bugün
- ölüm7
- 5 eylül 2026 fenerbahçe beşiktaş maçı40
- dansöz izleme keyfi12
- enayimiknatisii36
- amerikada hasidik yahudi avı başlaması8
- aziz yıldırım12
- yarın kpssye girecek yazarlar9
- öylesine bir şeyler yaz3
- ölümün delilinin olmadığı gerçeği2
- uzak durulası insan modelleri5
- insan olmaya ceyrek kala26
- ne yazarsanız yazın anında gerçeğe dönüşseydi8
- ismail kartal9
- elleri güzel erkek nasıl oluyor sorunsalı13
- sözlük yazarlarının salatalıkları21
- serhat kılıç13
- güneş kremimi yenilemem lazım diyen erkek12
- online listesinden manita beğenmek7
- hangi renksiniz17
- açık oylayan yazar ne demek istiyor13
- kerem aktürkoğlu8
- fusya semsiyeli yabanci8
- 05 09 2026 silvermist'e ciğer ısmarlamam14
- kendin hakkında gereksiz bir bilgi bırak6
- bik bik dondurma yapsın da görelim6
- geceye bir söz bırak8
- flat white4
- özledim mesajına verilecek cevaplar13
- evde dondurma yapmak5
- 9 eylül 2026 sporting lizbon galatasaray maçı8
- israil olmasa orta doğu nasıl olurdu21
- geleneksel ciğer ısrmarlama şenlikleri9
- anın görüntüsü24
- sözlükteki şer çetesi12
- sözlükteki fenerbahçeliler6
- gocu50
- şu an dinlediğiniz şarkı2
- 4 eylül 2026 başakşehir galatasaray maçı32
- limonlu dondurma4
- s'i l v'e r m'i s t29
- sözlükte herkesin avcı olması12
- milan skriniar5
- sözlükteki zorbalar12
- ragnarın memeleri5
- tai lung42
- fenerbahçe nin liverpool ile karşılaşacak olması4
- 5 eylül 2026 fenerbahçe'ye döşenen boru5
- sözlük kızlarındaki libido yüksekliği4
- beşiktaş8
- seri eksici6
(bkz: les miserables)
--spoiler--
ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.
o idi.
başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:
-affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?
kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.
kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:
-beni seviyor musunuz?
kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:
-sus, biliyorsun!
kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.
delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...
hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.
birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
-isminiz nedir?
+maryüs
-benim de kozete.
eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
--spoiler--
--spoiler--
ağaçların dalları arasından yürüyerek, her zaman oturduğu kanepeye kadar geldi. taş yine orada duruyordu. taşın yanına oturdu. süt beyaz ellerini kaba taşın üzerine koydu. teşekkür eder gibi onu okşamaya başladı. birden arkasında birsinin olabileceği ihtimaliyle başını çevirdi. ve hayret içinde ayağa fırladı.
o idi.
başı açıktı. sararmış benzi ile zayıf görünüyordu. siyah giysisi ancak belli oluyordu. hayal ile hakikat arasında bir hali vardı. kozete, bayılmak derecesine geldiği halde sesini çıkarmadı. yavaş yavaş geriye çekiliyordu. o ise hiç kıpırdamıyordu. alaca karanlıkta, tatlı bir karanlıta kalan gözlerinin kendisine dikilmiş olduğunu hissediyordu. kozete, geriye çekilirken birden durdu. çünkü arkasına gelen ağaç yol vermiyordu ve 'artık burada dur.' diyordu.
bu arada daha ilk işittiği bir ses, yaprakların hışırtısından daha yüksek bir sesle fısıldıyordu:
-affedin, işte ben geldim. kalbim seninle dolu. benden korkmayın. o kağıtları okudunuz mu? çok zaman geçti. bana baktığınız o günü hatırlıyor musunuz? lüksemburg parkında idi. bir sene oluyor. sonra sizi göremedim. bir ara takip de ettim. bilmem ne işim vardı, sonra kayboluverdiniz. gece vakti buraya geliyorum. korkmayın beni kimse görmedi. birkaç gün sizi takip ettim. pencerenizin altına geldim. geçen akşam tam arkanızda idim. korktuğunuzu anlayınca hemen kaçtım. bir akşam da sizi şarkı mırıldanırken dinledim. size bir zararım dokunmaz değil mi? öyle mutlu oluyorum ki... siz, benim için bir meleksiniz. müsaade ederseniz sizi görüp dinlemeye geleyim. yakında öleceğimi zannederim. size nasıl bağlı olduğumu bir bilseniz. affedersiniz, ne dediğimi bilmiyorum. belki sizi kızdırıyorum. kırıyor muyum yoksa?
kozete, heyecendan ölüvereceğini zannetti. kendini bıraktı. tam yığılmak üzere idiki o tuttu. kolları arasında kaldırdı. ne yaptığının farkında olmaksızın sıkı sıkı kucakladı. kendisi de dizleri titremekte iken yarı boşlukta olan vücuduyla ona asılıyordu. başı dumanlı, kirpikleri kıvılcımlar içinde idi. aklı fikri uyuşmuştu. şimdi hem çok mukaddes bir iş yapıyor ve hem de çok kötü bir suç işliyor gibi şaşırdı.
kozete, erkeğin bir elini tutup göğsü üzerine çekti. kızın göğsü üzerindeki kağıtları hisseden delikanlı ölesiye sevmekten başka hiç bir hissin tesirinde kalmadan mırıldandı:
-beni seviyor musunuz?
kozete ancak işitilebilir bir fısıltı ile, nefes alır gibi cevap verdi:
-sus, biliyorsun!
kıpkırmızı olan yüzünü, sevincinden uçan delikanlının göğsüne sakladı.
delikanlının sevinçten uçan kalbi dizlerinde derman bırakmadı. titreyen dizlerin taşıyamadığı vücudu taş kanepeye kadar çekilip, oraya yıkıldı. kozete de yanına düşer gibi oturdu. artık konuşmuyorlardı. yıldızların tabiiliğinde bir yakınlaşmaydı bu. ve tıpkı bir kuşun ötüşü, karların erimesi, güllerin açması, şafağın atması gibi...
hepsi bu kadar ve bundan ibaretti. ikisi de ürperip titrediler. alaca karanlığın içinde parlak gözleriyle birbirlerine baktılar. dolup taşan iki testinin suları nasıl birleşirse, onların da dolup taşan kalbleri ellerini birleştirmişti.
kozete birşeyler anlatmak istiyordu. lakin bir çiğ tanesi, bir çiçeğin üzerinde nasıl titrerse, kozete'nin ruhu da dudaklarında öyle titriyordu.
birbirlerine pek çok şey anlattılar. sevinçlerini, kederlerini ve dualarını... öyle ki, bir saat sonra birbirlerinin ruhunu okuyacak dereceye gelmişlerdi.
her şeyi söyleyip bitirdikten sonra kozete başını maryüs'ün omzuna dayadı:
-isminiz nedir?
+maryüs
-benim de kozete.
eğer kozete'nin annesinin ruhu oraya gelseydi, bir aşkın acısını bir ömür boyu çektiğini ona anlatırdı. hatta kozete'nin çektiği çileler, o gayri meşru aşkın acı meyveleri değil miydi?
--spoiler--
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar