bugün
- kiraz cicegi kolonyasi35
- kadın yazarların kavga etmesi10
- uludağ sözlükteki sıcak ve samimi aile ortamı7
- sözlük yazarlarının tatlıları14
- kavga eden iki kadına o an aşık olmak5
- uzun zamandır yapmadığınız şeyler14
- abridgeeeee6
- tek şarkı ile müzik zevkini anlat9
- travesti siniri6
- sözlük kızlarıyla aşk yaşamak5
- bir sözlük kızının usulca odasına girmek4
- izlenilen ilk yabancı dizi3
- askerde günde iki kere duş alan erkek12
- arkadaşlar lütfen artık seviyeli olalım5
- her gün aynı yemeği bıkmadan yiyebilen insan9
- bir sözlük kızının tatlısını hunharca yemek4
- bir ayet reddedince dinden çıkmak18
- corona bira içen erkek6
- en son yapılan keyfi harcama4
- velvet37
- pahalılık nedeniyle artık yiyemediğimiz gıdalar2
- donald trump6
- kuran da namazın olmaması21
- arkadaşlar kavga etmeyin6
- arkadaşlar lütfen kavga etmeyin3
- entry silen ezik3
- koca istiyom gel beni al5
- gandalf yüzüğü neden frodoya emanet etti sorunsalı4
- bik bik'in mutfağına konuk olmak10
- ctrlx10
- bir binanın yirminci katı2
- iyi de neden bu öfke2
- domalan kız7
- karşı cinste çekici gelen şeyler4
- sözlüğün en popi erkeği5
- kavga eden iki yazarı özelden gazlamak2
- kavga eden yazarlara artı oy vermek2
- evlenince seni çalıştırmam diyen erkek12
- sözlük yazarlarını en etkileyen mesajlar6
- kendi kendini bıçaklayan adam7
- uzak dur benden sözlük4
- sözlük yazarları adam gibi durun3
- hoşlanılan kızın sizi ayaklarıyla tokatlaması7
- seni öldürmeyen şey seni güçlendirir8
- her şeye zam gelirken maaşın sabit kalması hissi4
- iş arkadaşlığı9
- 31 yaşında bakire olan kız9
- japon kızı3
- dişi yakarış2
- peter magyar3
ayrıca kendisi uğur mumcu suikastinden sonra eşi güldal mumcu'yu ziyaret etmiştir. doğal olarak güldal mumcu kendisini kimin ziyaret ettiğini bilmemektedir *
--spoiler--
Ankara'daki evinin önünde aracına bomba konularak 19 yıl önce öldürülen gazeteci-yazar-aydın Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, suikasttan 3 yıl sonra "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ın kendisini evinde ziyaret ettiğini açıkladı.
Güldal Mumcu, 24 Ocak 1993'ten sonra yaşadıklarını "içimden geçen zaman" isminde kitapta topladı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) yayınları arasında çıkacak kitabın bazı bölümleri Cumhuriyet gazetesinde hazırlanan yazı dizisinde paylaşıldı.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Işık Kansu'nun kaleme aldığı yazı dizisinin ilk bölümü şöyle:
Yeşil Mumcu’nun evinde
• Bir adam eve geldi, “Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi?” diye sordu.
• Gerçek adım Mahmut Yıldırım, gerçekler açığa çıksın!
Uğur Mumcu’nun aramızdan alınışından bu yana çocuklarıyla ile birlikte bir onurlu direnç simgesi oldu Güldal Mumcu. Acısını, “Adalet ve Demokrasi” haftaları ile birlikte toplumsal bilinci uyanık tutma eylemine dönüştürdü.
Son olarak Uğur Mumcu’nun öldürülüşünden bu yana yaşadıklarını bir kitapta topladı. Kitap, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınevi tarafından yayımlandı ve istanbul Kitap Fuarı’nda okurun karşısına çıkacak. Bu iki günlük dizi, o kitabın özetinden oluşuyor. Okurlarımız; Güldal Mumcu’nun anılarını okurken görecekler ki, zaman yalnızca onun değil, hepimizin içinden geçmiş, ama geçip gitmemiş. Tortuları, tüm yoğunluğuyla yine gündemimizde.
• Uğur toprağa verildikten sonra çocuklara eğilip usulca, “Onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen binlerce insan sizin acınızı paylaştı, sizde acı kalmadı artık” dedim.
Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”
“Evet, yok.”
• 25 Ocak 1993, Pazartesi, saat 02.30
Camın önünde bordo koltukta oturuyorum. Dışarıda yoğun bir sis var. Karşımda, Uğur’un her zaman oturduğu koltukta ablam oturuyor. Görünmeyen şehre bakıyorum. Az önce çocukların odalarını dolaştım. Uyumaları zor oldu. Özge’nin odasındayken bir bulutun da ardımdan benimle birlikte dolaştığını hissettim.
• 24 Ocak 1993, Pazar
Paltomu giydim. Mutfağa girdim, fırının saati 13.25’i gösteriyordu. Çizmelerimi zaten giymiştim. Vestiyerden çantamı aldım. Evin sokak kapısından çıkarken Özge’ye “Hoşça kal, kapıyı kimseye açma” dedim. Merdivenlerden hızla yukarı ve apartman kapısından dışarı çıktım. Yan apartmandan komşumuz ibrahim Bey arabasını yıkıyordu. Selamlaştık. Fakat kapının tam kapanmadığını fark ettim. Geri dönüp kapıyı çektim. Özge evde yalnızdı çünkü. Kapıyı çekerken sağ tarafımda gözümün ucuyla beyaz bir arabanın geçtiğini gördüm, döndüm, bir adım attım…
Büyük bir patlama oldu!
Bir adım daha attım. Bir patlama daha!
Geriye, eve doğru bir adım attım. Bir patlama daha!
Yer ayağımın altında üç kere sarsıldı.
• 27 Ocak, Çarşamba
Uğur toprağa verildikten sonra yok olmaya başlayan ince sisten sıyrılıp, hep birlikte arabaya doğru giderken, çocuklara eğilip usulca, “Bakın çocuklar, o bizim babamızdı. Ama aynı zamanda, onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen bu binlerce insanın da yazarıydı. Onlar olaya sahip çıktılar ve bizi yalnız bırakmadılar. Hiç kimseye böyle bir sevgi nasip olmamıştır. Onlar bizim için de buradalar. Türkiye’nin her yerinden geldiler. Bugün, şimdi, burada, babanızla baş başa bırakalım onları, onu uğurlasınlar; sevgilerini sunsunlar, son görevlerini yapsınlar. Biz, daha sonra hep gelebiliriz. Ayrıca, hiç kimseye acısını paylaşmak için yüz binler gelmemiştir. Sizin acınızı paylaştılar, sizde acı kalmadı artık. Sizde sadece onun, babanızın onuru kaldı.”
Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”
“Evet, yok.”
• 28 Ocak, Perşembe
8 Ocak 1993 günü israil Büyükelçisi Uğur’u görüşmeye davet etti. Döndüğünde, sohbet ettiklerini, ne için çağırdığını tam anlamadığını, ama konuşmanın bir yerinde Büyükelçi’nin, “Öldürülmekten korkmuyor musunuz?” diye sorduğunu söyledi.
Bu arada Harp Akademileri Komutanlığı da basının sorunları konusunda bir konferans vermesi için davet etmişti. Uğur kabul etti ve bu konferans için bir süre çalıştı. 13 Ocak 1993 günü de konferans için istanbul’a gitti. Gazeteci arkadaşı, Cumhuriyet’ten Ali Sirmen de dinleyiciler arasındaydı. Kurmay subaylar ayakta uzun uzun alkışlayınca, Sirmen, Uğur’a dönüp, “Seni sakıncalı piyade yapan ordu, şimdi ayakta alkışlıyor. Ne tuhaf!..” demiş.
Bu konferans, Uğur’un Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde verdiği ilk konferanstı. Ama hayatının son konferansı olduğunu bilmiyorduk elbette.
Ti camii
• Mayıs 1996
Galiba Kurban Bayramı’ydı. Bayram için o aralar çok ziyarete gelen olmuştu. Hem taziye, hem bayram kutlaması yapıyorlardı. Biraz tedirgin olmakla birlikte “Bakalım kimmiş” dedim. Açtık sokak kapısını.
Biri kız, biri erkek üç dört yaşlarında iki çocuğun ellerinden tutmuş bir adam bizim kapının önüne geldi. Sakallı, benim boyumda, biraz ince, lacivert bir ceket ve gri bir pantolon, ceket özensiz, pantolon ütüsüz, hafif eskimiş… Böyle bir kılık.
Hızlı bir şekilde, birbiri ardına, adeta nefes almadan konuşmaya başladı. Biraz aksanlı:
“Sokaktaki caminin adının ti camii olarak değiştirilmesi gerekir. Bunu sizin sağlamanızı istiyorum.”
Salonda karşılıklı ayakta duruyoruz. Yüzüne baktım, “Yanlış yere gelmişsiniz. Burası camilere isim veren veya isimlerini değiştiren bir yer değil. Benim yapacağım bir şey yok. Bunun için size yardımcı olamam” dedim.
Daha sonra, artık çıkması gerektiğini hissettirecek şekilde kapıya doğru yürüdüm. Salondan çıktık. Adam durdu, bana döndü. Sesi düzelmişti. Son derece normal, son derece düzgün bir Türkçeyle “Olayın failini bulsak, sizin için yeterli olur mu?” dedi. “Ben gerçeği istiyorum” dedim.
“Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi? Çünkü siz ne isterseniz o olacak…”
Ben yine “Ben gerçeği istiyorum” dedim.
Adam bunun üzerine; “Haa, anladım. Siz hepsini istiyorsunuz” dedi. Üçüncü kez yineledim:
“Ben gerçeği istiyorum.”
“Siz hepsini istiyorsunuz. O zaman üç tane gül alacağım. Birini Başbakanlığa, birini Çeçenistan’a, birini de Uğur Bey’in öldürüldüğü yere koyacağım” dedi.
Kapıyı açtım. Adam çıktı çocuklarla birlikte. Kapıyı kapatmamızdan sonra birkaç dakika geçmemişti ki, apartman içinden bağırmalar duyduk.
“Olayların hepsi açığa çıksın! Bütün gerçekler açığa çıksın! Artık yeter! Buraya gerçek adımı da yazıyorum. Gerçek adım Mahmut Yıldırım. Buraya yazıyorum. Gerçekler açığa çıksın!”
Merak etmiştik, yukarı çıktık. Taziyeye gelenler için koyduğumuz masa ve defter hâlâ duruyordu. “Buraya yazıyorum” dediği için merakla deftere baktık; hakikaten söylediklerini yazmıştı. Defteri yerine koyup eve geçtik.
Ertesi sabah “Defteri alıp saklamam gerekir” diye düşünerek çıkıp baktım; ama artık defter yoktu.
(Güldal Mumcu kitabında, bu kişinin Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım olduğunu nasıl fark ettiğini, Yeşil’in “ti”den kastının “hedef” anlamına geldiğini ayrıntısıyla anlatıyor.)
Ecevit’ten itiraf
• 18 Eylül 1997
Ecevit’e randevu talebimi birkaç kere yinelemiştim. Nihayet 18 Eylül öğleden sonrası için randevu verdi. O sırada Başbakan Yardımcısı idi. Onunla da makamında görüştük.
“Sayın Ecevit” dedim, “Bu ülkede kontrgerillayı telaffuz eden ilk siyasetçi sizsiniz. Şimdi de başbakan yardımcısısınız. Bizim size neyin ne olduğunu ne olmadığını söylememiz gereksiz. Eşimin öldürülmesinin soruşturulabilmesi için sizden de yeniden destek ve gerekli girişimlerde bulunmanızı rica ediyorum.”
“Ben Uğur Bey’i severdim” dedi, “Bana yapılan suikastı, ardındakileri araştırırken hep duvarlara çarptım. Eşiniz arı kovanına çomak sokmuştu.”
Doğrusu ne diyeceğimi şaşırmıştım. Beklemediğiniz birinden hiç düşünmediğiniz bir sözle karşılaşınca bazen kalakalırsınız ya, sözün bittiği noktalardan biriydi bu da!!..
--spoiler--
https://t24.com.tr/haber/...ak-yeterli-olur-mu,217585
--spoiler--
Ankara'daki evinin önünde aracına bomba konularak 19 yıl önce öldürülen gazeteci-yazar-aydın Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu, suikasttan 3 yıl sonra "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ın kendisini evinde ziyaret ettiğini açıkladı.
Güldal Mumcu, 24 Ocak 1993'ten sonra yaşadıklarını "içimden geçen zaman" isminde kitapta topladı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) yayınları arasında çıkacak kitabın bazı bölümleri Cumhuriyet gazetesinde hazırlanan yazı dizisinde paylaşıldı.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Işık Kansu'nun kaleme aldığı yazı dizisinin ilk bölümü şöyle:
Yeşil Mumcu’nun evinde
• Bir adam eve geldi, “Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi?” diye sordu.
• Gerçek adım Mahmut Yıldırım, gerçekler açığa çıksın!
Uğur Mumcu’nun aramızdan alınışından bu yana çocuklarıyla ile birlikte bir onurlu direnç simgesi oldu Güldal Mumcu. Acısını, “Adalet ve Demokrasi” haftaları ile birlikte toplumsal bilinci uyanık tutma eylemine dönüştürdü.
Son olarak Uğur Mumcu’nun öldürülüşünden bu yana yaşadıklarını bir kitapta topladı. Kitap, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınevi tarafından yayımlandı ve istanbul Kitap Fuarı’nda okurun karşısına çıkacak. Bu iki günlük dizi, o kitabın özetinden oluşuyor. Okurlarımız; Güldal Mumcu’nun anılarını okurken görecekler ki, zaman yalnızca onun değil, hepimizin içinden geçmiş, ama geçip gitmemiş. Tortuları, tüm yoğunluğuyla yine gündemimizde.
• Uğur toprağa verildikten sonra çocuklara eğilip usulca, “Onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen binlerce insan sizin acınızı paylaştı, sizde acı kalmadı artık” dedim.
Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”
“Evet, yok.”
• 25 Ocak 1993, Pazartesi, saat 02.30
Camın önünde bordo koltukta oturuyorum. Dışarıda yoğun bir sis var. Karşımda, Uğur’un her zaman oturduğu koltukta ablam oturuyor. Görünmeyen şehre bakıyorum. Az önce çocukların odalarını dolaştım. Uyumaları zor oldu. Özge’nin odasındayken bir bulutun da ardımdan benimle birlikte dolaştığını hissettim.
• 24 Ocak 1993, Pazar
Paltomu giydim. Mutfağa girdim, fırının saati 13.25’i gösteriyordu. Çizmelerimi zaten giymiştim. Vestiyerden çantamı aldım. Evin sokak kapısından çıkarken Özge’ye “Hoşça kal, kapıyı kimseye açma” dedim. Merdivenlerden hızla yukarı ve apartman kapısından dışarı çıktım. Yan apartmandan komşumuz ibrahim Bey arabasını yıkıyordu. Selamlaştık. Fakat kapının tam kapanmadığını fark ettim. Geri dönüp kapıyı çektim. Özge evde yalnızdı çünkü. Kapıyı çekerken sağ tarafımda gözümün ucuyla beyaz bir arabanın geçtiğini gördüm, döndüm, bir adım attım…
Büyük bir patlama oldu!
Bir adım daha attım. Bir patlama daha!
Geriye, eve doğru bir adım attım. Bir patlama daha!
Yer ayağımın altında üç kere sarsıldı.
• 27 Ocak, Çarşamba
Uğur toprağa verildikten sonra yok olmaya başlayan ince sisten sıyrılıp, hep birlikte arabaya doğru giderken, çocuklara eğilip usulca, “Bakın çocuklar, o bizim babamızdı. Ama aynı zamanda, onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen bu binlerce insanın da yazarıydı. Onlar olaya sahip çıktılar ve bizi yalnız bırakmadılar. Hiç kimseye böyle bir sevgi nasip olmamıştır. Onlar bizim için de buradalar. Türkiye’nin her yerinden geldiler. Bugün, şimdi, burada, babanızla baş başa bırakalım onları, onu uğurlasınlar; sevgilerini sunsunlar, son görevlerini yapsınlar. Biz, daha sonra hep gelebiliriz. Ayrıca, hiç kimseye acısını paylaşmak için yüz binler gelmemiştir. Sizin acınızı paylaştılar, sizde acı kalmadı artık. Sizde sadece onun, babanızın onuru kaldı.”
Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”
“Evet, yok.”
• 28 Ocak, Perşembe
8 Ocak 1993 günü israil Büyükelçisi Uğur’u görüşmeye davet etti. Döndüğünde, sohbet ettiklerini, ne için çağırdığını tam anlamadığını, ama konuşmanın bir yerinde Büyükelçi’nin, “Öldürülmekten korkmuyor musunuz?” diye sorduğunu söyledi.
Bu arada Harp Akademileri Komutanlığı da basının sorunları konusunda bir konferans vermesi için davet etmişti. Uğur kabul etti ve bu konferans için bir süre çalıştı. 13 Ocak 1993 günü de konferans için istanbul’a gitti. Gazeteci arkadaşı, Cumhuriyet’ten Ali Sirmen de dinleyiciler arasındaydı. Kurmay subaylar ayakta uzun uzun alkışlayınca, Sirmen, Uğur’a dönüp, “Seni sakıncalı piyade yapan ordu, şimdi ayakta alkışlıyor. Ne tuhaf!..” demiş.
Bu konferans, Uğur’un Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde verdiği ilk konferanstı. Ama hayatının son konferansı olduğunu bilmiyorduk elbette.
Ti camii
• Mayıs 1996
Galiba Kurban Bayramı’ydı. Bayram için o aralar çok ziyarete gelen olmuştu. Hem taziye, hem bayram kutlaması yapıyorlardı. Biraz tedirgin olmakla birlikte “Bakalım kimmiş” dedim. Açtık sokak kapısını.
Biri kız, biri erkek üç dört yaşlarında iki çocuğun ellerinden tutmuş bir adam bizim kapının önüne geldi. Sakallı, benim boyumda, biraz ince, lacivert bir ceket ve gri bir pantolon, ceket özensiz, pantolon ütüsüz, hafif eskimiş… Böyle bir kılık.
Hızlı bir şekilde, birbiri ardına, adeta nefes almadan konuşmaya başladı. Biraz aksanlı:
“Sokaktaki caminin adının ti camii olarak değiştirilmesi gerekir. Bunu sizin sağlamanızı istiyorum.”
Salonda karşılıklı ayakta duruyoruz. Yüzüne baktım, “Yanlış yere gelmişsiniz. Burası camilere isim veren veya isimlerini değiştiren bir yer değil. Benim yapacağım bir şey yok. Bunun için size yardımcı olamam” dedim.
Daha sonra, artık çıkması gerektiğini hissettirecek şekilde kapıya doğru yürüdüm. Salondan çıktık. Adam durdu, bana döndü. Sesi düzelmişti. Son derece normal, son derece düzgün bir Türkçeyle “Olayın failini bulsak, sizin için yeterli olur mu?” dedi. “Ben gerçeği istiyorum” dedim.
“Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi? Çünkü siz ne isterseniz o olacak…”
Ben yine “Ben gerçeği istiyorum” dedim.
Adam bunun üzerine; “Haa, anladım. Siz hepsini istiyorsunuz” dedi. Üçüncü kez yineledim:
“Ben gerçeği istiyorum.”
“Siz hepsini istiyorsunuz. O zaman üç tane gül alacağım. Birini Başbakanlığa, birini Çeçenistan’a, birini de Uğur Bey’in öldürüldüğü yere koyacağım” dedi.
Kapıyı açtım. Adam çıktı çocuklarla birlikte. Kapıyı kapatmamızdan sonra birkaç dakika geçmemişti ki, apartman içinden bağırmalar duyduk.
“Olayların hepsi açığa çıksın! Bütün gerçekler açığa çıksın! Artık yeter! Buraya gerçek adımı da yazıyorum. Gerçek adım Mahmut Yıldırım. Buraya yazıyorum. Gerçekler açığa çıksın!”
Merak etmiştik, yukarı çıktık. Taziyeye gelenler için koyduğumuz masa ve defter hâlâ duruyordu. “Buraya yazıyorum” dediği için merakla deftere baktık; hakikaten söylediklerini yazmıştı. Defteri yerine koyup eve geçtik.
Ertesi sabah “Defteri alıp saklamam gerekir” diye düşünerek çıkıp baktım; ama artık defter yoktu.
(Güldal Mumcu kitabında, bu kişinin Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım olduğunu nasıl fark ettiğini, Yeşil’in “ti”den kastının “hedef” anlamına geldiğini ayrıntısıyla anlatıyor.)
Ecevit’ten itiraf
• 18 Eylül 1997
Ecevit’e randevu talebimi birkaç kere yinelemiştim. Nihayet 18 Eylül öğleden sonrası için randevu verdi. O sırada Başbakan Yardımcısı idi. Onunla da makamında görüştük.
“Sayın Ecevit” dedim, “Bu ülkede kontrgerillayı telaffuz eden ilk siyasetçi sizsiniz. Şimdi de başbakan yardımcısısınız. Bizim size neyin ne olduğunu ne olmadığını söylememiz gereksiz. Eşimin öldürülmesinin soruşturulabilmesi için sizden de yeniden destek ve gerekli girişimlerde bulunmanızı rica ediyorum.”
“Ben Uğur Bey’i severdim” dedi, “Bana yapılan suikastı, ardındakileri araştırırken hep duvarlara çarptım. Eşiniz arı kovanına çomak sokmuştu.”
Doğrusu ne diyeceğimi şaşırmıştım. Beklemediğiniz birinden hiç düşünmediğiniz bir sözle karşılaşınca bazen kalakalırsınız ya, sözün bittiği noktalardan biriydi bu da!!..
--spoiler--
https://t24.com.tr/haber/...ak-yeterli-olur-mu,217585
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar