bir futbolseverin futboldan soğuma süreci

  1. 1.
    voilà! bu, benim hikayem; dinlemek isteyen dostlarımız birer sandalye çeksinler. ve elbette kadınları buna zorlamıyorum, zira merak etmeyiniz; sizin futboldan nefret ettiğiniz kadar ben de futbolla ilgilenen kadınlardan nefret ediyorum. ama yine de bir kadına hikayelerimi anlatmanın eşsiz mutluluğunu inkar edemiyorum. o halde, buyurmaz mısınız?

    hep zeki bir çocuk olduğumdan bahsedilirdi. ne yalan söyleyim, belli bir samimiyet eşiğine takılıp düşmeden geçtiğim insanlara "2,5 yaşındayken, araba kartlarının üzerindeki; azami hız, motor gücü ve sair özellikleri arabanın adını söyler söylemez ezberden sayıyomuşum lan" ya da "4 yaşında okuma yazmayı söktüydüm" ve sair mevzuları anlatmaktan mutluluk duyuyorum, zira o eşiği aştıktan sonra insanların aklında "ne artizlik satıyon lan kolpacı" fikri uyanmıyor. o zamanlar, yani ankara'da genç ve yakışıklı bir teğmen olan küçük dayımın bize geldiği günlerle, o gelene kadar asla karşılaşmadığım futbol maçlarını televizyona bakıp kuralıyla takımıyla topçusuyla tam anlamıyla manalandırdığım günlere tekabül eden vakitler, italya'da dünya kupası maçları oynanmaktaydı. babam, "hangi takımlısınız?" sorusuna "ekmek dakımı" cevabını veren, gri ceketli bir adamdı. futbol ve babamı özdeşleştirebildiğim tek hatıram, mahallede maç yaparken, o esnada işten dönmekte olan babama doğru yuvarlanan topu, sol ayağıyla tepmesinden başka bir şey değildi. of. gözümde "ayaz geceler" isimli filminde kötü adamlar tarafından iki kolundan tutulmuş, karnını yumruklamak üzere gelen üçüncü kötü adama o kısacık boyuyla çift ayak tekme atan burhan çaçan'dan farksızdı. babamıysa, beceriksizliği kısa gösteriyordu. abim. ben futbolu çakozlamaya başlayana kadar futbolun f'sinden bihaber büyümüş, mahallede sarı kuşak karate kıyafetiyle cirit atıp beni ölesiye utandıran, kavgacı manyağın tekiydi. ve işte ben. biraz daha büyümüş, dayısıyla italya'daki kupanın efsanesi kamerun'u hayranlıkla izleyen, zeki bir çocuktum, yeni dünyayı severek kavrayıvermiştim.

    sonra yavaş yavaş, televizyonda oynananla, sokakta oynanan oyun arasında paralellikler kurmaya başlamış, ve bu bir yetenek, gerçekten iyi oynadığımı fark etmeye başlamıştım. bahçede saatlerce süren anlamsız koşturmacaların önüne top katıyor, bir yandan kahramanımızı seçiyorduk: "omam bıyık, vurdu ve goool!"

    bilahare abim, verebileceği en tehlikeli kararı verip, futbolla ilgilenmeye başlıyor, karatedeki yeteneğini futbol sahasında da sergiliyor ve sahada -rakip ya da aynı takımda olup olmamanızın hiçbir önemi yok- cümlemizin yedi kabilesini sikertiyordu. ağzımıza yediğimiz dirsekleri mi anlatıyım olm sana, herifin belimize eklediği uçan tekmeleri mi? hayır herifi insan gibi uyarıyorsun, "bak abicim, mavi kuşağa atlayamadığın için yaşadığın kızgınlığı çocuk kalbin kaldırmıyor anlıyorum, eyvallah da, bu amına koduğumun oyunu böyle oynanmaz ki lan? şerefsiz. biz de akça pakça çocuklarız, bizim de hayallerimiz var, bırak biz de maç bitince çokomel yiyip gazoz içelim, kendine müslüman dürzü" diye, yok, alınıp güceniyor. üstüne "rıdvaaannn" diyerek basıyor tekmeyi döşüme böğrüme. abi, rıdvan'la o müthiş apçakinin ne alakası var, allah'ın adını verdim bi açıkla bana.

    çok bomba hadise var bak bi de. yine ufakken maç yapıyoruz, yine bizim birader kuralı yasayı zerre siklemeden maçın tabiatını sikiyor. sonra abimin kalesine doğru topla ilerlerken, abim eğildi, kaleci olmamasına rağmen eliyle topu aldı, önüne atıp karşı kaleye doğru yaldır ha yaldır koşturmaya başladı. biz haliyle "el vaar, el vaar" diye bağırıyoruz fakat herifin umrunda değil. geldi yanımıza ve o tarihi açıklamayı yaptı: "olm, orta sahada topa istediğin kadar elle dokunma hakkın var. gördüm ben, rıdvan yaptıydı". ulan? herif mübarek, bütün illegal icraatlarında rıdvan'ı öne sürüyor. hani benim için "rıdvan yaptıydı" değil de, itiraz edersem "rıdvaaannn" melodisi eşliğinde yiyeceğim tekme daha ikna ediciydi. maç boyu, orta sahada abim dışında kimsenin eliyle topa dokunamadığını da önemsiz bir not olarak iliştirmek isterim. abimle maç yapmak bütün kapıları dayağa açıyor ve fakat bazen dayılar kapağı açamıyor görüldüğü üzere.

    oynama aşkı, izleme aşkı, öğrenme aşkı. futbol, ilk aşktı...

    sonra bir takım tutmak gerektiğini anlıyorduk ve bana futbolu öğreten dayım fenerbahçeli'ydi. oysa ben galatasaray'ı seçtim; dayımın tüm baskılarına rağmen. neden galatasaray, bilmiyorum. sen hiç nedensiz aşık olmadın mı bir kıza ya da bir adama? ya da aşık olduğun, belki de hemen içeride uyuyan, sıcacık dudaklarını öptüğünde dudaklarında çıkan kıvılcıma sebep, kokusu ciğerini isleyen o kişiye aşık olma nedenini sorup sorgulayıp zehir eder misin kendine davayı? neden galatasaray'dı? aşık değilsen anlamazsın. beni anlamayan bir tek sen değilsin elbet, aha ufak bi anı:

    championship manager'ı bilenler bilir, bilmeyenler için çok kısa özet, bir futbol takımının hem finansmanıyla, hem taktik stratejisiyle, hem transferiyle, bokuyla püsürüyle her şeyiyle ilgileniyorsunuz bu oyunda. şahsım adına söylemem gerekir ki ben bu oyunu, ta disketli zamanlarından beri oynuyorum, daha doğrusu birkaç sene öncesine kadar oynuyordum. her neyse, bir vakit ingiltere'nin en alt liglerinde yer alan newport county diye bir takım seçmiştim. bildiğin müptelası oldum heriflerin, kendimi adadım. ve hadiseyi championship manager'ın dışına taşıyıp, gerçek bir newport county taraftarı olmaya karar verdim. newport county kulübünün sitesindeki foruma üye olup, "ee aga bu haftaki maidenhead united maçı nolur diyonuz?" ya da ne bileyim "barnet tehlikeli aga. barnet'a dikkat. akşam üstü sikiverirler mazallah" gibi yarak kürek yorumlar yapıyordum. bir gün açıkladım türkiye'den olduğumu, birkaç tane "i've been in marmaris twice" tadındaki mesajlar dışında, forumda merak hakimdi: neden newport county? hayır championship manager'dan buldum desen anlamaz, anlasa da tatmin olmaz gavur evladı. mecburen, atmosferine ortamına vuruldum agalar, hor görmen, diş bilemen dedik ama, onu da paso geçti bizans kargaları. inan bana, hayatımda hiç kimse benimle o kadar taşak geçmedi abi. günlerce ingiliz mizahının özgün ve başarılı örnekleriyle silüetimi siktiler. gecelerce...

    neyse abi, sonra bu aşkla büyüdük, hamurumuz yoğruldu. lisede yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen adamlarla mevzu futbol olunca gırtlak gırtlağa gelir olduk, selamını almadığımız adamlarla okul koridorunda kol kola, omuz omuza tezahürat yaptığımız oldu. bu arada stadın dışında tezahürat etmenin mantığını hala kavrayabilmiş değilim, haybeden yırtmışız okul koridorlarında gırtlağımızı. lan lisenin sonunda gaza gelip, (hop ninnayı ninnayı melodisiyle okuyalım) "aaabdürrraaahiiim albayrak, abdürrahim albayrak!" diye tezahürat başlatma girişiminde bulunan adam gördü bu gözler yemin ediyorum. o delirmiş gözlerle abdürraaahiiim diye başlayıp, saçmalamasını fark etmesiyle sıfatın değişimini bugün hala çok net hatırlıyorum. ayrıca bu arkadaş bana kopya verdiği sınavda kendisi 60 alırken bana 80 aldırmasıyla efsane hanemde önemli bir çentik olarak yerini almaktadır. şu an uçak mühendisi bu herif. otobüsle trenle gidin nereye gidiyosanız, daha güvenli inan bana.

    sonra, gerçek aşk acıları, okul derdi, üniversite stresi, aile/arkadaş/ilişki problemleri derken futbol yavaş yavaş geri plana atılmaya başlıyordu hayatımızda. meselelerin çekirdeğinden, yani en sıcak bölgesinden yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başladığınızda, içinde bulunduğunuz cehennemi daha sağlıklı yorumlama şansınız oluyor. futbol için neden bi insanı kovaladığımı anlamamaya başlıyordum. ya da yaptığımız maçı kaybettik diye odamın kapısının ortasında koca bir tekme göçüğü bırakmamı. neden zevk almam gereken bir şey bana zarar versindi ki?

    yine sevmeliydim futbolu, yine aşık olmalıydım, ama körükörüne değil. sonra futbol dünyasını sorgulamaya başladım, dönen paraları, mafyayı, yenen hakları. günlüğü 1 dolardan çalışan afrikalı, ondan daha yeteneksiz bir türk'ün sekizde biri kadar paraya razı ediliyordu. bunu yapan büyük başkanlar, afrikalı futbolcu ithal edip 10 katı paraya satmakla onore ediliyordu. birileri birilerinin sırtından geçiniyordu aşikaren. bu adamların para için her şeyi yapabileceklerine inandım.

    ***

    (hayal et abi)

    - başkanım, her anadolu kulübünde olması gerektiğine inandığım zenci futbolcu eksiğimizi bu arkadaşla tamamlıyoruz. kendisi afrika asıllı timsahi futbolcu ibrahim buhari.
    - heheh, gel nuri gel. getirdin mi yamyamı?
    - sensin yamyam it. ilelebet sikerim seni.
    - nerden biliyo lan bu türkçeyi?
    - başkanım, kendisini hatay'da bulunan, sadece zencilerin yaşadığı köyden kaptım getirdim.
    - lan o yıllar evvel reha muhtar'ın show haber'de gösterdiği zırva değil mi? ben taşak olsun diye, reha muhtar'ın her zamanki şeyi sandımdı be? doğru muymuş lan o?
    - doğru doğru. cibuti'den göçmüşler başkanım, etiyopya'dan göçmüşler.
    - olum o zaman yine reha muhtar'ın yıllar önce gösterdiği aydın dolaylarında bulunan, sadece erkeklerin yaşadığı köy haberi de doğrudur? nasıl ürüyo bu pezevenkler? hemen fotoğraf makinemi kapıp gidiyorum nuriciğim, avrupa basınına sattık mı nefis para indiririz gövdeye.
    - başkanım sikerler orda sizi. karı yok karı. yatakta yeni bir tat, sikişte yeni bir soluk olursunuz başkanım, sofralarına meze olursunuz.
    - işin ucunda para var diyorum nuri. para var diyorum nurettin. varsın siksinler. hem kaç kere gelicez bu dünyaya, ayrıca beni bi daha nerde görecekler, her ne kadar bu iki felsefe dünya nüfusunun %76'sının hayatını sikmiş olsa da önemli değil. para diyorum sana. hem şu marsığı da siktir et gönder, madem türkmüş, gözü açık olur bunların, afrika'dan üçe beşe buluruz bi yamyam.
    - vay babam. keşke benim gözümün önünde sikilmeyeydiniz başkanım. hemi de zenci...

    ***

    futbol aşkını, futbolu, futbolcuyu, spor yazarını, başkanını, taraftarını, futbolun amacını, kısacası futbola dair her şeyi sorgulamaya başlamışken, 26 şubat 2009 galatasaray bordeaux maçı'nda sevinçten, 19 mart 2009 galatasaray hamburger sv maçı'nda sinirden gözlerim dolduğunda fark ettim ki ateşim sönmüş değil.

    ve özellikle şunu belirtmeliyim: arkadaşının hatrına, fenerbahçeli olması rağmen ankaragücü-beşiktaş maçı'nı izlemeye gidip, maç sonundaki karışıklıkta hiçbir şeyden habersiz evine giderken gırtlağına sallanan bıçaktan kaçıp göğsüne gelen darbeyi bir ömür boyu taşıyacak olan o gariban dönerciyle konuştuğumdan beri,

    iki haftada bir ankara'dan kalkıp, inönü'ye maç izlemeye giden, bir de tribünün sefaletini çeken arkadaşımın ankara'da dillere destan bir dayak yemesi sonrasında tribünü bırakmaya karar veren; bırakmasına sebebin yediği dayak olması zannederken "atkımı çaldılar. atkı tribüncünün namusudur olum, sikseler bi daha maça gitmem" diyerek aklımın almadığı bir sebebe bağlayan 20 senelik dostumu tanıyamadığımdan beri,

    nkfvas (ne kadar fenerli varsa anasını sikeyim) pankartını açıp, fenerbahçeli olan abimden dolayı benim de anama söven taraftarlarla nasıl olur da aynı renklere gönül verdiğimizi; uefa kupası'ndan elendiğimiz gece, fenerbahçe'nin resmi sitesinde "final biletiniz bizden" diyerek reklam yapmasını, yani bizi bizden bu kadar ayırabilen şeyin ne olduğunu anlayamadığımdan beri,

    futbolun ve futbola dair hiçbir şeyin benim için eskisi gibi aşkla anlatılamayacağını öğreniyordum...
    167 -9 ... vaudeville for vendetta
entry'i yoruma kapat
  1. henüz yorum girilmemiş.