatılarında ayrıntılarıyla aktardığı kurt çukurları, toprağa kazılan ve dip kısmına ucu sivriltilmiş ahşap kazıklar çakılan gizli engellerden oluşur. Üzeri çalı çırpı ve toprakla örtülen bu çukurlar düşman askerlerini hazırlıksız avlamak üzere hazırlanmıştır. Her ne şekilde atılırsa atılsın daima bir ucu yukarı bakacak biçimde dövülen dört ayaklı demir dikenler ise düşman süvarisi ve piyadesinin manevra kabiliyetini kıracak şekilde sahaya saçılmıştır. Güncel Roma askeri kazılarında bu demir aksama eksiksiz biçimde ulaşılmaktadır.
Bizans imparatorluğu'nun geliştirdiği Grek Ateşi düzenekleri ise kimyasal savunma sistemlerinin tarihsel açıdan doğrulanmış en sarsıcı örneklerindendir. Suyla temas ettiğinde dahi yanmayı sürdüren bu özel kimyasal bileşik, kale surlarına ve stratejik deniz geçitlerine yerleştirilen bronz borular ile basınçlı biçimde püskürtülmekteydi. Surlara tırmanmayı veya geçitleri zorlamayı deneyen birlikler bu yakıcı püskürtme sistemleriyle durdurulmuştur. Arkeolojik araştırmalar bu püskürtme tertibatlarının ve kullanılan bronz pompaların varlığını tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.
Tarihsel süreçte varlığı arkeolojik bulgular ve birinci elden kroniklerle teyit edilen savunma sistemlerinin başında Çin imparatoru Çin Şi Huang'ın anıt mezarı gelmektedir. Büyük tarihçi Sima Qian'ın aktardığı kayıtlar ile günümüzde mezar çevresindeki toprak analizlerinde saptanan yüksek düzeydeki cıva kalıntıları bu durumu açıkça doğrular. Mezar odasının tabanına yerleştirilen mekanizmalarla sıvı cıvanın kesintisiz akması sağlanmış, böylece içeri sızmaya çalışacak kişilerin ölümcül ağır metal buharıyla etkisiz hale getirilmesi amaçlanmıştır. Aynı kompleks dahilinde izinsiz girişleri önlemek amacıyla kurulan kurmalı yaylı sistemlerin varlığı, hem dönemin yazılı kaynaklarında yer almakta hem de kazılarda çıkarılan gelişmiş bronz tetik parçalarıyla somutlaşmaktadır. Çin askeri mimarisinde ayrıca sur diplerine kazılan ve üzerleri zayıf ahşap malzemeyle kapatılan gizli hendeklerin tabanına zehirli bitki özlerine batırılmış bambu kazıklar dikilerek düşman birliklerine karşı etkili bir engel oluşturulmuştur.
Antik Mısır piramitleri ve kaya mezarlarındaki mimari engeller de fiziksel unsurlarıyla günümüze ulaşan somut örnekler barındırır. Yağmacıları caydırmak maksadıyla koridorlara yerleştirilen tonlarca ağırlıktaki kireçtaşı bloklar doğrudan yerçekimi ilkelerinden faydalanılarak tasarlanmıştır. Defin işleminin tamamlanmasının ardından stratejik ahşap desteklerin çekilmesiyle tavandaki devasa taşlar koridorlara düşürülmüş ve geçitler bir daha açılamayacak biçimde mühürlenmiştir. Bunun yanında sahte mezar odalarına yönlendirilen yanıltıcı geçitlerin zemininde oluşturulan derin çukurlar, karanlıkta ilerlemeye çalışan davetsiz misafirlerin metrelerce yükseklikten düşerek hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.
Mesoamerika coğrafyasındaki Maya medeniyeti ise tapınak ve kutsal alan korumasında doğal topoğrafyayı özgün mimari tasarımlarla birleştirmiştir. Maya yerleşimlerindeki arkeolojik araştırmalar, kutsal mekanlara giden gizli koridorların tabanına yalancı zemin kapaklarının yerleştirildiğini gösterir. Bu mekanizmalar üzerine basıldığı anda çökmekte ve alt kısımlarında yer alan, keskinliğiyle bilinen volkanik obsidiyen camıyla kaplı derin çukurlara açılmaktadır. Maya mühendisleri ayrıca geçit hatlarına bağladıkları ağırlık ve kaldıraç sistemleriyle devasa taş blokların veya keskin obsidiyen bıçakların fırlamasını sağlayan ip düzenekleri geliştirmişlerdir.
Roma ordusunun tahkimat ve alan savunmasında başvurduğu kurt çukurları ile demir dikenler, askeri arkeolojinin en sık rastlanan kanıtları arasındadır. Julius Caesar'ın Alesia Kuşatması anlatılarında ayrıntılarıyla aktardığı kurt çukurları, toprağa kazılan ve dip kısmına ucu sivriltilmiş ahşap kazıklar çakılan gizli engellerden oluşur. Üzeri çalı çırpı ve toprakla örtülen bu çukurlar düşman askerlerini hazırlıksız avlamak üzere hazırlanmıştır. Her ne şekilde atılırsa atılsın daima bir ucu yukarı bakacak biçimde dövülen dört ayaklı demir dikenler ise düşman süvarisi ve piyadesinin manevra kabiliyetini kıracak şekilde sahaya saçılmıştır. Güncel Roma askeri kazılarında bu demir aksama eksiksiz biçimde ulaşılmaktadır.
Bizans imparatorluğu'nun geliştirdiği Grek Ateşi düzenekleri ise kimyasal savunma sistemlerinin tarihsel açıdan doğrulanmış en sarsıcı örneklerindendir. Suyla temas ettiğinde dahi yanmayı sürdüren bu özel kimyasal bileşik, kale surlarına ve stratejik deniz geçitlerine yerleştirilen bronz borular ile basınçlı biçimde püskürtülmekteydi. Surlara tırmanmayı veya geçitleri zorlamayı deneyen birlikler bu yakıcı püskürtme sistemleriyle durdurulmuştur. Arkeolojik araştırmalar bu püskürtme tertibatlarının ve kullanılan bronz pompaların varlığını tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.
Önemli değil. Bahsettiğiniz sistemin kilit mekanizması terse doğru esnetildiğinde açılacak şekilde. Biraz güç uygulandığı zaman kilitler kendini salar.
Balkon kapısını yukarı doğru kaldırmak için güç uygulayın, aynı zamanda kilitin tersi yönüne doğru itin.
Arkeolojik kazı, geçmiş insan topluluklarına ait yaşam izlerini ve mimari kalıntıları bilimsel yöntemlerle toprağın altından çıkarıp insanlığa kazandırma sanatıdır.
Melkisedek, kadim Yakın Doğu dünyasının hem dini alandaki hem de tarihsel anlatılardaki en muğlak ve merak uyandırıcı figürlerinden biri olarak karşımıza çıkar.
Adı ibrani geleneklerinde doğrudan adaletin kralı anlamına gelen bu şahsiyet, Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış bölümünde Tanrı’nın kahini unvanıyla belirir ve ibrahim Peygamber’i ekmek ve şarapla karşılayıp kutsayarak sahneye aniden girer.
Onu tarihsel açıdan benzersiz kılan temel unsur, dönemin Ortadoğu kültüründe şecere tutma geleneği son derece yaygın olmasına rağmen anne, baba veya herhangi bir soy kütüğüne dayanmadan anılmasıdır. Bu soy ağaçsızlık hali, zamanla onun başlangıcı ve sonu bulunmayan ebedi bir varlık olduğu yönündeki mistik efsanelerin doğmasına zemin hazırlamıştır.
Tarihsel metinler ile teolojik yorumlar birleştiğinde Melkisedek, tıpkı Doğu mistisizmindeki Hızır anlatısında olduğu gibi ölümsüzlük suyundan içmiş zamansız bir rehber ya da insan suretine bürünmüş meleksi bir koruyucu olarak algılanmıştır.
Hem siyasi erki temsil eden krallığı hem de manevi otoriteyi simgeleyen kahinliği tek bir bünyede birleştirmesi, onu sadece dinler tarihinin değil, insanlığın ebediyet ve kutsal krallık arayışının da en köklü simgelerinden birine dönüştürmüştür.
Adı ibrani geleneklerinde doğrudan adaletin kralı anlamına gelen bu şahsiyet, Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış bölümünde Tanrı’nın kahini unvanıyla belirir ve ibrahim Peygamber’i ekmek ve şarapla karşılayıp kutsayarak sahneye aniden girer.
Onu tarihsel açıdan benzersiz kılan temel unsur, dönemin Ortadoğu kültüründe şecere tutma geleneği son derece yaygın olmasına rağmen anne, baba veya herhangi bir soy kütüğüne dayanmadan anılmasıdır. Bu soy ağaçsızlık hali, zamanla onun başlangıcı ve sonu bulunmayan ebedi bir varlık olduğu yönündeki mistik efsanelerin doğmasına zemin hazırlamıştır.
Tarihsel metinler ile teolojik yorumlar birleştiğinde Melkisedek, tıpkı Doğu mistisizmindeki Hızır anlatısında olduğu gibi ölümsüzlük suyundan içmiş zamansız bir rehber ya da insan suretine bürünmüş meleksi bir koruyucu olarak algılanmıştır.
Hem siyasi erki temsil eden krallığı hem de manevi otoriteyi simgeleyen kahinliği tek bir bünyede birleştirmesi, onu sadece dinler tarihinin değil, insanlığın ebediyet ve kutsal krallık arayışının da en köklü simgelerinden birine dönüştürmüştür.
Alanına görece hakim bir insanın bilgi içerikli entryler girmesi yapay zeka olarak isimlendiriliyorsa önce kendinizi ve her şeyinizi yapay zekaya emanet ederek düşünmeyi bırakmanızı değerlendirin.
Fiziğin en çok bilinen formüllerinden birisi olan kuvvet formülü, sir isaac newton’ın ikinci hareket yasası’na dayanır.
Formülü “F = m*a” olan newton’ın ikinci hareket yasasının anlattığı temel ifade 1 newton kuvvetin 1 kg kütlesi olan bir cismin hızını her saniye 1 m/s değiştirmek için gereken kuvvet olduğudur.
Kütle yani mass, birimi kg olan büyüklüktür.
ivme yani acceleration, birim zamandaki hız değişimi olup birimi m/s^2’dir.
Dolayısıyla kuvvet, yani force dediğimiz denklemin birimi [kg*m/s^2] olur. 1 newton dediğimiz kuvvet aslında budur.
Ağırlık, momentum ve sürtünme gibi birçok kuvvet vardır. Ancak hepsinin temel çıkış noktası newton’ın ikinci hareket yasası’dır.
Formülü “F = m*a” olan newton’ın ikinci hareket yasasının anlattığı temel ifade 1 newton kuvvetin 1 kg kütlesi olan bir cismin hızını her saniye 1 m/s değiştirmek için gereken kuvvet olduğudur.
Kütle yani mass, birimi kg olan büyüklüktür.
ivme yani acceleration, birim zamandaki hız değişimi olup birimi m/s^2’dir.
Dolayısıyla kuvvet, yani force dediğimiz denklemin birimi [kg*m/s^2] olur. 1 newton dediğimiz kuvvet aslında budur.
Ağırlık, momentum ve sürtünme gibi birçok kuvvet vardır. Ancak hepsinin temel çıkış noktası newton’ın ikinci hareket yasası’dır.
Bir diğer ismi pizza taburesi ya da pizza koruyucu olan plastik parçanın asıl görevi pizzanın eriyen peynirinin kutu içine yapışmasını engellemektir.
Fırından sıcak çıkan pizzanın verdiği sıcaklık ve buhar, pizza kutusunun üst kapağının gevşemesine ve sehimlenmesine sebep olur.
Dolayısıyla sehimin en çok yaşanacağı yerin temas noktasına o plastik parça koyulur.
Pastanın ya da herhangi bir tatlının üzerinde koruyucu olmamasının sebebi budur. Pasta sıcak değildir. Kutusu daha ince olsa bile sehim yapmaz.
Fırından sıcak çıkan pizzanın verdiği sıcaklık ve buhar, pizza kutusunun üst kapağının gevşemesine ve sehimlenmesine sebep olur.
Dolayısıyla sehimin en çok yaşanacağı yerin temas noktasına o plastik parça koyulur.
Pastanın ya da herhangi bir tatlının üzerinde koruyucu olmamasının sebebi budur. Pasta sıcak değildir. Kutusu daha ince olsa bile sehim yapmaz.
Hindistan'ın Maharashtra bölgesindeki Ellora Mağaraları kompleksinde konumlanan (16. mağara) Kailasa Tapınağı, sekizinci yüzyılda Rashtrakuta Hanedanlığı hükümdarı Birinci Krishna döneminde inşa edilmiş, yekpare taş mimarisinin dünya tarihindeki en sıradışı örneklerinden biridir.
Tipik Hint tapınak mimarisindeki taş blokların üst üste yığılması usulünün aksine, devasa bir bazalt kaya kütlesinin yukarıdan aşağıya doğru eksiltilmesi yöntemiyle biçimlendirilen bu anıtsal yapı, dönemin mühendislik zekasını ve işçilik disiplinini açıkça gözler önüne serer.
Efsaneye göre sekizinci yüzyılda hüküm süren Raştrakuta Hükümdarı Birinci Krishna ağır bir hastalığa yakalandığında, eşi Kraliçe Manikavati eşinin sağlığına kavuşması adına Tanrı Şiva'ya adakta bulunur. Hükümdar iyileştiği takdirde Tanrı Şiva onuruna muazzam bir tapınak inşa ettirecek ve bu tapınağın en üst tepe noktası olan şikharayı kendi gözleriyle görene dek orucunu sürdürecektir.
Hükümdarın kısa sürede sıhhate kavuşması üzerine ülkenin en iyi mimarları saraya çağrılır. Fakat mimarlar geleneksel mimari yöntemlerle, yani temelden başlayıp yukarıya doğru yükselen görkemli bir yapının yıllar alacağını ve kraliçenin bu süre zarfında açlığa dayanamayacağını dile getirirler. Yapım sürecinin yarattığı bu ciddi kriz, Kokasa isimli zeki bir mimarın öne çıkmasıyla aşılır. Mimar, devasa yekpare kaya kütlesini aşağıdan yukarıya inşa etmek yerine en üst tepe noktasından başlayarak aşağıya doğru oymayı teklif eder.
Bu özgün teknik sayesinde tapınağın en üst kubbesi ve tepe noktası yalnızca birkaç gün içinde biçimlenerek ortaya çıkar. Kraliçe Manikavati adak bağlamında arzuladığı şikharayı görerek orucunu huzurla tamamlar. Tapınağın geri kalan devasa sütunları, iç salonları ve ayrıntılı kabartmaları ise sonraki yıllar boyunca yukarıdan aşağıya doğru sabırla oyulmaya devam eder.
Yaklaşık dört yüz bin tonluk kaya kütlesinin beden gücüyle yontularak alandan tahliye edildiği bu süreçte, en üst noktadan başlanıp tabana doğru ilerleyen bir kazı metodolojisi izlendiği için zanaatçıların telafisi imkansız hesap hatalarından kaçınması gerekmiştir. Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva'nın meskeni kabul edilen kutsal Kailash Dağı'nı yeryüzünde somutlaştırma arzusuyla tasarlanan yapının cepheleri, gerçek boyutlu fil figürleriyle ve Mahabharata ile Ramayana destanlarından sahneleri işleyen yüksek nitelikli kabartmalarla donatılmıştır. Yapısal işlevselliği sanatsal yetkinlikle birleştiren bu monolitik abide, Erken Ortaçağ Güney Asya taş işçiliğinin ulaştığı teknik zirveyi belgelemesi bakımından mimarlık tarihi literatüründe benzersiz konumunu korumaktadır.
Tipik Hint tapınak mimarisindeki taş blokların üst üste yığılması usulünün aksine, devasa bir bazalt kaya kütlesinin yukarıdan aşağıya doğru eksiltilmesi yöntemiyle biçimlendirilen bu anıtsal yapı, dönemin mühendislik zekasını ve işçilik disiplinini açıkça gözler önüne serer.
Efsaneye göre sekizinci yüzyılda hüküm süren Raştrakuta Hükümdarı Birinci Krishna ağır bir hastalığa yakalandığında, eşi Kraliçe Manikavati eşinin sağlığına kavuşması adına Tanrı Şiva'ya adakta bulunur. Hükümdar iyileştiği takdirde Tanrı Şiva onuruna muazzam bir tapınak inşa ettirecek ve bu tapınağın en üst tepe noktası olan şikharayı kendi gözleriyle görene dek orucunu sürdürecektir.
Hükümdarın kısa sürede sıhhate kavuşması üzerine ülkenin en iyi mimarları saraya çağrılır. Fakat mimarlar geleneksel mimari yöntemlerle, yani temelden başlayıp yukarıya doğru yükselen görkemli bir yapının yıllar alacağını ve kraliçenin bu süre zarfında açlığa dayanamayacağını dile getirirler. Yapım sürecinin yarattığı bu ciddi kriz, Kokasa isimli zeki bir mimarın öne çıkmasıyla aşılır. Mimar, devasa yekpare kaya kütlesini aşağıdan yukarıya inşa etmek yerine en üst tepe noktasından başlayarak aşağıya doğru oymayı teklif eder.
Bu özgün teknik sayesinde tapınağın en üst kubbesi ve tepe noktası yalnızca birkaç gün içinde biçimlenerek ortaya çıkar. Kraliçe Manikavati adak bağlamında arzuladığı şikharayı görerek orucunu huzurla tamamlar. Tapınağın geri kalan devasa sütunları, iç salonları ve ayrıntılı kabartmaları ise sonraki yıllar boyunca yukarıdan aşağıya doğru sabırla oyulmaya devam eder.
Yaklaşık dört yüz bin tonluk kaya kütlesinin beden gücüyle yontularak alandan tahliye edildiği bu süreçte, en üst noktadan başlanıp tabana doğru ilerleyen bir kazı metodolojisi izlendiği için zanaatçıların telafisi imkansız hesap hatalarından kaçınması gerekmiştir. Hindu mitolojisinde Tanrı Şiva'nın meskeni kabul edilen kutsal Kailash Dağı'nı yeryüzünde somutlaştırma arzusuyla tasarlanan yapının cepheleri, gerçek boyutlu fil figürleriyle ve Mahabharata ile Ramayana destanlarından sahneleri işleyen yüksek nitelikli kabartmalarla donatılmıştır. Yapısal işlevselliği sanatsal yetkinlikle birleştiren bu monolitik abide, Erken Ortaçağ Güney Asya taş işçiliğinin ulaştığı teknik zirveyi belgelemesi bakımından mimarlık tarihi literatüründe benzersiz konumunu korumaktadır.
Piramidin orijinal ismi kha sneferu.
Antik mısır dördüncü hanedanlık dönemindeki ismi ise Niswt Kha Snfrw.
Belgeseli var mı yok mu bilmiyorum. Araştırıp, izleyip, kaynaklarını kontrol ettikten sonra linkini paylaşabilirim.
Genellikle bireysel incelemelerim ve akademik makalelerden faydalanıyorum.
Antik mısır dördüncü hanedanlık dönemindeki ismi ise Niswt Kha Snfrw.
Belgeseli var mı yok mu bilmiyorum. Araştırıp, izleyip, kaynaklarını kontrol ettikten sonra linkini paylaşabilirim.
Genellikle bireysel incelemelerim ve akademik makalelerden faydalanıyorum.
Epigrafist, en yalın tanımıyla yazıt bilimci demektir.
Bu uzmanlar taş, metal ya da deri gibi dayanıklı yüzeylere kazınmış antik metinleri ve kitabeleri okuyup deşifre ederler. Ancak başarılı bir epigrafist sadece kendi sahasıyla sınırlı kalmayıp filoloji, arkeoloji ve paleografi gibi disiplinlerde de derinleşmelidir. Aksi halde, çalışma alanını oldukça dar bir alana hapsetmiş olur.
Bu uzmanlar taş, metal ya da deri gibi dayanıklı yüzeylere kazınmış antik metinleri ve kitabeleri okuyup deşifre ederler. Ancak başarılı bir epigrafist sadece kendi sahasıyla sınırlı kalmayıp filoloji, arkeoloji ve paleografi gibi disiplinlerde de derinleşmelidir. Aksi halde, çalışma alanını oldukça dar bir alana hapsetmiş olur.
Uzun inceleme.
Dahshur nekropolünde yükselen Eğri Piramit, Antik Mısır mimarlık tarihinin en sıradışı, en heyecan verici ve üzerinde en çok tartışılan yapılarından biridir. Bugün Mısır denince akla ilk gelen Giza platosundaki o simetrik ve kusursuz yapılar aslında birdenbire ortaya çıkmamıştır. Mısırlı mimarların pürüzsüz ve devasa anıtlar inşa etme arzusu, yüzyıllar süren zorlu deneme ve yanılma süreçlerinin, büyük mühendislik krizlerinin ve cesur kararların bir sonucudur. Bu evrimsel sürecin tam merkezinde yer alan Eğri Piramit, insanlığın taş mimarisindeki en büyük dönüşüm noktalarından birini temsil eder. Milattan önce 2600 yıllarında Dördüncü Hanedanlığın kurucusu Firavun Sneferu tarafından inşa ettirilen bu muazzam yapı, Mısırlıların geometri, jeoloji ve statik bilimiyle olan ilk ciddi yüzleşmesidir.
Firavun Sneferu, Mısır tarihinin en büyük inşaatçı firavunudur. Kendisinden sonra gelen oğlu Khufu Giza’daki Büyük Piramiti yaptırmış olsa da Sneferu, hükümdarlığı boyunca kullandığı toplam taş miktarı açısından oğlunu geride bırakmıştır. Sneferu’nun amacı, kendisinden önceki Kral Djoser’in yaptırdığı basamaklı piramit formunu terk edip tamamen pürüzsüz ve göğe doğru kesintisiz yükselen ilk gerçek piramidi inşa etmekti. Bu hedef doğrultusunda önce Meidum bölgesinde çalışmalar yürütülmüş, ardından başkent Memfis yakınlarındaki Dahshur nekropolüne geçilmiştir. Dahshur çölünün ıssız coğrafyasında yükselen Eğri Piramit, Sneferu’nun bu ihtiraslı vizyonunun somut bir ürünü olarak doğmuş ve tüm antik dünyanın taş işçiliğindeki sınırlarını zorlayan bir deney alanına dönüşmüştür.
Eğri Piramidin mimari yapısını incelediğimizde ilk dikkat çeken unsur, yapının yerden yaklaşık 47 metre yüksekliğe kadar son derece dik bir açıyla yükselmesi ve bu noktadan sonra aniden kırılarak daha yatay bir açıyla zirveye ulaşmasıdır. inşaat başladığında Mısırlı mimarlar piramidin tabanından itibaren 54 derecelik son derece cesur ve dik bir açı kullandılar. Tabandaki her bir kenar uzunluğu yaklaşık 189 metre olarak tasarlanmıştı. Eğer bu 54 derecelik açı zirveye kadar korunsaydı piramit yaklaşık 128 metre yüksekliğe ulaşacak ve dönemine göre eşi benzeri görülmemiş derecede sivri bir anıt haline gelecekti. Ancak yapının inşa süreci ilerledikçe hesaplanamayan büyük çevre ve zemin sorunları ortaya çıkmaya başladı.
inşaatın dördüncü veya beşinci yıllarında piramidin yüksekliği 46-47 metreye ulaştığında son derece kritik bir mühendislik krizi baş gösterdi. Yapının inşa edildiği Dahshur çölünün zemin yapısı, sert bir kaya tabakası yerine yumuşak kireçtaşı ve çamur katmanlarından oluşuyordu. Üst üste yığılan binlerce tonluk devasa kireçtaşı bloklarının ağırlığı, zeminin yavaş yavaş çökmesine ve yana doğru kaymasına neden oldu. Bu zemin hareketi yapının dış yüzeyinde ve daha da önemlisi piramidin iç kısmında yer alan koridorlar ile odalarda korkutucu çatlakların oluşmasına yol açtı. Duvarlardaki ve tavanlardaki kireçtaşı bloklarının yarılmaya başlaması üzerine mimarlar büyük bir krizle yüzleşti. inşaatın bu şekilde devam etmesi durumunda bütün yapının kendi ağırlığı altında ezilerek içe doğru çökmesi kaçınılmaz bir felaket olacaktı.
Bu büyük kriz karşısında Mısırlı mimarlar ve mühendisler antik dünyadaki en radikal kararlardan birini aldılar. Yapıyı tamamen yıkıp baştan başlamak yerine, inşaat devam ederken piramidin eğim açısını değiştirmeye karar verdiler. 47 metrelik yükseklikten itibaren taşların dizilim açısı 54 dereceden 43 dereceye düşürüldü. Açı aniden dokuz derece birden küçültüldüğü için yapının ağırlık merkezi merkeze doğru kaydırıldı ve zemin üzerindeki baskı ciddi oranda azaltıldı. Bu açı değişimi piramide bugün bildiğimiz o ortadan kırılmış ve bükülmüş görünümünü kazandırdı. Yapı nihayetinde yaklaşık 105 metre yüksekliğe ulaştığında tamamlanabildi. Bükük form ilk bakışta bir estetik kusur gibi görünse de aslında Mısırlıların bir felaketi önlemek adına geliştirdikleri olağanüstü bir mühendislik çözümüdür.
Eğri Piramiti Mısır’daki diğer tüm piramitlerden ayıran tek unsur dışındaki açı değişimi değildir. Yapının iç mekan tasarımı ve koridor ağı da dünya arkeoloji tarihinde eşine az rastlanır bir karmaşıklığa sahiptir. Klasik Mısır piramitlerinde kural olarak kuzey yüzünde tek bir giriş bulunur ve bu giriş doğrudan lahit odasına giden tek bir tünelle devam eder. Oysa Eğri Piramitte hem kuzey yüzünde hem de batı yüzünde olmak üzere iki tamamen bağımsız giriş sistemi yer almaktadır. Kuzey girişi yerden yaklaşık 12 metre yükseklikte bulunurken, batı girişi yerden 33 metre yüksekte ve taşların arasına gizlenmiş durumdadır. Her iki girişten de yapının derinliklerine inen uzun ve dik eğimli koridorlar uzanmaktadır.
Kuzey girişinden başlayan koridor, çöl seviyesinin altına inerek büyük bir yeraltı odasına ulaşır. Bu odanın tavanı Mısırlı mimarların ağırlığı yan duvarlara dağıtmak amacıyla geliştirdiği konsol tonoz tekniğiyle inşa edilmiştir. Batı girişinden başlayan tünel ise yapının gövdesi içinde ilerleyerek başka bir yüksek tavanlı odaya bağlanır. Bu iki ayrı oda sistemi piramidin derinliklerinde dar ve yatay bir birleştirme tüneliyle birbirine bağlanmıştır. Birçok Mısırbilimci batı girişinin ve buna bağlı odanın, kuzey sistemindeki çatlamalar ve çökme tehlikesi üzerine sonradan bir yedek plan olarak inşa edildiğini değerlendirmektedir. içerideki odalarda kullanılan devasa sedir ağacı kütükleri, mimarların çatlayan tavanları desteklemek ve çöküşü engellemek için ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğinin somut kanıtıdır.
Eğri Piramidin günümüze ulaşan en etkileyici yönlerinden biri de dış kaplama taşlarının durumudur. Giza platosundaki Büyük Piramit ve Khafre Piramidi gibi yapılardaki beyaz Tura kireçtaşından oluşan pürüzsüz dış kaplamalar, orta çağ boyunca Kahire’nin inşasında kullanılmak üzere sökülmüştür. Bu yüzden o piramitler bugün basamaklı ve pürüzlü bir taş kütlesi olarak görünürler. Ancak Eğri Piramit için durum tamamen farklıdır. Bu yapının dış kaplama taşlarının yüzde sekseninden fazlası günümüze kadar hiçbir şekilde bozulmadan ulaşmıştır. Yapının eğimli açısı ve taşların içeriye doğru hafifçe yatık şekilde istiflenmesi, dış kaplamanın gövdeye çok daha sağlam tutunmasını sağlamıştır. Bu sayede Antik Mısırlıların piramitleri tamamladıklarında nasıl pürüzsüz ve parıltılı bir anıt ortaya çıkardıklarını bugün en net şekliyle Dahshur’da görebilmekteyiz.
Piramit kompleksi sadece ana gövdeden ibaret değildir. Yapının hemen güneyinde, ana piramidin yaklaşık elli metre ötesinde küçük bir uydu piramit yer alır. Mısır dini mimarisinde firavunun ruhunun ritüel alanı olarak kullanılan bu uydu piramit de ana yapı gibi pürüzsüz kireçtaşıyla kaplanmıştır. Uydu piramidin içindeki dar koridorlar ve dipteki oda, lahit yerleşimi için değil tamamen dini törenler için tasarlanmıştır. Kompleksin doğu tarafında ise firavuna adaklar sunulan bir tapınak ve bu tapınaktan çölün aşağılarına, Nil nehrinin eski kıyısına kadar uzanan uzun bir tören yolu bulunuyordu. Tören yolunun bittiği noktada yer alan Vadi Tapınağı, firavunun cenaze alayının nehir yoluyla gelip karaya çıktığı ilk kabul noktasıydı.
Firavun Sneferu Eğri Piramidin tamamlanmasının ardından yapının stabilitesine ve estetiğine tam olarak güvenememiştir. Bir firavunun sonsuzluk yolculuğuna kusurlu sayılacak bir anıtla çıkması kabul edilemez bir durumdu. Bu nedenle Sneferu, Eğri Piramitten ders çıkaran mimarlarına hemen bir kilometre kuzeyde yeni bir piramit inşa etme talimatı verdi. işte bu yeni yapı Mısır tarihinin ilk başarılı, pürüzsüz ve dikey açılı düz piramidi olan Kızıl Piramittir. Mimarlar Eğri Piramitte yaşanan felaketten büyük bir ders çıkarmışlar ve Kızıl Piramidin inşasında en başından itibaren risk almayarak 43 derecelik güvenli açıyı kullanmışlardır. Kızıl Piramidin başarısı, Eğri Piramitte ödenen bedellerin ve kazanılan tecrübelerin doğrudan bir sonucudur.
Mısır mimarisi açısından Eğri Piramidin tarihsel değeri paha biçilemez düzeydedir. Eğer Sneferu ve mimarları Dahshur çölünde bu cesur denemeye girişmeselerdi taşların ağırlığını nasıl dağıtacaklarını, yumuşak zeminlerde nasıl önlem alacaklarını ve devasa odaların tavanlarını çökmeden nasıl kapatacaklarını öğrenemeyeceklerdi. Bu piramit, Mısırlıların mimarlık sanatında bir tür laboratuvar görevi görmüştür. Buradan elde edilen muazzam teknik birikim, statik hesaplamalar ve taş kesim tecrübesi Sneferu’nun oğlu Khufu’ya miras kalmıştır. Khufu bu deneyim sayesinde Giza’da 146 metrelik Büyük Piramiti hiçbir çökme veya açı hatası yaşamadan inşa ettirebilmiştir. Dolayısıyla Giza’daki harikaların arkasındaki gizli mimari temel kesinlikle Eğri Piramittir.
Modern arkeoloji dünyası Eğri Piramiti incelemeye ve üzerindeki gizemleri çözmeye devam etmektedir. On dokuzuncu yüzyılda Flinders Petrie gibi öncü arkeologlar tarafından haritalandırılan yapı, yirminci yüzyılın ortalarında Mısırlı arkeolog Ahmed Fakhry tarafından detaylıca kazılmıştır. Son yıllarda ise uluslararası araştırmacıların katılımıyla yürütülen ScanPyramids projesi kapsamında yapı kozmik ışın müon dedektörleri, termal kameralar ve yeraltı radarlarıyla taranmıştır. Bu modern teknolojik taramalar, piramidin gövdesi içinde henüz keşfedilmemiş başka gizli koridorların veya odaların bulunup bulunmadığını anlamayı hedeflemektedir. Yapılan incelemeler, antik Mısırlıların iç mekandaki destek kütlelerini oluştururken ne kadar karmaşık bir taş düzeni kullandıklarını bir kez daha doğrulamıştır.
Uzun yıllar boyunca askeri bölge içinde kalması ve güvenlik gerekçeleri nedeniyle ziyarete kapalı tutulan Eğri Piramit, 2019 yılında Mısır Tarihi Eserler Bakanlığı tarafından yapılan büyük bir restorasyon çalışmasının ardından yeniden halka açılmıştır. Günümüzde araştırmacılar ve ziyaretçiler, yapının kuzey yüzündeki dar ve dik tünelden aşağıya doğru onlarca metre inerek Mısırlıların binlerce yıl önce ahşap kütüklerle desteklediği o devasa odalara ulaşabilmektedir. içerideki havalandırma ve aydınlatma sistemlerinin yenilenmesiyle birlikte bu eşsiz yapı, antik dünyanın mühendislik dehasına tanıklık etmek isteyen herkes için erişilebilir hale gelmiştir.
Dahshur’daki Eğri Piramit, sadece Antik Mısır’ın değil tüm insanlık tarihinin en öğretici anıtlarından biridir. Bu eser, mükemmelliğe giden yolda yapılan hataların, bu hatalardan çıkarılan derslerin ve insan zekasının doğa şartları karşısında gösterdiği adaptasyon yeteneğinin muazzam bir simgesidir. Sneferu’nun hırsı, mimarlarının cesareti ve taş ustalarının pürüzsüz Tura kireçtaşı üzerindeki el emeği, bu yapıyı çölün ortasında binlerce yıldır ayakta tutmaktadır. Eğri Piramit olmasaydı Mısır’ın o altın çağı, piramitlerin o kusursuz zirveleri ve insanlık tarihine damga vuran mimari başarılar belki de hiç var olamayacaktı. Bu abidevi eser, büyük bir krizin nasıl zamansız bir başyapıta dönüştürülebileceğinin en somut ve en büyüleyici kanıtı olarak çölün sessizliğinde yükselmeye devam etmektedir.
Dahshur nekropolünde yükselen Eğri Piramit, Antik Mısır mimarlık tarihinin en sıradışı, en heyecan verici ve üzerinde en çok tartışılan yapılarından biridir. Bugün Mısır denince akla ilk gelen Giza platosundaki o simetrik ve kusursuz yapılar aslında birdenbire ortaya çıkmamıştır. Mısırlı mimarların pürüzsüz ve devasa anıtlar inşa etme arzusu, yüzyıllar süren zorlu deneme ve yanılma süreçlerinin, büyük mühendislik krizlerinin ve cesur kararların bir sonucudur. Bu evrimsel sürecin tam merkezinde yer alan Eğri Piramit, insanlığın taş mimarisindeki en büyük dönüşüm noktalarından birini temsil eder. Milattan önce 2600 yıllarında Dördüncü Hanedanlığın kurucusu Firavun Sneferu tarafından inşa ettirilen bu muazzam yapı, Mısırlıların geometri, jeoloji ve statik bilimiyle olan ilk ciddi yüzleşmesidir.
Firavun Sneferu, Mısır tarihinin en büyük inşaatçı firavunudur. Kendisinden sonra gelen oğlu Khufu Giza’daki Büyük Piramiti yaptırmış olsa da Sneferu, hükümdarlığı boyunca kullandığı toplam taş miktarı açısından oğlunu geride bırakmıştır. Sneferu’nun amacı, kendisinden önceki Kral Djoser’in yaptırdığı basamaklı piramit formunu terk edip tamamen pürüzsüz ve göğe doğru kesintisiz yükselen ilk gerçek piramidi inşa etmekti. Bu hedef doğrultusunda önce Meidum bölgesinde çalışmalar yürütülmüş, ardından başkent Memfis yakınlarındaki Dahshur nekropolüne geçilmiştir. Dahshur çölünün ıssız coğrafyasında yükselen Eğri Piramit, Sneferu’nun bu ihtiraslı vizyonunun somut bir ürünü olarak doğmuş ve tüm antik dünyanın taş işçiliğindeki sınırlarını zorlayan bir deney alanına dönüşmüştür.
Eğri Piramidin mimari yapısını incelediğimizde ilk dikkat çeken unsur, yapının yerden yaklaşık 47 metre yüksekliğe kadar son derece dik bir açıyla yükselmesi ve bu noktadan sonra aniden kırılarak daha yatay bir açıyla zirveye ulaşmasıdır. inşaat başladığında Mısırlı mimarlar piramidin tabanından itibaren 54 derecelik son derece cesur ve dik bir açı kullandılar. Tabandaki her bir kenar uzunluğu yaklaşık 189 metre olarak tasarlanmıştı. Eğer bu 54 derecelik açı zirveye kadar korunsaydı piramit yaklaşık 128 metre yüksekliğe ulaşacak ve dönemine göre eşi benzeri görülmemiş derecede sivri bir anıt haline gelecekti. Ancak yapının inşa süreci ilerledikçe hesaplanamayan büyük çevre ve zemin sorunları ortaya çıkmaya başladı.
inşaatın dördüncü veya beşinci yıllarında piramidin yüksekliği 46-47 metreye ulaştığında son derece kritik bir mühendislik krizi baş gösterdi. Yapının inşa edildiği Dahshur çölünün zemin yapısı, sert bir kaya tabakası yerine yumuşak kireçtaşı ve çamur katmanlarından oluşuyordu. Üst üste yığılan binlerce tonluk devasa kireçtaşı bloklarının ağırlığı, zeminin yavaş yavaş çökmesine ve yana doğru kaymasına neden oldu. Bu zemin hareketi yapının dış yüzeyinde ve daha da önemlisi piramidin iç kısmında yer alan koridorlar ile odalarda korkutucu çatlakların oluşmasına yol açtı. Duvarlardaki ve tavanlardaki kireçtaşı bloklarının yarılmaya başlaması üzerine mimarlar büyük bir krizle yüzleşti. inşaatın bu şekilde devam etmesi durumunda bütün yapının kendi ağırlığı altında ezilerek içe doğru çökmesi kaçınılmaz bir felaket olacaktı.
Bu büyük kriz karşısında Mısırlı mimarlar ve mühendisler antik dünyadaki en radikal kararlardan birini aldılar. Yapıyı tamamen yıkıp baştan başlamak yerine, inşaat devam ederken piramidin eğim açısını değiştirmeye karar verdiler. 47 metrelik yükseklikten itibaren taşların dizilim açısı 54 dereceden 43 dereceye düşürüldü. Açı aniden dokuz derece birden küçültüldüğü için yapının ağırlık merkezi merkeze doğru kaydırıldı ve zemin üzerindeki baskı ciddi oranda azaltıldı. Bu açı değişimi piramide bugün bildiğimiz o ortadan kırılmış ve bükülmüş görünümünü kazandırdı. Yapı nihayetinde yaklaşık 105 metre yüksekliğe ulaştığında tamamlanabildi. Bükük form ilk bakışta bir estetik kusur gibi görünse de aslında Mısırlıların bir felaketi önlemek adına geliştirdikleri olağanüstü bir mühendislik çözümüdür.
Eğri Piramiti Mısır’daki diğer tüm piramitlerden ayıran tek unsur dışındaki açı değişimi değildir. Yapının iç mekan tasarımı ve koridor ağı da dünya arkeoloji tarihinde eşine az rastlanır bir karmaşıklığa sahiptir. Klasik Mısır piramitlerinde kural olarak kuzey yüzünde tek bir giriş bulunur ve bu giriş doğrudan lahit odasına giden tek bir tünelle devam eder. Oysa Eğri Piramitte hem kuzey yüzünde hem de batı yüzünde olmak üzere iki tamamen bağımsız giriş sistemi yer almaktadır. Kuzey girişi yerden yaklaşık 12 metre yükseklikte bulunurken, batı girişi yerden 33 metre yüksekte ve taşların arasına gizlenmiş durumdadır. Her iki girişten de yapının derinliklerine inen uzun ve dik eğimli koridorlar uzanmaktadır.
Kuzey girişinden başlayan koridor, çöl seviyesinin altına inerek büyük bir yeraltı odasına ulaşır. Bu odanın tavanı Mısırlı mimarların ağırlığı yan duvarlara dağıtmak amacıyla geliştirdiği konsol tonoz tekniğiyle inşa edilmiştir. Batı girişinden başlayan tünel ise yapının gövdesi içinde ilerleyerek başka bir yüksek tavanlı odaya bağlanır. Bu iki ayrı oda sistemi piramidin derinliklerinde dar ve yatay bir birleştirme tüneliyle birbirine bağlanmıştır. Birçok Mısırbilimci batı girişinin ve buna bağlı odanın, kuzey sistemindeki çatlamalar ve çökme tehlikesi üzerine sonradan bir yedek plan olarak inşa edildiğini değerlendirmektedir. içerideki odalarda kullanılan devasa sedir ağacı kütükleri, mimarların çatlayan tavanları desteklemek ve çöküşü engellemek için ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğinin somut kanıtıdır.
Eğri Piramidin günümüze ulaşan en etkileyici yönlerinden biri de dış kaplama taşlarının durumudur. Giza platosundaki Büyük Piramit ve Khafre Piramidi gibi yapılardaki beyaz Tura kireçtaşından oluşan pürüzsüz dış kaplamalar, orta çağ boyunca Kahire’nin inşasında kullanılmak üzere sökülmüştür. Bu yüzden o piramitler bugün basamaklı ve pürüzlü bir taş kütlesi olarak görünürler. Ancak Eğri Piramit için durum tamamen farklıdır. Bu yapının dış kaplama taşlarının yüzde sekseninden fazlası günümüze kadar hiçbir şekilde bozulmadan ulaşmıştır. Yapının eğimli açısı ve taşların içeriye doğru hafifçe yatık şekilde istiflenmesi, dış kaplamanın gövdeye çok daha sağlam tutunmasını sağlamıştır. Bu sayede Antik Mısırlıların piramitleri tamamladıklarında nasıl pürüzsüz ve parıltılı bir anıt ortaya çıkardıklarını bugün en net şekliyle Dahshur’da görebilmekteyiz.
Piramit kompleksi sadece ana gövdeden ibaret değildir. Yapının hemen güneyinde, ana piramidin yaklaşık elli metre ötesinde küçük bir uydu piramit yer alır. Mısır dini mimarisinde firavunun ruhunun ritüel alanı olarak kullanılan bu uydu piramit de ana yapı gibi pürüzsüz kireçtaşıyla kaplanmıştır. Uydu piramidin içindeki dar koridorlar ve dipteki oda, lahit yerleşimi için değil tamamen dini törenler için tasarlanmıştır. Kompleksin doğu tarafında ise firavuna adaklar sunulan bir tapınak ve bu tapınaktan çölün aşağılarına, Nil nehrinin eski kıyısına kadar uzanan uzun bir tören yolu bulunuyordu. Tören yolunun bittiği noktada yer alan Vadi Tapınağı, firavunun cenaze alayının nehir yoluyla gelip karaya çıktığı ilk kabul noktasıydı.
Firavun Sneferu Eğri Piramidin tamamlanmasının ardından yapının stabilitesine ve estetiğine tam olarak güvenememiştir. Bir firavunun sonsuzluk yolculuğuna kusurlu sayılacak bir anıtla çıkması kabul edilemez bir durumdu. Bu nedenle Sneferu, Eğri Piramitten ders çıkaran mimarlarına hemen bir kilometre kuzeyde yeni bir piramit inşa etme talimatı verdi. işte bu yeni yapı Mısır tarihinin ilk başarılı, pürüzsüz ve dikey açılı düz piramidi olan Kızıl Piramittir. Mimarlar Eğri Piramitte yaşanan felaketten büyük bir ders çıkarmışlar ve Kızıl Piramidin inşasında en başından itibaren risk almayarak 43 derecelik güvenli açıyı kullanmışlardır. Kızıl Piramidin başarısı, Eğri Piramitte ödenen bedellerin ve kazanılan tecrübelerin doğrudan bir sonucudur.
Mısır mimarisi açısından Eğri Piramidin tarihsel değeri paha biçilemez düzeydedir. Eğer Sneferu ve mimarları Dahshur çölünde bu cesur denemeye girişmeselerdi taşların ağırlığını nasıl dağıtacaklarını, yumuşak zeminlerde nasıl önlem alacaklarını ve devasa odaların tavanlarını çökmeden nasıl kapatacaklarını öğrenemeyeceklerdi. Bu piramit, Mısırlıların mimarlık sanatında bir tür laboratuvar görevi görmüştür. Buradan elde edilen muazzam teknik birikim, statik hesaplamalar ve taş kesim tecrübesi Sneferu’nun oğlu Khufu’ya miras kalmıştır. Khufu bu deneyim sayesinde Giza’da 146 metrelik Büyük Piramiti hiçbir çökme veya açı hatası yaşamadan inşa ettirebilmiştir. Dolayısıyla Giza’daki harikaların arkasındaki gizli mimari temel kesinlikle Eğri Piramittir.
Modern arkeoloji dünyası Eğri Piramiti incelemeye ve üzerindeki gizemleri çözmeye devam etmektedir. On dokuzuncu yüzyılda Flinders Petrie gibi öncü arkeologlar tarafından haritalandırılan yapı, yirminci yüzyılın ortalarında Mısırlı arkeolog Ahmed Fakhry tarafından detaylıca kazılmıştır. Son yıllarda ise uluslararası araştırmacıların katılımıyla yürütülen ScanPyramids projesi kapsamında yapı kozmik ışın müon dedektörleri, termal kameralar ve yeraltı radarlarıyla taranmıştır. Bu modern teknolojik taramalar, piramidin gövdesi içinde henüz keşfedilmemiş başka gizli koridorların veya odaların bulunup bulunmadığını anlamayı hedeflemektedir. Yapılan incelemeler, antik Mısırlıların iç mekandaki destek kütlelerini oluştururken ne kadar karmaşık bir taş düzeni kullandıklarını bir kez daha doğrulamıştır.
Uzun yıllar boyunca askeri bölge içinde kalması ve güvenlik gerekçeleri nedeniyle ziyarete kapalı tutulan Eğri Piramit, 2019 yılında Mısır Tarihi Eserler Bakanlığı tarafından yapılan büyük bir restorasyon çalışmasının ardından yeniden halka açılmıştır. Günümüzde araştırmacılar ve ziyaretçiler, yapının kuzey yüzündeki dar ve dik tünelden aşağıya doğru onlarca metre inerek Mısırlıların binlerce yıl önce ahşap kütüklerle desteklediği o devasa odalara ulaşabilmektedir. içerideki havalandırma ve aydınlatma sistemlerinin yenilenmesiyle birlikte bu eşsiz yapı, antik dünyanın mühendislik dehasına tanıklık etmek isteyen herkes için erişilebilir hale gelmiştir.
Dahshur’daki Eğri Piramit, sadece Antik Mısır’ın değil tüm insanlık tarihinin en öğretici anıtlarından biridir. Bu eser, mükemmelliğe giden yolda yapılan hataların, bu hatalardan çıkarılan derslerin ve insan zekasının doğa şartları karşısında gösterdiği adaptasyon yeteneğinin muazzam bir simgesidir. Sneferu’nun hırsı, mimarlarının cesareti ve taş ustalarının pürüzsüz Tura kireçtaşı üzerindeki el emeği, bu yapıyı çölün ortasında binlerce yıldır ayakta tutmaktadır. Eğri Piramit olmasaydı Mısır’ın o altın çağı, piramitlerin o kusursuz zirveleri ve insanlık tarihine damga vuran mimari başarılar belki de hiç var olamayacaktı. Bu abidevi eser, büyük bir krizin nasıl zamansız bir başyapıta dönüştürülebileceğinin en somut ve en büyüleyici kanıtı olarak çölün sessizliğinde yükselmeye devam etmektedir.
1922 ile 1934 yılları arasında ingiliz arkeolog Sir Leonard Woolley önderliğinde yürütülen Ur kazıları, Doğu arkeoloji tarihinin en çok konuşulan keşiflerinden birine ev sahipliği yaptı.
Mezopotamya’nın güneyinde, bugünkü Irak sınırları içerisinde yer alan antik Ur kentinde MÖ 2600 ile 2450 yıllarına tarihlenen yaklaşık 1800 mezar açıldı. Bunların içinden 16 tanesi, barındırdığı muazzam servet ve eşi benzeri görülmemiş defin ritüelleri nedeniyle Kraliyet Mezarları olarak adlandırıldı. Bu yapılar sıradan halkın gömüldüğü basit toprak çukurlardan belirgin biçimde ayrılıyordu. Taş ve tuğladan inşa edilmiş kubbeli veya tonozlu odalardan oluşan ve yerin metrelerce altına kurulan bu mezarlara, dromos adı verilen eğimli giriş yollarıyla ulaşılıyordu.
Woolley ve ekibi mezarları açtığında insanlık tarihinin en görkemli altın, gümüş, özellikle lapis lazuli ve akik işçilikleriyle karşılaştı. En ünlü gömülerden biri olan Kraliçe Puabi’nin mezarında som altından yapılmış karmaşık bir yaprak ve çiçek tacı, muazzam incelikte altın takılar, gümüş kaplar ve ünlü Boğa Başlı Lik bulundu. Ancak kazı ekibini asıl şaşkına çeviren durum, ziynet eşyalarının hemen yanında düzenli sıralar halinde yatan onlarca insan iskeletiydi.
Kraliyet mezarlarının en karanlık yönü, mezar odasının dışındaki geniş açık alanda, yani Woolley’nin Ölüm Çukuru adını verdiği bölümde gerçekleştirilen toplu insan kurban etme ritüelleriydi. En büyük ölüm çukurunda tam 74 kişinin cesedi yan yana dizilmişti. Kurban edilen kişiler alelacele atılmış cesetler değildi, aksine kıyafetleri, takıları ve unvan sembolleriyle son derece düzenli bir biçimde yatırılmışlardı. Kadınlar saçlarında altın ve gümüş süslerle, saray müzisyenleri hazır durur vaziyette, muhafızlar ise mızrakları ve miğferleriyle giriş yolunu korur pozisyonda bulunmuştu. Cenaze töreni sırasında geniş çukurda ziyafet verilmiş, müzik çalınmış ve kurbanlar kralla ya da kraliçeyle birlikte öte dünyaya geçişe hazırlanmıştı. Mezarlarda bulunan öküz arabaları ve sürücüleri de araçlarıyla birlikte canlı canlı çukura indirilmişti.
Uzun yıllar boyunca Woolley dahil birçok tarihçi, bu insanların efendilerine hizmet etmek için gönüllü olarak bir tür zehir içtiğini ve sakince öldüğünü düşündü.
2000’li yıllarda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi ve Natural History Museum tarafından gerçekleştirilen bilgisayarlı tomografi taramaları, bu olayın arkasındaki gerçek şiddeti ortaya çıkardı. iskeletlerin kafataslarında tespit edilen derin göçükler, kurbanların zehirlenmek yerine başlarına indirilen ağır ve sivri bir aletle öldürüldüğünü gösterdi. Bazı kemiklerde ısı izlerine ve cıva kalıntılarına rastlanması, cesetlerin toplu törenden önce çürümesini engellemek amacıyla ısıtılıp cıva ile korunduğunu kanıtladı. Büyük olasılıkla kurbanlara önce uyuşturucu bir içecek verilmiş, ardından sersemlemiş haldeki bu insanlar ritüelistik bir sırayla kafalarına vurularak öldürülmüş, daha sonra da kıyafetleri ile takıları düzeltilerek yerleştirilmişti.
Sümerlerin erken dönemindeki bu toplu kurban ritüeli, kralın veya kraliçenin sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak görüldüğü inancına dayanıyordu. Halk ve saray halkı için kralın öte dünyaya tek başına gitmesi düşünülemezdi. Odalardaki hizmetkarlar, müzisyenler, askerler ve saray kadınları, öteki alemde de liderlerine hizmet etmeye devam edeceklerine inandıkları için kurban ediliyordu. ilginç bir biçimde bu görkemli ve kanlı gelenek Sümer tarihinde uzun sürmedi. Erken Hanedanlar III döneminin bitimiyle birlikte bu kadar kapsamlı toplu insan kurbanları ortadan kalkarak yerini kralın yanına sembolik heykellerin ve eşyaların koyulduğu defin geleneklerine bıraktı.
Ur Kraliyet Mezarları, Sümer medeniyetinin hem sanatsal ve maddi zirvesini hem de teokratik güç anlayışının en çarpıcı örneğini temsil etmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki tarih değişkendir. Yeni keşifler ve bilimin ilerlemesiyle kim bilir, belki de bu ritüelin tek olmadığı kanıtlanacaktır.
Mezopotamya’nın güneyinde, bugünkü Irak sınırları içerisinde yer alan antik Ur kentinde MÖ 2600 ile 2450 yıllarına tarihlenen yaklaşık 1800 mezar açıldı. Bunların içinden 16 tanesi, barındırdığı muazzam servet ve eşi benzeri görülmemiş defin ritüelleri nedeniyle Kraliyet Mezarları olarak adlandırıldı. Bu yapılar sıradan halkın gömüldüğü basit toprak çukurlardan belirgin biçimde ayrılıyordu. Taş ve tuğladan inşa edilmiş kubbeli veya tonozlu odalardan oluşan ve yerin metrelerce altına kurulan bu mezarlara, dromos adı verilen eğimli giriş yollarıyla ulaşılıyordu.
Woolley ve ekibi mezarları açtığında insanlık tarihinin en görkemli altın, gümüş, özellikle lapis lazuli ve akik işçilikleriyle karşılaştı. En ünlü gömülerden biri olan Kraliçe Puabi’nin mezarında som altından yapılmış karmaşık bir yaprak ve çiçek tacı, muazzam incelikte altın takılar, gümüş kaplar ve ünlü Boğa Başlı Lik bulundu. Ancak kazı ekibini asıl şaşkına çeviren durum, ziynet eşyalarının hemen yanında düzenli sıralar halinde yatan onlarca insan iskeletiydi.
Kraliyet mezarlarının en karanlık yönü, mezar odasının dışındaki geniş açık alanda, yani Woolley’nin Ölüm Çukuru adını verdiği bölümde gerçekleştirilen toplu insan kurban etme ritüelleriydi. En büyük ölüm çukurunda tam 74 kişinin cesedi yan yana dizilmişti. Kurban edilen kişiler alelacele atılmış cesetler değildi, aksine kıyafetleri, takıları ve unvan sembolleriyle son derece düzenli bir biçimde yatırılmışlardı. Kadınlar saçlarında altın ve gümüş süslerle, saray müzisyenleri hazır durur vaziyette, muhafızlar ise mızrakları ve miğferleriyle giriş yolunu korur pozisyonda bulunmuştu. Cenaze töreni sırasında geniş çukurda ziyafet verilmiş, müzik çalınmış ve kurbanlar kralla ya da kraliçeyle birlikte öte dünyaya geçişe hazırlanmıştı. Mezarlarda bulunan öküz arabaları ve sürücüleri de araçlarıyla birlikte canlı canlı çukura indirilmişti.
Uzun yıllar boyunca Woolley dahil birçok tarihçi, bu insanların efendilerine hizmet etmek için gönüllü olarak bir tür zehir içtiğini ve sakince öldüğünü düşündü.
2000’li yıllarda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi ve Natural History Museum tarafından gerçekleştirilen bilgisayarlı tomografi taramaları, bu olayın arkasındaki gerçek şiddeti ortaya çıkardı. iskeletlerin kafataslarında tespit edilen derin göçükler, kurbanların zehirlenmek yerine başlarına indirilen ağır ve sivri bir aletle öldürüldüğünü gösterdi. Bazı kemiklerde ısı izlerine ve cıva kalıntılarına rastlanması, cesetlerin toplu törenden önce çürümesini engellemek amacıyla ısıtılıp cıva ile korunduğunu kanıtladı. Büyük olasılıkla kurbanlara önce uyuşturucu bir içecek verilmiş, ardından sersemlemiş haldeki bu insanlar ritüelistik bir sırayla kafalarına vurularak öldürülmüş, daha sonra da kıyafetleri ile takıları düzeltilerek yerleştirilmişti.
Sümerlerin erken dönemindeki bu toplu kurban ritüeli, kralın veya kraliçenin sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak görüldüğü inancına dayanıyordu. Halk ve saray halkı için kralın öte dünyaya tek başına gitmesi düşünülemezdi. Odalardaki hizmetkarlar, müzisyenler, askerler ve saray kadınları, öteki alemde de liderlerine hizmet etmeye devam edeceklerine inandıkları için kurban ediliyordu. ilginç bir biçimde bu görkemli ve kanlı gelenek Sümer tarihinde uzun sürmedi. Erken Hanedanlar III döneminin bitimiyle birlikte bu kadar kapsamlı toplu insan kurbanları ortadan kalkarak yerini kralın yanına sembolik heykellerin ve eşyaların koyulduğu defin geleneklerine bıraktı.
Ur Kraliyet Mezarları, Sümer medeniyetinin hem sanatsal ve maddi zirvesini hem de teokratik güç anlayışının en çarpıcı örneğini temsil etmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki tarih değişkendir. Yeni keşifler ve bilimin ilerlemesiyle kim bilir, belki de bu ritüelin tek olmadığı kanıtlanacaktır.
Görsel yapısı zaman zaman hiyeroglifleri çağrıştırsa da modern Çince bir hiyeroglif dili olarak sınıflandırılamaz. Ancak Kehanet Kemikleri ismi verilen arkeolojik buluntular, Antik Çincenin tıpkı Mısır hiyerogliflerinde olduğu gibi doğrudan nesneleri temsil eden piktogramlara (resim-yazılara) dayandığı fikrini ortaya atmıştır (kanıtlamıştır diyemiyorum, çünkü bazı soru işaretleri var).
Günümüz Çincesi ise bu piktografik kökenin üzerine inşa edilmiş, anlam ve ses bileşenlerini barındıran logografik bir sistemdir.
Günümüz Çincesi ise bu piktografik kökenin üzerine inşa edilmiş, anlam ve ses bileşenlerini barındıran logografik bir sistemdir.
Turin Yargılama Papirüsü, Antik Mısır’ın en kanlı saray darbelerinden birini ve sonrasındaki mahkeme sürecini günümüze ulaştıran çok özel bir belge.
MÖ 1155 sıralarında yaşlanan firavun III. Ramses, ikincil eşlerinden Tiye’nin kurduğu büyük bir suikast tuzağına düşmüştü. Tiye, öz oğlu Pentawer’i tahta geçirmek amacıyla saray muhafızlarından büyücü rahiplere kadar uzanan devasa bir şebekeyi örgütlemişti. Hatta suikastçılar saraya sızabilmek için balmumu heykellerden ve tılsımlardan bile medet ummuştu.
Günümüz adli tıp incelemelerinin de doğruladığı gibi, firavunun boğazı kesilerek öldürüldüğü artık kesin bir gerçek. Olayın ardından tahta geçen meşru veliaht IV. Ramses hemen özel bir mahkeme kurdurdu ve yargılamanın her ayrıntısı bu rulo üzerine kaydedildi. Metinde suçluların isimleri lanetlenerek değiştirildi, Pentawer gibi kraliyet soyundan gelenler intihara zorlanırken diğer failler idama mahkum edildi. Hatta süreç o kadar sert yönetildi ki, dava sürerken sanık kadınlarla eğlence yaptığı ortaya çıkan iki hakimin bile burun ve kulakları kesilerek cezalandırıldı. Bugün italya’daki Torino Mısır Müzesi’nde sergilenen bu tarihi rulo, eski Mısır’ın adalet anlayışını ve saray içi olaylarla ilgili çok önemli bir belgedir.
MÖ 1155 sıralarında yaşlanan firavun III. Ramses, ikincil eşlerinden Tiye’nin kurduğu büyük bir suikast tuzağına düşmüştü. Tiye, öz oğlu Pentawer’i tahta geçirmek amacıyla saray muhafızlarından büyücü rahiplere kadar uzanan devasa bir şebekeyi örgütlemişti. Hatta suikastçılar saraya sızabilmek için balmumu heykellerden ve tılsımlardan bile medet ummuştu.
Günümüz adli tıp incelemelerinin de doğruladığı gibi, firavunun boğazı kesilerek öldürüldüğü artık kesin bir gerçek. Olayın ardından tahta geçen meşru veliaht IV. Ramses hemen özel bir mahkeme kurdurdu ve yargılamanın her ayrıntısı bu rulo üzerine kaydedildi. Metinde suçluların isimleri lanetlenerek değiştirildi, Pentawer gibi kraliyet soyundan gelenler intihara zorlanırken diğer failler idama mahkum edildi. Hatta süreç o kadar sert yönetildi ki, dava sürerken sanık kadınlarla eğlence yaptığı ortaya çıkan iki hakimin bile burun ve kulakları kesilerek cezalandırıldı. Bugün italya’daki Torino Mısır Müzesi’nde sergilenen bu tarihi rulo, eski Mısır’ın adalet anlayışını ve saray içi olaylarla ilgili çok önemli bir belgedir.
Aslında çok basitçe öğrenilen dillerdir. antik mısır dili, orta mısır dili, anadolu (hitit) hiyeroglif dili, sümer çivi yazısı dili ve daha birçok hiyeroglif dili vardır. her bir dil, kendi içinde çeşitli dil bilgisi kurallarına sahiptir.
bahsettiğim dilleri öğrenen birisi olarak içlerinde en kolay öğrenilenin anadolu hiyeroglif dili olduğunu düşünüyorum. Ancak kaynak azlığı sebebiyle maalesef ikinci sıraya düşüyor.
bu sebeple en rahat öğrenilecek olanı, kolay değil rahat, orta mısır dilidir.
yerleşmiş bir gramer yapısı, istemeyeceğiniz kadar çok kaynak vardır.
bahsettiğim dilleri öğrenen birisi olarak içlerinde en kolay öğrenilenin anadolu hiyeroglif dili olduğunu düşünüyorum. Ancak kaynak azlığı sebebiyle maalesef ikinci sıraya düşüyor.
bu sebeple en rahat öğrenilecek olanı, kolay değil rahat, orta mısır dilidir.
yerleşmiş bir gramer yapısı, istemeyeceğiniz kadar çok kaynak vardır.
600’den fazla sadece temel sembole sahip olan bu dili öğrenmesi çok zaman alır.
sadece ezber yapmak yetmiyor çünkü aynı sembolün birden fazla anlamı var.
hiçbir dil ailesine uymayan tamamen kendine özel bir yapısı mevcut.
dolayısıyla normal şartlarda öğrenmek, daha doğrusu öğrenmeye adapte olmak görece zordur.
ayrıca sadece sembolleri bilmek önemli değildir. sümer medeniyeti yaklaşık 1500 yıl boyunca tarih sahnesinde söz sahibi olmuştur. yani sadece sembolü değil, yaz stilinin dönemsel değişimlerinin (paleografi) öğrenilmesi gerekir. ileri seviye filoloji eğitimi şarttır.
sadece ezber yapmak yetmiyor çünkü aynı sembolün birden fazla anlamı var.
hiçbir dil ailesine uymayan tamamen kendine özel bir yapısı mevcut.
dolayısıyla normal şartlarda öğrenmek, daha doğrusu öğrenmeye adapte olmak görece zordur.
ayrıca sadece sembolleri bilmek önemli değildir. sümer medeniyeti yaklaşık 1500 yıl boyunca tarih sahnesinde söz sahibi olmuştur. yani sadece sembolü değil, yaz stilinin dönemsel değişimlerinin (paleografi) öğrenilmesi gerekir. ileri seviye filoloji eğitimi şarttır.
yaklaşık 70 gün süren ve aslen mısır geleneğine ait olan bir ritüeldir.
adım adım yapılışı:
ilk üç gün beden palmiye şarabıyla yıkanarak bakterilerden arındırılırdı. aynı zamanda manevi bir temizlikti.
dördüncü ve beşinci günlerde iç organlar çıkarılırdı.
burnun sol deliğinden sokulan bir kanca yardımıyla beyin parçalanarak burundan akıtılırdı.
karın sol tarafından yarılarak kalp hariç diğer tüm organlar çıkarılırdı.
beşinci günden sonra yaklaşık 40-45 günlük bir kurutma seansı başlatılırdı. bedenin içi ve dışı tuz ve natron ile kaplanarak bedenin bütün nemi tuza emdirilirdi.
45-50. günden sonra tamamen kuruyan ve büzüşen beden çeşitli talaşlar ve güzel kokularla doldurularak yeniden eski haline getirilirdi.
50-70. günlerde ise doldurulan beden keten sargı bezleriyle sarılırdı.
adım adım yapılışı:
ilk üç gün beden palmiye şarabıyla yıkanarak bakterilerden arındırılırdı. aynı zamanda manevi bir temizlikti.
dördüncü ve beşinci günlerde iç organlar çıkarılırdı.
burnun sol deliğinden sokulan bir kanca yardımıyla beyin parçalanarak burundan akıtılırdı.
karın sol tarafından yarılarak kalp hariç diğer tüm organlar çıkarılırdı.
beşinci günden sonra yaklaşık 40-45 günlük bir kurutma seansı başlatılırdı. bedenin içi ve dışı tuz ve natron ile kaplanarak bedenin bütün nemi tuza emdirilirdi.
45-50. günden sonra tamamen kuruyan ve büzüşen beden çeşitli talaşlar ve güzel kokularla doldurularak yeniden eski haline getirilirdi.
50-70. günlerde ise doldurulan beden keten sargı bezleriyle sarılırdı.
Birçok farklı tarihi kayıtlarda adı geçen büyük mısır labirentidir.
Çeşitli radar ve kazı çalışmalarıyla bölgenin varlığı ve büyüklüğü kanıtlandı Ancak mısır eski eserler yüksek konseyi genel sekreteri olan zahi hawass denilen kişi politik gücünü kullanarak hiçbir çalışma yapılmasına izin vermedi.
Yalanlarla yazılmış tarihin değişmesini istemiyorlar kısacası. Hatta rahmetli ilber ortaylı bile kendisi ile ilgili en büyük eski eser kaçakçısı demiştir.
Labirentle ilgili olarak Heredot’un Tarih (Histories) eserinin 2. Kitap 148. Bölümünde geçen orijinal metnin Türkçe çevirisini bırakıyorum. Çeviri tarafımca yapılan amatör bir çeviri, anlam kaymaları için kusura bakmayın.
Mısırlılar ortak bir anıt bırakmaya karar verdiler ve bu kararla Moeris (Tunah) Gölünün biraz yukarısında, Timsahlar Şehri (Krokodeilopolis) denen yerin hemen karşısında bir labirent yaptırdılar.
Bunu kendim gördüm ve kelimelerin anlatabileceğinden çok daha büyük buldum. Eğer Yunanlıların yaptığı bütün surları, binaları ve büyük eserleri bir araya getirip toplasaydınız, harcanan emek ve masraf bakımından yine de bu labirentin gerisinde kalırlardı. Oysa Efes’teki ve Samos’taki tapınaklar da övgüye değer eserlerdir. Piramitler de kelimelerin anlatabileceğinden daha büyüktür ve her biri Yunanlıların birçok büyük eserine bedeldir. fakat bu labirent, piramitleri bile geride bırakır.
Üstü kapalı on iki avlusu vardır, kapıları birbirine bakar, altısı kuzeye, altısı güneye açılır ve hepsi kesintisiz tek bir dış duvarla çevrelenmiştir. içinde iki tür oda bulunur: Biri yerin altında, diğeri bunun tam üzerinde yer alır ve toplam sayıları üç bindir (her katta bin beş yüz oda).
Üst kattaki odaları bizzat gezdim, kendi gözlerimle gördüm ve anlatıyorum. Yeraltındaki odaları ise sadece dinledim çünkü oradan sorumlu Mısırlılar, bu labirenti ilk yaptıran kralların ve kutsal timsahların mezarları burada yer aldığı için bu odaları göstermeye hiçbir şekilde yanaşmadılar. Bu yüzden yeraltı odalarından kulaktan dolma bilgilere dayanarak bahsediyorum.
Fakat üstteki odaları kendi gözlerimizle gördük ve bunların insan gücünü aşan eserler olduğuna şahit olduk. Avlulardan odalara, odalardan koridorlara, koridorlardan başka salonlara ve tekrar avlulara geçen o süslü ve dolambaçlı yollar, gezene sonu gelmez bir hayranlık veriyordu.
Bütün yapının tavanı da duvarlar gibi taştan yapılmıştır ve duvarlar kabartma figürlerle doludur. Her avlunun etrafı birbirine mükemmelen oturtulmuş beyaz mermerden sütunlarla çevrilmiştir. Labirentin bittiği köşede ise üzerinde devasa figürlerin kazındığı kırk kulaçlık (yaklaşık 75 metre) bir piramit yükselir ve buraya yeraltından giden bir yol vardır.
Çeşitli radar ve kazı çalışmalarıyla bölgenin varlığı ve büyüklüğü kanıtlandı Ancak mısır eski eserler yüksek konseyi genel sekreteri olan zahi hawass denilen kişi politik gücünü kullanarak hiçbir çalışma yapılmasına izin vermedi.
Yalanlarla yazılmış tarihin değişmesini istemiyorlar kısacası. Hatta rahmetli ilber ortaylı bile kendisi ile ilgili en büyük eski eser kaçakçısı demiştir.
Labirentle ilgili olarak Heredot’un Tarih (Histories) eserinin 2. Kitap 148. Bölümünde geçen orijinal metnin Türkçe çevirisini bırakıyorum. Çeviri tarafımca yapılan amatör bir çeviri, anlam kaymaları için kusura bakmayın.
Mısırlılar ortak bir anıt bırakmaya karar verdiler ve bu kararla Moeris (Tunah) Gölünün biraz yukarısında, Timsahlar Şehri (Krokodeilopolis) denen yerin hemen karşısında bir labirent yaptırdılar.
Bunu kendim gördüm ve kelimelerin anlatabileceğinden çok daha büyük buldum. Eğer Yunanlıların yaptığı bütün surları, binaları ve büyük eserleri bir araya getirip toplasaydınız, harcanan emek ve masraf bakımından yine de bu labirentin gerisinde kalırlardı. Oysa Efes’teki ve Samos’taki tapınaklar da övgüye değer eserlerdir. Piramitler de kelimelerin anlatabileceğinden daha büyüktür ve her biri Yunanlıların birçok büyük eserine bedeldir. fakat bu labirent, piramitleri bile geride bırakır.
Üstü kapalı on iki avlusu vardır, kapıları birbirine bakar, altısı kuzeye, altısı güneye açılır ve hepsi kesintisiz tek bir dış duvarla çevrelenmiştir. içinde iki tür oda bulunur: Biri yerin altında, diğeri bunun tam üzerinde yer alır ve toplam sayıları üç bindir (her katta bin beş yüz oda).
Üst kattaki odaları bizzat gezdim, kendi gözlerimle gördüm ve anlatıyorum. Yeraltındaki odaları ise sadece dinledim çünkü oradan sorumlu Mısırlılar, bu labirenti ilk yaptıran kralların ve kutsal timsahların mezarları burada yer aldığı için bu odaları göstermeye hiçbir şekilde yanaşmadılar. Bu yüzden yeraltı odalarından kulaktan dolma bilgilere dayanarak bahsediyorum.
Fakat üstteki odaları kendi gözlerimizle gördük ve bunların insan gücünü aşan eserler olduğuna şahit olduk. Avlulardan odalara, odalardan koridorlara, koridorlardan başka salonlara ve tekrar avlulara geçen o süslü ve dolambaçlı yollar, gezene sonu gelmez bir hayranlık veriyordu.
Bütün yapının tavanı da duvarlar gibi taştan yapılmıştır ve duvarlar kabartma figürlerle doludur. Her avlunun etrafı birbirine mükemmelen oturtulmuş beyaz mermerden sütunlarla çevrilmiştir. Labirentin bittiği köşede ise üzerinde devasa figürlerin kazındığı kırk kulaçlık (yaklaşık 75 metre) bir piramit yükselir ve buraya yeraltından giden bir yol vardır.