bugün
- cumaya gitmeyen yazarlar ifşa platformu7
- fatma betül sayan kaya25
- edirne'ye gidip muslettin amca'nın elini öpmek11
- alexander nübel14
- senin manita evleniyormuş diye mesaj atan arkadaş11
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı92
- şeriatı savunan begüm polat'ın şaplak şovu49
- 2017 orta paket passat vs 2024 full paket megane5
- her şeyi bilen halk3
- son 3 ayın en başarılı gammazları6
- masklavi felsefesi5
- fatma betül sayan kaya'nın tutuklanması5
- camilerdeki ayak kokusu2
- türk polisinin şefkatli kolları3
- henüz yolun başında olan yazarlar4
- damla sakızlı muhallebi6
- hiçbir şeyden haberi olmayan tek adam2
- ilgi istiyorum lan ilgi ilgi verin bana çabuk3
- gammaz olacağıma2
- fatma betülüm yapmaz9
- fahriye2
- kim cha eon11
- 6 kasım dünya galatasaraylılar günü7
- epileptiğe bakmayan diş hekimi4
- haram para5
- iyi menemenin sırrı22
- sinirlenen dilenci kadın6
- hayati yazıcı4
- çok kaslı erkekleri beğenmiyorum diyen kezban5
- irancılar3
- halen yapçek etçek gösterçem diye konuşan insan5
- götü yere yakın olandan korkacaksın4
- sabahları nefret edilen şeyler7
- abd de bıçaklar çekildi iddiası4
- sonda neden ayağa takılmaz2
- 5 kasım 2026 celtic beşiktaş maçı12
- gece gece bir sözlük kızıyla nutella kaşıklamak2
- insanlık nasıl geliştirilebilir13
- beni gammazlayan sonda ile gezsin inşallah3
- yaşlandıkça kuşkulu bir adam olmak3
- raşid dostum2
- uluspor2
- türkiye azerbaycan ilişkileri3
- lanet olsun adamım ben gidiyorum buralardan3
- akp seçmeni3
- bitlis'te oğluna filistin ismini koyan adam28
- flavio bolsonaro'nun brezilya'dan kaçışı4
- sözlüğün yeni tasarımı14
- tulumba tatlısı3
- serdar ortaç tiktokta2
meksikalı yönetmen alexandro jodorowsky nin 1973 de yazıp yönettiği the holy mountain, geleneksel sinema seyircisine hitap etmesi zor, adeta düşsel bir evrende ve birleştirilmeyi bekleyen kırık kodlarla ilerleyen sürreel bir imge şöleni.
jodorovsky, bunuel in izleğinin tersine çizgisel kurgunun içerisine sürreel karakter, durum veya objeler oturtarak eleştirme usulünü benimsemiyor. tabi bu şekilde film prosesi oldukça değişiyor ve the holy mountain temel olarak din-modernite eleştirisinin ötesinde, her izleyicinin kendine göre yorumlayıp anlamlar çıkarabileceği tüm sinema anlayışının birazcık dışında bir film olup çıkıyor.
---olası spoiler ibaresi---
filmdeki imgeselliğin aşırı boyutta oluşu insana adeta bir düşün içinde kapana kısılmışlık hissi veriyor. zaten karakterler ve mekanlar da tamamen dünya dışı ve modernizmin grotesk deformasyonu ile oluşturulmuş durumda.
jodorovsky nin filmdeki en büyük başarısı her halde mekan oluşturma konusunda. filmin bütçesini hayli genişlettiğini düşündüğüm tamamen özgün kıyafet ve objelerle süslü, çeşitli simgelerin kullanıldığı orijinal mekanları oluşturmak filmin yapım sürecini epey zorlamış olmalı. fakat özellikle taş kulenin içerisindeki renkli-rotatif mekanların teatral fakat doğal havası, hem filmdeki gerilim öğesini dengeliyor, hem de bu düşsel ortamın tamamlanmasını sağlıyor.
film kısaca, bir şekilde çarmıhtan kurtulup bir garip modern kabilenin içine düşen isa (ya da isa nın christmas aksine yaz sıcağında gökten inişi) ile başlayıp, içirilip sarhoş edilmesi ile modern toplumun onu günaha sokuşu, heykellerinin yapıldığını görüp delirdiği güzel sahneler ile ilerliyor. tabi ikonoklastik şekilde papa nın isa heykeliyle sevişme benzeri yatışı, onu yolda takip eden yarı çıplak kadınlar ve de bir maymunun(!) dans edenleri görünce onları da aynı ilgiyle izleyecek kadar basiretsiz oluşları ve askeri güçlerin gaz maskeleri ve sert kıyafetler ile toplumdan izole edilmesi gibi güzel anlatımlar filmin genel toplumsal taslağını çiziyor
harika olan kurbağa sirkindeki savaş anlatımı, un chien andalou daki ellerin karıncalanmasına ithafın sezildiği lotus adasındaki adamın ellerini sineklerin kapladığı sahne, bin testis mabedi mitosu, artık dağa tırmanmaya takati kalmayan kadına vajinasını dağa sürtüp kendini doğaya vermesi tavsiyesinin verilmesi ve bu tavsiyenin işe yaraması (ohaa!) gibi güzel detaylar es geçilmemeli.
yine filmde en hoşuma giden sahnelerden biri adadaki bardan çıkış sahnesi. kendi manevi yoğunlukları içre olup kutsal bir amaç uğruna gelen 9 gezegenin seçilmişleri, bardaki inanılmaz gösterilere kanmayınca oradan ayrılmaya karar verirler. onları ikna edemeyeceğini anlayan bar sahibi ise akademiyi kurdum! size ödüller verdim! burada her yıl bir kupa kazanabilirsiniz. aptallar, ne kaybettiğinizi bilmiyorsunuz! tarih yazabilirdiniz ve sizi çoktan unutmuştuk! diye arkalarından haykırır. buradaki mitos-logos ayrımının, kinik-hedonist yaşam algısı ile uhrevi erek arasındaki ayrımdan ziyade, pozitif bilim paradigması ile mistisizm arasındaki seçim şansı olduğu görülür. zira koskoca platon un academia sını bar olarak göstermek başlı başına moderniteye giydirilmiş kılıfın sıyrılmasıdır
filmde tanrısal bir kişilik tarafından gelişimi tamamlanan christ ( ki bu aşamada boktan altın yapma simyası ilginçti) ve diğer gezegenleri yöneten sapkın, aşırı nefret ve şiddetle yoğrulmuş ya da sadece fazlaca ilginç mehdiler (yani sanırım) tüm kişisel yargıları ve geçmişlerinden arınarak kutsal dağa tırmanmayı başarır. oradaki 9 ölümsüzü öldürme planı yaparken onların sadece birer kukla olduklarını görürler. ve son sahnede bunların realite olmadığını seti göstererek verir jodorowsky. 9 kişi (artı 1?) gerçekliği bulmak için tekrar dağa giderken film sona erer.
aslında yorumlaması hayli güç olan son sahnedeki atağında jodorowsky, tüm film boyunca özenle kurduğu ihtişamlı düşsel evreninden bizi bir anda kopararak şoke etmeyi amaçlıyor. i̇lk izleyen kimsenin beklemeyeceği bir şekilde biten filmde, tüm film akışı boyunca sürreel varlıklar olarak kabul ettiğimiz kişiler, kendilerini gerçekleştirmek için bizi dışlayıp bunun bir film olduğu gerçeğine kavuşurken biz sanal varlıklar oluyoruz. bu şekilde sürreel olanın izleyici ilan edilmesi cogito ergo sum paradoksunu hatırlatıyor. fakat en sonda seçilmişlerin kameraya saldırıp yere düşürmelerini, kırmalarını beklediğimi, bunun daha çarpıcı ve etkileyici bir final olacağı kanaatinde olduğumu da belirteyim
tüm bunların haricinde insanların göğüslerindeki kurşun deliklerinden kuşların uçtuğu, ağzından nar tanelerinin kan olarak döküldüğü, güvenlik güçlerinin insanlara kova kova kan boca ederek yaraladığı, deşilen karınlardan güllerin döküldüğü, beyinlerden mavi boyaların fışkırdığı sahnelerdeki sanat anlatımı, bir film perdesinin şövaledeki bir tuval gibi kullanılabileceğinin en güzel örneği. renklerin şiddet ile harika opus magnum u
---olası spoiler ibaresi bitti---
başta belirttiğimiz gibi sinema ile ciddi anlamda ilgilenen ve alt metinleri okumayı sevenler dışında genel bir izleyici kitlesine hitap edecek bir yanı olmayan the holy mountain, aşırı yoğun imgesel anlatımı, devasa mekan ve renkleri ile insanı yoruyor. kopuk sahneler arasında ilişki kurma, çizgisel kurgulara alışık olan bizler için fazlası ile zor iken sonlara doğru senaryonun dinginleşmesi ile ortasından kırılan bir film havası veriyor. genel itibari ile beğendiğimi söyleyebileceğim filmin belki de çoğunu anlamamış olabileceğimi, bu kadar yoğun ezoterik anlatım ve simgeler güruhunu tam olarak yorumlamanın imkansız olduğunu, benim anladığımı düşündüğüm ve savunduğum filmle ilgili anlamların bir başkası tarafından fütursuzca çürütülüp yanlışlanmasının, dolayısı ile yönetmen ile izleyici arasında bulunabilecek makul bir parallax hatasının allahın emri olabileceğini de belirtelim.
her şeye rağmen rüya gibi ve insanı sersemleten bir film. denenmeli
jodorovsky, bunuel in izleğinin tersine çizgisel kurgunun içerisine sürreel karakter, durum veya objeler oturtarak eleştirme usulünü benimsemiyor. tabi bu şekilde film prosesi oldukça değişiyor ve the holy mountain temel olarak din-modernite eleştirisinin ötesinde, her izleyicinin kendine göre yorumlayıp anlamlar çıkarabileceği tüm sinema anlayışının birazcık dışında bir film olup çıkıyor.
---olası spoiler ibaresi---
filmdeki imgeselliğin aşırı boyutta oluşu insana adeta bir düşün içinde kapana kısılmışlık hissi veriyor. zaten karakterler ve mekanlar da tamamen dünya dışı ve modernizmin grotesk deformasyonu ile oluşturulmuş durumda.
jodorovsky nin filmdeki en büyük başarısı her halde mekan oluşturma konusunda. filmin bütçesini hayli genişlettiğini düşündüğüm tamamen özgün kıyafet ve objelerle süslü, çeşitli simgelerin kullanıldığı orijinal mekanları oluşturmak filmin yapım sürecini epey zorlamış olmalı. fakat özellikle taş kulenin içerisindeki renkli-rotatif mekanların teatral fakat doğal havası, hem filmdeki gerilim öğesini dengeliyor, hem de bu düşsel ortamın tamamlanmasını sağlıyor.
film kısaca, bir şekilde çarmıhtan kurtulup bir garip modern kabilenin içine düşen isa (ya da isa nın christmas aksine yaz sıcağında gökten inişi) ile başlayıp, içirilip sarhoş edilmesi ile modern toplumun onu günaha sokuşu, heykellerinin yapıldığını görüp delirdiği güzel sahneler ile ilerliyor. tabi ikonoklastik şekilde papa nın isa heykeliyle sevişme benzeri yatışı, onu yolda takip eden yarı çıplak kadınlar ve de bir maymunun(!) dans edenleri görünce onları da aynı ilgiyle izleyecek kadar basiretsiz oluşları ve askeri güçlerin gaz maskeleri ve sert kıyafetler ile toplumdan izole edilmesi gibi güzel anlatımlar filmin genel toplumsal taslağını çiziyor
harika olan kurbağa sirkindeki savaş anlatımı, un chien andalou daki ellerin karıncalanmasına ithafın sezildiği lotus adasındaki adamın ellerini sineklerin kapladığı sahne, bin testis mabedi mitosu, artık dağa tırmanmaya takati kalmayan kadına vajinasını dağa sürtüp kendini doğaya vermesi tavsiyesinin verilmesi ve bu tavsiyenin işe yaraması (ohaa!) gibi güzel detaylar es geçilmemeli.
yine filmde en hoşuma giden sahnelerden biri adadaki bardan çıkış sahnesi. kendi manevi yoğunlukları içre olup kutsal bir amaç uğruna gelen 9 gezegenin seçilmişleri, bardaki inanılmaz gösterilere kanmayınca oradan ayrılmaya karar verirler. onları ikna edemeyeceğini anlayan bar sahibi ise akademiyi kurdum! size ödüller verdim! burada her yıl bir kupa kazanabilirsiniz. aptallar, ne kaybettiğinizi bilmiyorsunuz! tarih yazabilirdiniz ve sizi çoktan unutmuştuk! diye arkalarından haykırır. buradaki mitos-logos ayrımının, kinik-hedonist yaşam algısı ile uhrevi erek arasındaki ayrımdan ziyade, pozitif bilim paradigması ile mistisizm arasındaki seçim şansı olduğu görülür. zira koskoca platon un academia sını bar olarak göstermek başlı başına moderniteye giydirilmiş kılıfın sıyrılmasıdır
filmde tanrısal bir kişilik tarafından gelişimi tamamlanan christ ( ki bu aşamada boktan altın yapma simyası ilginçti) ve diğer gezegenleri yöneten sapkın, aşırı nefret ve şiddetle yoğrulmuş ya da sadece fazlaca ilginç mehdiler (yani sanırım) tüm kişisel yargıları ve geçmişlerinden arınarak kutsal dağa tırmanmayı başarır. oradaki 9 ölümsüzü öldürme planı yaparken onların sadece birer kukla olduklarını görürler. ve son sahnede bunların realite olmadığını seti göstererek verir jodorowsky. 9 kişi (artı 1?) gerçekliği bulmak için tekrar dağa giderken film sona erer.
aslında yorumlaması hayli güç olan son sahnedeki atağında jodorowsky, tüm film boyunca özenle kurduğu ihtişamlı düşsel evreninden bizi bir anda kopararak şoke etmeyi amaçlıyor. i̇lk izleyen kimsenin beklemeyeceği bir şekilde biten filmde, tüm film akışı boyunca sürreel varlıklar olarak kabul ettiğimiz kişiler, kendilerini gerçekleştirmek için bizi dışlayıp bunun bir film olduğu gerçeğine kavuşurken biz sanal varlıklar oluyoruz. bu şekilde sürreel olanın izleyici ilan edilmesi cogito ergo sum paradoksunu hatırlatıyor. fakat en sonda seçilmişlerin kameraya saldırıp yere düşürmelerini, kırmalarını beklediğimi, bunun daha çarpıcı ve etkileyici bir final olacağı kanaatinde olduğumu da belirteyim
tüm bunların haricinde insanların göğüslerindeki kurşun deliklerinden kuşların uçtuğu, ağzından nar tanelerinin kan olarak döküldüğü, güvenlik güçlerinin insanlara kova kova kan boca ederek yaraladığı, deşilen karınlardan güllerin döküldüğü, beyinlerden mavi boyaların fışkırdığı sahnelerdeki sanat anlatımı, bir film perdesinin şövaledeki bir tuval gibi kullanılabileceğinin en güzel örneği. renklerin şiddet ile harika opus magnum u
---olası spoiler ibaresi bitti---
başta belirttiğimiz gibi sinema ile ciddi anlamda ilgilenen ve alt metinleri okumayı sevenler dışında genel bir izleyici kitlesine hitap edecek bir yanı olmayan the holy mountain, aşırı yoğun imgesel anlatımı, devasa mekan ve renkleri ile insanı yoruyor. kopuk sahneler arasında ilişki kurma, çizgisel kurgulara alışık olan bizler için fazlası ile zor iken sonlara doğru senaryonun dinginleşmesi ile ortasından kırılan bir film havası veriyor. genel itibari ile beğendiğimi söyleyebileceğim filmin belki de çoğunu anlamamış olabileceğimi, bu kadar yoğun ezoterik anlatım ve simgeler güruhunu tam olarak yorumlamanın imkansız olduğunu, benim anladığımı düşündüğüm ve savunduğum filmle ilgili anlamların bir başkası tarafından fütursuzca çürütülüp yanlışlanmasının, dolayısı ile yönetmen ile izleyici arasında bulunabilecek makul bir parallax hatasının allahın emri olabileceğini de belirtelim.
her şeye rağmen rüya gibi ve insanı sersemleten bir film. denenmeli
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar