bugün
- ciddi ciddi aşure seven insan30
- velvet48
- bir ilişkiyi kim yönetir17
- lamba5
- pandela 319
- aleyna tilki6
- masa5
- sandalye8
- kürt hareketinin devşirme olması15
- ptt de idari hizmet sözleşmeli sisteme geçilmesi2
- diamond bosphorus14
- araf suresi 12 ayet2
- evde kalmış 30 yaş üstü kadın yazarlar9
- 4 temmuz 2026 kanada fas maçı15
- erkeğin vajina karşısındaki çaresizliği35
- araf suresi 13 ayet2
- kokusuz küllük2
- ciguli kral16
- kız arkadaşla sabahlara kadar içmek5
- amedspor12
- iblis3
- en gıcık olunan insan davranışı4
- deniz göktaş34
- elektriği ödeyen adam7
- mony tontana11
- memduh bashgan9
- bik bik kaç yaşında10
- sikişirken hüzünlenmek4
- sanat2
- ahtapot yemek9
- çağlayı tanıyan yazarlar8
- fransa maçı varken sözlükte dolanan erkek5
- yapsam yaptım derim3
- korku filmi cekmeden once cinayet isleyen yonetmen4
- 5 temmuz 2026 paraguay fransa maçı7
- yürüyüş flörtü9
- 2026 dünya kupası33
- evde kalmış kız kurusu7
- brokoli3
- kemal kılıçdaroğlu20
- 9 temmuz 2026 fransa fas maçı3
- yeni sevgiliden beklentiler2
- entry girerek kemalist devrim yapmak5
- iki ayyaş5
- true üniversitesi6
- true'nun azılı bir muhalifken sonradan yumuşaması6
- deniz göktaş'ın atatürk şakası4
- fondöten sürmek3
- sikmek icin entry ni beğendi6
- uludağ sözlük bir ailedir9
"bu gece" demek kadar eğlenceli olmuyor.
bu sabah sırf anlatacaklarım bitmedi, daha yeterince bıkmadım diye sabahladıktan sonra küçük esatın eski bir evinden çıktım sokağa. sabahın 7.30'unda sessizlik vardı sokaklarda, demek ki hala konuşmamanın anlamlı olduğu saatler duruyor dedim kendime. telaşla yetişilecek yerler olsa kocatepe camisine insan kusacak, insan tükürecek bir merdivenden düştüm sokağa yürüdüm. koyun avına çıkmış kurtlarla göz göze geldim, taksi kullanıyordu hepsi de. "belki binmek istersin, iyi düşün?" diyorlardı. belki ağızlarını bile açmadılar ama çok net bir şekilde içlerinden ne geçirdikleri ilk taksi icat edildiği günden bu yana apaçık belliydi ve ben apaçık şekilde, beton içine gömülmüş ağaçlara görücü usulü kendimi sunuyordum. olgunlar sokağı yine geceden kalmıştı, ağzı içki kokuyordu biraz. sokağın ucunda gece tam 3'te kahkaha atmış bir kadının gülücük izi dalgalanıyordu, bir zafer kutlaması gibi. zaferleri hastalıklı bir kaybetmişlik hissiyle karşılamaya alışkın bileklerimden güç alıp suskunlukla karşıladım geceden arta kalanları. kaçınız bilir bilmiyorum ama, sabahın ilk ışıklarında gece çok gevezedir bütün coğrafyalara..
olgunlar sahaflarına ait kitaplar gene demirden kutular içerisinde bağıra çağıra okunmayı bekliyordu. çöp tenekesinin yanına fırlatılmış "ilkokul matematik 4" gibi bir ismi olan kitabın kulağına eğilip, "sahi okunmaya değer bir şeyler birileri hala yazıyor mu?" diye sordum, "sen yazana kadar kimse yazamayacak" dedi bir panik havası gökyüzünde. evrenin dili matematik olsa da, ve pi filmi çok güzel olsa da, bir matematik kitabı hayata dair hiçbir halt bilemezdi zaten, yalan söylüyordu. yemin etmişçesine istisnasız hepsi koyu renkte hacı takkesi gibi bereler takmıştı belediye işçileri, çöp kutularından kediler düşüyordu ve büfelerin içinde adamlar vardı, adamlar bekliyorlardı, beklemenin görevleri olduğunu bilerek.
elçiliğin önündeki polis bu sabah yoktu. elçi'nin karısıyla aşk yapıyordu belki de. elçiliğin yüksek korkuluklarının uçlarındaki sivri sivri hiç insancıl olmayan çıkıntılar, uyuz sıkıcı politik ağzını bırakacak olursa açık açık, "sktir git uzak dur burdan!" diyordu resmen. "simeeethhh" diye bağırdı simitçi, hamur işi şeyler yemekten kıt zekalı büyümüş olmamız hiç umurunda değildi, benim de onun nasıl para kazanacağı hiç umurumda değildi ve gelmiş geçmiş bütün seçimlerde anarşiye gözüm kapalı oy basmaya devam ediyordum çünkü üzerinize afiyet iskenderiye kütüphanesinin yandığı günden bu yana üzüntümden kuduz olmuştum ben. kuduruyordum gecelerin üzerinde.
yürümeyen merdivenler yürüyen kuzenlerini kıskanıyor muydu bilmem ama ben her erken sabah vakitlerinde üst geçitten geçerken o dilenciyi aynı yerde bir battaniyenin altında uyur halde görürken onu acayip kıskanıyordum çünkü bir sabah uyandığında dirilme ihtimali vardı onun. bir sabah nefes alır bir şekilde kalkma ihtimali vardı betonun üstünden ve benim sıcak yatağım ve rahat bilgisayar koltuğum ve gene daha rahat bar koltuğu üzerinde artık dirilebilmem için neredeyse hiçbir umut kalmamıştı. bir zamanlar umutsuzluk bir umuttu ve çok güzeldi.
"23 nisandan dolayı bugün uykusuz gelmedi!" dedi büfeci, "allah kahretsin bütün çocukları!" diye bağırdım yüzüne, anlamadı, "o dil hala konuşuluyor mu yeryüzünde? dikkatli ol!" dedi üzüntüyle.. tayyyip sırıtıyordu pis sırıtkan reklam afişlerinin pis sırıtkan parıldak ışıkların sırıtkan yılışıklığında, delirip kafamı sola çevirdiğimde güvercinler yürüyordu yerlerde, kaldırımları belki de kaldırım çizgilerine basmadan yürüyen bir melankolik kadar çok seviyorlardı belki de. "benden de çok seviyor musunuz kaldırımları, doğru söyleyin, kızamam size dostlarımsınız" dedim, uçtu gitti hepsi, yedikleri susamlar yarıda kaldı diye kalp krizi geçirdim adettendir diye.
adettendir diye oturup yazacaktım uykusuz uykusuz, uykusuz da bu uykusuz dergisi nerdeydi yoktu, yecüc mecüc yeryüzüne gelmeden bitmeyecek bir inşaatın yanından geçiyordum, hiç bitmeyecek bir inşaatın üzerine koskocaman atamın resmini asmışlardı. otobüsler geçiyordu yanımdan, voltran gibi birbirine geçmiş insanlar geçiyordu otobüslerin içinden. sokak lambalarından birisi babil kulesiyle yarışa girmiş gibi uzamışta uzamıştı, çok yüksekti; her gün batımında gökyüzü kızıla boyanırken "daha hala bulutlara dokunamıyorum" diye gözyaşı döktüğünden emindim namussuzun, namussuztu çünkü benim fantazilerimi çalmaya kalkışmıştı işte.. ve o direk gerçekten çok büyük, çok uzundu, neden?!
güvenpark çiçekçilerini görünce hapşurmaya başladım. hapşuruk tuttuğundan değil, sırf "çiçeklerinizden de sizden de nefret ediyorum" demek için hapşurmaya başladım. hayatımda tek bir defa birisine çiçek almıştım ve o kişi o papatyaları eve götürüp de poşetinden çıkarmayı unutunca ve aradan 1 hafta geçtikten sonra çiçekler poşetin içinde kuruyup leş gibi bir koku yaydıktan ve o kişi bana bunu güle güle anlattıktan sonra kimse çiçekleri sevmemi de bekleyemezdi benden zaten mazeretim var asabiydim.
50 kuruşa satılan portakal suyu içiyordu ulu orta herkes.. vitamine neden ihtiyaçları var ki? diye düşünüp düşünüp işin içinden çıkamadım. insan sabahın 7sinde işe gitmek için uyanıyorsa bence portakal sularına ve midede asit yapan asitsel vitaminlere de ihtiyacı yoktu. polisleri görünce kafamı önüme eğdim, biraz da alışkanlıktan ve sevdiğimden yere bakarak yürümeyi. polisleri görünce gene alışkanlıktandır diye terledim.
dolmuş, deli bir belediye başkanı gelip de kesene kadar ağaçların gökyüzünü sonsuza dek kapattığı bir yolda yürürken yıllardan beri ilk defa sokakta yürüyen liseli bir kıza baktım ve içimde hiçbir kötülük olmadan bacaklarının en derin ve lezzetli yerlerinden ısırdım, parfüm kokusu içinde kaldı dolmuş. dalgalandı kalabalık, "beyler ittirmeyin" çağırışları yükseliyordu ki, yaşlı bir teyze azarlarcasına "yapma evladım yapmayın" deyince bitti her şey. genel kurmay başkanlığı'nın önünden geçerken atamın resmi gene çıktı karşıma, bu kez ellerini arkaya atmıştı, "paşam yani ama bu ne hareketlilik, maşallahınız var, iyi gördüm sizi" dedim düğmelerimi iniklerken.
askerler nöbet tutuyordu; çocuklar büyüsün diye, büyüsünler de onlar da askere gitsinler diye, gitsinler de şanslılarsa(!) şehit olsunlar diye..
insanlar vardı.
sabahın 7.45'inde işlerine gidiyorlardı;
kahve ve sigara içe içe sohbet ederek geçen bir gecenin ardından,
ben gene uyumaya eve giderken.. gülüyordum;
faturasını ödeyemeyeceğim günlerin çok yaklaştığının farkındayken..
bu sabah sırf anlatacaklarım bitmedi, daha yeterince bıkmadım diye sabahladıktan sonra küçük esatın eski bir evinden çıktım sokağa. sabahın 7.30'unda sessizlik vardı sokaklarda, demek ki hala konuşmamanın anlamlı olduğu saatler duruyor dedim kendime. telaşla yetişilecek yerler olsa kocatepe camisine insan kusacak, insan tükürecek bir merdivenden düştüm sokağa yürüdüm. koyun avına çıkmış kurtlarla göz göze geldim, taksi kullanıyordu hepsi de. "belki binmek istersin, iyi düşün?" diyorlardı. belki ağızlarını bile açmadılar ama çok net bir şekilde içlerinden ne geçirdikleri ilk taksi icat edildiği günden bu yana apaçık belliydi ve ben apaçık şekilde, beton içine gömülmüş ağaçlara görücü usulü kendimi sunuyordum. olgunlar sokağı yine geceden kalmıştı, ağzı içki kokuyordu biraz. sokağın ucunda gece tam 3'te kahkaha atmış bir kadının gülücük izi dalgalanıyordu, bir zafer kutlaması gibi. zaferleri hastalıklı bir kaybetmişlik hissiyle karşılamaya alışkın bileklerimden güç alıp suskunlukla karşıladım geceden arta kalanları. kaçınız bilir bilmiyorum ama, sabahın ilk ışıklarında gece çok gevezedir bütün coğrafyalara..
olgunlar sahaflarına ait kitaplar gene demirden kutular içerisinde bağıra çağıra okunmayı bekliyordu. çöp tenekesinin yanına fırlatılmış "ilkokul matematik 4" gibi bir ismi olan kitabın kulağına eğilip, "sahi okunmaya değer bir şeyler birileri hala yazıyor mu?" diye sordum, "sen yazana kadar kimse yazamayacak" dedi bir panik havası gökyüzünde. evrenin dili matematik olsa da, ve pi filmi çok güzel olsa da, bir matematik kitabı hayata dair hiçbir halt bilemezdi zaten, yalan söylüyordu. yemin etmişçesine istisnasız hepsi koyu renkte hacı takkesi gibi bereler takmıştı belediye işçileri, çöp kutularından kediler düşüyordu ve büfelerin içinde adamlar vardı, adamlar bekliyorlardı, beklemenin görevleri olduğunu bilerek.
elçiliğin önündeki polis bu sabah yoktu. elçi'nin karısıyla aşk yapıyordu belki de. elçiliğin yüksek korkuluklarının uçlarındaki sivri sivri hiç insancıl olmayan çıkıntılar, uyuz sıkıcı politik ağzını bırakacak olursa açık açık, "sktir git uzak dur burdan!" diyordu resmen. "simeeethhh" diye bağırdı simitçi, hamur işi şeyler yemekten kıt zekalı büyümüş olmamız hiç umurunda değildi, benim de onun nasıl para kazanacağı hiç umurumda değildi ve gelmiş geçmiş bütün seçimlerde anarşiye gözüm kapalı oy basmaya devam ediyordum çünkü üzerinize afiyet iskenderiye kütüphanesinin yandığı günden bu yana üzüntümden kuduz olmuştum ben. kuduruyordum gecelerin üzerinde.
yürümeyen merdivenler yürüyen kuzenlerini kıskanıyor muydu bilmem ama ben her erken sabah vakitlerinde üst geçitten geçerken o dilenciyi aynı yerde bir battaniyenin altında uyur halde görürken onu acayip kıskanıyordum çünkü bir sabah uyandığında dirilme ihtimali vardı onun. bir sabah nefes alır bir şekilde kalkma ihtimali vardı betonun üstünden ve benim sıcak yatağım ve rahat bilgisayar koltuğum ve gene daha rahat bar koltuğu üzerinde artık dirilebilmem için neredeyse hiçbir umut kalmamıştı. bir zamanlar umutsuzluk bir umuttu ve çok güzeldi.
"23 nisandan dolayı bugün uykusuz gelmedi!" dedi büfeci, "allah kahretsin bütün çocukları!" diye bağırdım yüzüne, anlamadı, "o dil hala konuşuluyor mu yeryüzünde? dikkatli ol!" dedi üzüntüyle.. tayyyip sırıtıyordu pis sırıtkan reklam afişlerinin pis sırıtkan parıldak ışıkların sırıtkan yılışıklığında, delirip kafamı sola çevirdiğimde güvercinler yürüyordu yerlerde, kaldırımları belki de kaldırım çizgilerine basmadan yürüyen bir melankolik kadar çok seviyorlardı belki de. "benden de çok seviyor musunuz kaldırımları, doğru söyleyin, kızamam size dostlarımsınız" dedim, uçtu gitti hepsi, yedikleri susamlar yarıda kaldı diye kalp krizi geçirdim adettendir diye.
adettendir diye oturup yazacaktım uykusuz uykusuz, uykusuz da bu uykusuz dergisi nerdeydi yoktu, yecüc mecüc yeryüzüne gelmeden bitmeyecek bir inşaatın yanından geçiyordum, hiç bitmeyecek bir inşaatın üzerine koskocaman atamın resmini asmışlardı. otobüsler geçiyordu yanımdan, voltran gibi birbirine geçmiş insanlar geçiyordu otobüslerin içinden. sokak lambalarından birisi babil kulesiyle yarışa girmiş gibi uzamışta uzamıştı, çok yüksekti; her gün batımında gökyüzü kızıla boyanırken "daha hala bulutlara dokunamıyorum" diye gözyaşı döktüğünden emindim namussuzun, namussuztu çünkü benim fantazilerimi çalmaya kalkışmıştı işte.. ve o direk gerçekten çok büyük, çok uzundu, neden?!
güvenpark çiçekçilerini görünce hapşurmaya başladım. hapşuruk tuttuğundan değil, sırf "çiçeklerinizden de sizden de nefret ediyorum" demek için hapşurmaya başladım. hayatımda tek bir defa birisine çiçek almıştım ve o kişi o papatyaları eve götürüp de poşetinden çıkarmayı unutunca ve aradan 1 hafta geçtikten sonra çiçekler poşetin içinde kuruyup leş gibi bir koku yaydıktan ve o kişi bana bunu güle güle anlattıktan sonra kimse çiçekleri sevmemi de bekleyemezdi benden zaten mazeretim var asabiydim.
50 kuruşa satılan portakal suyu içiyordu ulu orta herkes.. vitamine neden ihtiyaçları var ki? diye düşünüp düşünüp işin içinden çıkamadım. insan sabahın 7sinde işe gitmek için uyanıyorsa bence portakal sularına ve midede asit yapan asitsel vitaminlere de ihtiyacı yoktu. polisleri görünce kafamı önüme eğdim, biraz da alışkanlıktan ve sevdiğimden yere bakarak yürümeyi. polisleri görünce gene alışkanlıktandır diye terledim.
dolmuş, deli bir belediye başkanı gelip de kesene kadar ağaçların gökyüzünü sonsuza dek kapattığı bir yolda yürürken yıllardan beri ilk defa sokakta yürüyen liseli bir kıza baktım ve içimde hiçbir kötülük olmadan bacaklarının en derin ve lezzetli yerlerinden ısırdım, parfüm kokusu içinde kaldı dolmuş. dalgalandı kalabalık, "beyler ittirmeyin" çağırışları yükseliyordu ki, yaşlı bir teyze azarlarcasına "yapma evladım yapmayın" deyince bitti her şey. genel kurmay başkanlığı'nın önünden geçerken atamın resmi gene çıktı karşıma, bu kez ellerini arkaya atmıştı, "paşam yani ama bu ne hareketlilik, maşallahınız var, iyi gördüm sizi" dedim düğmelerimi iniklerken.
askerler nöbet tutuyordu; çocuklar büyüsün diye, büyüsünler de onlar da askere gitsinler diye, gitsinler de şanslılarsa(!) şehit olsunlar diye..
insanlar vardı.
sabahın 7.45'inde işlerine gidiyorlardı;
kahve ve sigara içe içe sohbet ederek geçen bir gecenin ardından,
ben gene uyumaya eve giderken.. gülüyordum;
faturasını ödeyemeyeceğim günlerin çok yaklaştığının farkındayken..
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar