internet cafeye gitmek

internet cafe dediğin şey bizim için sadece bilgisayar olan yer değildi. sosyalleşme alanıydı, stres atma merkeziydi, küçük çaplı ergenlik laboratuvarıydı. evde 256 mb ram’li, kasası tekme yiyince çalışan bilgisayar varken; internet cafedeki o tüplü monitörler bile saray gibi gelirdi.

kapıdan girince suratımıza vuran karışık bir koku vardı; tost, sigara, ter ve plastik sandalye. masaların üstünde çizilmiş msn adresleri, kalpli isimler, “burak + ayşe = sonsuza kadar” yazıları… sonsuza kadar sürmeyen aşklar ama saatlik 1 liraya sonsuz gelen oyunlar.

counter atarken kulaklıkların bir teki çalışmazdı, mikrofon cızırtılıydı ama taktik yapardık: “long bende, rush atma lan!”
pes’te kazanınca ayağa fırlayıp “kol var kol!” diye bağıran tipler olurdu.

msn’e girip nick yazmak ayrı bir sanattı:
“ali – canım sıkkın (y)”
kişisel mesaj kısmına imalı sözler, durum kısmına tripler. biri çevrimdışı olunca “bilerek mi kapattı lan?” paranoyası.

internet yavaşlasa görevli abiye bağırırdık:
“abi net gitti!”
adam kablolara bakar gibi yapar, aslında modemi resetler, biz de teknik servis görmüş gibi rahatlarız.

en güzel tarafı neydi biliyor musun? zamanın yavaş akmasıydı. 2 saat alırdık, bir bakmışız 5 saat olmuş. anneden gelen “neredesin sen?” telefonu ise boss fight gibi en korkulan andı.

şimdi herkesin cebinde sınırsız internet var ama o heyecan yok. o LAN kokusu, o kasa fanının uğultusu, o “son maç” deyip 3 maç daha atmalar… başka bir çağdı resmen.

çocukluğumuzun avm’siydi internet cafeler. fakir ama mutlu olduğumuz dönemlerin dijital mabediydi.
şimdi kapısından geçerken içeri bakıyorum da, sanki içerde hâlâ bir yerde 13 yaşındaki halimiz oturuyor gibi.

Okuldan kaçıp nete gitmek büyük olaydı. Hele ki işleten abi de kafaysa sigara falan içerdik, arka masalardan pornoya girerdik vs hey gidi günler hey..

Bir de en güzel özellikleri bu cafelerin, sürüyle şarkı, wallpaper, program, yama ne ararsan milyon tane olurdu.
© copyright 2005 - 2026