bugün
- en merak ettiğin ulu yazarı13
- karşısından gelen güzel kıza bakmayan erkek6
- hamburger kırmızı çizgimiz7
- merak ediyorsan yaz6
- tekneden denize balıklama atlamak4
- nervio20
- kebap vs lahmacun3
- okulda zorunlu kıyafet dayatması3
- diyetteyiz uludağ sözlük12
- erkeklerin genç kadınlara ilgi duymasının sebebi6
- yeni parti25
- erecto biraderin şopar yazar olması2
- ağzına verilmek istenen kızın ağzına almaması15
- ciddi ciddi mehdi gelecek diyen insan10
- velvet45
- siyasal islamcı cahiller3
- galatasaray'ın oyuncularına teklif olmaması3
- deve sidiği bitmiş şeriatçı davranışı2
- ismet gürbüz'e yazarlardan sorular3
- biraderler fetöcü mü sorusu3
- başınıza gelen ilginç olaylar4
- ekonomisi kötü ülkelerde neler olur2
- g'i l d'e d l'i l y16
- türkiye'deki doğum oranının artması için öneriler3
- uludağ sözlük gazozu9
- adolf hitlerin adamın dibi olması9
- cumhuriyet halk partisi12
- tekne alırken dikkat edilecek hususlar2
- tekneyle balık avı2
- kaçak elektrik tüketimi yüzde 94 olan bölge9
- komünistlerin aklını peynir eklmekle yemesi3
- edirnenin en güzel yeri2
- sevgilisini telefona hıdır diye kaydeden erkek5
- habire1239
- puura10
- özgür özel'in meral akşener vakası olacak olması2
- kürt devleti8
- sözlük kızlarına bir soru2
- kadınların kendi ayakları üzerinde durma sevdası3
- ctrlx istesin anında nikahı kıyarım8
- gizemli sözlük yazarları6
- kemal kılıçdaroğlu7
- latte macchiato kola ikilisi3
- true yahudi mi10
- psikanaliz2
- birader del biradero2
- hayatta neden donuzlayamıyoruz sorunsalı2
- çekingen nazik saygılı erkek sevilir mi sorusu13
- evli erkeklerin çekici olmasının nedeni5
- sigara içen erkeklerin daha çekici olması18
(bkz: les miserables)
--spoiler--
ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.
o idi.
başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:
-affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?
kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.
kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:
-beni seviyor musunuz?
kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:
-sus, biliyorsun!
kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.
delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...
hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.
birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
-isminiz nedir?
+maryüs
-benim de kozete.
eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
--spoiler--
--spoiler--
ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.
o idi.
başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:
-affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?
kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.
kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:
-beni seviyor musunuz?
kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:
-sus, biliyorsun!
kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.
delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...
hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.
birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
-isminiz nedir?
+maryüs
-benim de kozete.
eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
--spoiler--
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar