bugün
- 21 ekim 2026 lille galatasaray maçı49
- sözlük erkeklerinin bicepsleri78
- kimsenin memleket takımı tutmaması10
- sümeyye adındaki bir kızı tavlama yolları4
- x de çinliler ve türklerin kavgası11
- berke özer6
- sözlükteki fenerbahçeliler6
- ısparta da gece hayatı14
- ibrahim tatlıses'in 24 yaşında sünnet olması5
- fotosu yarım saatte 1500 beğeni alan kız5
- benim bileğim yamuk mu10
- hiçbir şey yapmak istemediğinizde ne yapıyorsunuz5
- azerbaycan'ın 31 türk vatandaşını istememesi2
- modacı erkeklerin top olması7
- akplisin yani27
- vücut geliştirme ve eşcinsellik8
- duanın bir şeye yaramaması28
- işçileri köle gibi çalıştıran türk patronlar7
- ya aşkım senin neden bicepslerin yok diyen kız9
- bir tırcı sevmek6
- 20243
- erzurum vs sivas6
- türk tarihinden kim bu adam3
- nihat doğan2
- sevgili adayını önce traveler'a göstermek5
- anın görüntüsü23
- hiç uçağa binmemek7
- eski sevgiliyle tinder da eşleşmek3
- fon vurgunu52
- danca2
- adana2
- bicepsiz fakir erkek6
- bir oturuşta yarım ekmek tost yiyen erkek10
- düşün ki o bunu okuyor6
- sözlük erkeklerinin göğüs kasları12
- erecto bey birader birader beydir4
- victor osimhen5
- türkiye de israilli kadına saldıran yobazlar6
- gönlü zengin kalbi güzel erkek12
- götü güzel cüzdanı zengin sözlük erkekleri9
- terlikle döven anne14
- beyninizi satılığa çıkarsanız ilana yazılacak şey6
- çok eşlilik büyük bir sapıklıktır7
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı11
- pıttığını diktiren sözlük yazarı3
- samsun gece hayatı3
- reddedilince öldürmek3
- nişanlının gay çıkması3
- sudekiray3
- aykirikadin13
(bkz: les miserables)
--spoiler--
ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.
o idi.
başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:
-affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?
kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.
kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:
-beni seviyor musunuz?
kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:
-sus, biliyorsun!
kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.
delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...
hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.
birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
-isminiz nedir?
+maryüs
-benim de kozete.
eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
--spoiler--
--spoiler--
ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.
o idi.
başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:
-affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?
kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.
kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:
-beni seviyor musunuz?
kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:
-sus, biliyorsun!
kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.
delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...
hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.
birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
-isminiz nedir?
+maryüs
-benim de kozete.
eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
--spoiler--
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar