bugün
- 22 ekim 2026 trabzonspor hearts maçı8
- uçanyarrak317
- netflix yapımı izleyen erkek gizli eşcinseldir6
- izmirin en güzel semtleri9
- akepe dönemi16
- hoparlör mü hoporlör mü höpörlör mü aporlor mu13
- migros ta satılan 1 alana 1 bedava rotring kalem9
- ben geldim naneler12
- fransa da sokağa çıkma yasakları8
- türkiyenin geleceği4
- beyninizi satılığa çıkarsanız ilana yazılacak şey19
- uludağ sözlük te çok karı kız var diyorlar8
- gürcü ile kürtçü6
- kelle paça6
- kitap okumanın bir sike yaramaması5
- la loba22
- teomancalmasur6
- uefa şampiyonlar ligi5
- 22 ekim 2026 beşiktaş crystal palace maçı4
- 21 ekim 2026 lille galatasaray maçı57
- hastane acil bölümü7
- evli olduğunu gizleyen yazarlar17
- engineer2820
- çorabın tekinin hep kaybolması4
- izmir de gece hayatı4
- nickin yanında yaş da yazsın16
- nervio'nun ayakları17
- komşusu abazan iken hunharca sevişen komşu4
- uludağ sözlük magazin ekibi5
- bir yapay geri zeka olarak kumru2
- felsefe ile ilgileneceğine kadın programı izlemek8
- you only get the best rap bu grubun adı nefret2
- eski sevgilinin bıraktığı iz15
- nasılsınız8
- eski yazarlar geri gelsin12
- ismet el kumandan pişdar ayn'ı calutevi vel suriya3
- nerede ne yenir7
- vermeyen kızın götünü kaldırmak3
- egzotikbirkul7
- onlar tv2
- sözlük erkeklerinin bicepsleri70
- trabzon da gece hayatı3
- fransa da yağmalanan apple mağazası8
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı24
- evleneceğiniz yazarı neye göre seçersiniz12
- öyle bir dünya yok5
- tavuklu pilav3
- enflasyonun çocukluk arkadaşımız gibi olması11
- yemek seçen insan3
- menemen yiyen erkek13
iki Oscar ödüllü usta oyuncu Jodie Foster'ın yönettiği üçüncü filmi The Beaver, bir zamanlar başarılı bir oyuncak üreticisi ve iyi bir aile babası olan, şimdilerdeyse depresyonla boğuşan bir adam olan, her yolu denese de eski haline dönemeyen Walter Black'in ilginç öyküsünü anlatan bir aile dramı. Filmin başlarında konuşan anlatıcının da tanımladığı üzere Walter sanki ölmüş de vücudunu geride bırakmış bir adam. Onun depresyonu dokunduğu her şeye bulaşan bir mürekkep, yaklaşan herkesi içine çeken bir kara delik gibi. Tecrübesiz senarist Kyle Killen'ın üst üste bindirdiği bu teşbihler, her ne kadar Walter'ın içinde bulunduğu durumu iyi ifade etse de, fazlası göze batmıyor da değil. Evden ayrılmak zorunda kaldığı bir gece otele giderken çöpte bulduğu kukla sayesinde bambaşka bir Walter'a dönüşümünün yarattığı önce pozitif, sonra negatif etkileri dramatize eden film, sorun yaratmayı bilen, ama çözümlerinde kararsız bir tutum sergileyen yapıda.
Özellikle Beaver'dan önceki Walter ile Beaver'dan sonraki Walter arasındaki kimlik uçurumunu iyi betimleyen senaryo, Walter'ın sahip olduğu oyuncak firmasının başarı stratejisi ve yine Walter'ın ilgisiz kalmış aile fertleri gibi üzerine katlar çıkılabilecek başarılı zeminler hazırlıyor. Buna para karşılığı okulunda başkaları için ödevler ve sunumlar hazırlayan büyük oğul Porter'ın okulun güzel kızı Norah ile ilişkisi gibi bir yan öykü eklenince filmin sorumlulukları artıyor. Ancak Kyle Killen senaryosu hedeflerini belirlemede iyi bir giriş yapmasına, gelişme bölümünü de kısmen iyi tasarlayıp final beklentilerini yükseltmesine rağmen, belki de koruması gereken sevimli ve naif dramatik bileşenlerini yavaş yavaş çözüme giden yola sokmakta sıkıntılar yaşıyor bana göre.
Kendi adıma Walter'ın sol eline geçirdiği ingiliz aksanlı, girişken, esprili ve zeki kunduz kuklasının Walter'ın bilinçaltının bir yansıması olduğunu düşünürken, aslında içine oportünist bir şirket CEO'su kaçmış Chucky çakması bir kunduz kuklası olduğunu görmek hayalkırıklığı yarattı. Haliyle bağımsız karakterde çevre düzenini iyi kurgulamış bir filmin, o kritik kırılma noktasıyla birlikte ağır bir drama dönüşmesi tatsız kaçtı. Oysa Walter ve kuklası fikrinin, bunalımdaki Walter karakterini bu derece pasifleştirmesi, ruhsuzlaştırması yerine, insanın hayatta hiç beklenmedik unsurlar sayesinde kendi içine dönüş mücadelesiyle kazandıklarının çok ilginç bir numunesi olması daha uygun düşerdi. Beaver ve Walter ayrı birer kişilik olarak kalmamalı, zaten hazır bekleyen bağlarla bir şekilde birbirlerine bağlanmalıydı. Çünkü Alaaddin'in Sihirli Lâmbası'nı izlemiyoruz ya da film bizi tamamen o moda sokmadı. Onun bile lâmba cinini kendi kişiliğine adapte edebilen bir yanı vardı üstelik.
Filmin yan öyküsü olan Porter ve Norah arasındaki mezuniyet konuşması hazırlama çıkışlı ilişkisi ise, belli bir iç dinamiğine sahip olsa da, dönüp dolaşıp "hayatta her şey her zaman yolunda gitmeyebilir, sevdiklerimiz hâlâ yanımızdayken kıymetlerini bilelim" kolaycılığına sığınarak ana eksene yamanıyor. Zaten böyle ucu açık ve yuvarlatılmış bir kıssadan hisseyi herhangi bir hikâyeye bile yamayabilirsiniz. Eline kuklayı taktıktan sonra işinde, evinde ve yatak odasında ideal erkeğe dönüşen Walter'ın böyle bir aracı olmadan da depresyonuna karşı durması gerekliliğinin, başkalarının sorumluluklarını para karşılığı üstlenen, biraz da o kukla gibi bir aracı haline gelen Porter'ın hikâyesi ile olan paralelliği tam kavranamamış sanki. Ama işte senaryonun bu tutumu, o kavranmamışlığın üzerini iyi örtüyor. Üzerinde çalışılması gerektiğini belli eden bir senaryoyu bu haliyle dolaşıma sokmak da bir tercihtir. Ancak; bir izleyen olarak, filmin başlarda vaat ettiklerini yerine getirmediğini düşünmek üzüntü vericiydi.
Herşeye rağmen Walter Black rolü çeşitli yönlerden zor ve aynı zamanda oyuncuları iştahlandıran türden. Bu tip roller, komedi ve drama olan hâkimiyetlerini ispatlamış Jim Carrey ve Steve Carrell'in kalemine daha uygun görünebilir. Ama Mel Gibson'ın aynı bedende iki farklı kişiliği taşımanın zorluğunu tecrübesi ile çok rahat aştığı söylenebilir. 1994'teki Maverick'te de birlikte oynamış Mel Gibson ve Jodie Foster'ın sıkı dost oldukları biliniyor. ikilinin kimyalarının uyumu da büyük ölçüde buradan geliyor. Foster'ın yönetmenliğinde de genel anlamda sorun yok. Ama zaten yönetmen olarak yeterince ağırlığı varken, senaryonun Meredith Black'i -güçlü işkadını ve anne imajına rağmen- geride bırakmasını fazla takmamış olsa gerek. bu film başka bir yönetmenle ve Mel Gibson olmadan çekilseydi Foster bu filmde oynar mıydı şüpheliyim. The Beaver'ın en kötü yanının senaryosu olduğu fikrimin altını yeterince çizdim belki ama bir film için bu hayati bir öneme sahiptir. Bu yüzden The Beaver, en başta oyuncu kadrosu ve onların sağladığı dram enerjisine rağmen elindeki malzemenin hakkını tam olarak verememiş bir filmdir benim için.
-bir daha böyle şeyler yapma sevgili mel.
Özellikle Beaver'dan önceki Walter ile Beaver'dan sonraki Walter arasındaki kimlik uçurumunu iyi betimleyen senaryo, Walter'ın sahip olduğu oyuncak firmasının başarı stratejisi ve yine Walter'ın ilgisiz kalmış aile fertleri gibi üzerine katlar çıkılabilecek başarılı zeminler hazırlıyor. Buna para karşılığı okulunda başkaları için ödevler ve sunumlar hazırlayan büyük oğul Porter'ın okulun güzel kızı Norah ile ilişkisi gibi bir yan öykü eklenince filmin sorumlulukları artıyor. Ancak Kyle Killen senaryosu hedeflerini belirlemede iyi bir giriş yapmasına, gelişme bölümünü de kısmen iyi tasarlayıp final beklentilerini yükseltmesine rağmen, belki de koruması gereken sevimli ve naif dramatik bileşenlerini yavaş yavaş çözüme giden yola sokmakta sıkıntılar yaşıyor bana göre.
Kendi adıma Walter'ın sol eline geçirdiği ingiliz aksanlı, girişken, esprili ve zeki kunduz kuklasının Walter'ın bilinçaltının bir yansıması olduğunu düşünürken, aslında içine oportünist bir şirket CEO'su kaçmış Chucky çakması bir kunduz kuklası olduğunu görmek hayalkırıklığı yarattı. Haliyle bağımsız karakterde çevre düzenini iyi kurgulamış bir filmin, o kritik kırılma noktasıyla birlikte ağır bir drama dönüşmesi tatsız kaçtı. Oysa Walter ve kuklası fikrinin, bunalımdaki Walter karakterini bu derece pasifleştirmesi, ruhsuzlaştırması yerine, insanın hayatta hiç beklenmedik unsurlar sayesinde kendi içine dönüş mücadelesiyle kazandıklarının çok ilginç bir numunesi olması daha uygun düşerdi. Beaver ve Walter ayrı birer kişilik olarak kalmamalı, zaten hazır bekleyen bağlarla bir şekilde birbirlerine bağlanmalıydı. Çünkü Alaaddin'in Sihirli Lâmbası'nı izlemiyoruz ya da film bizi tamamen o moda sokmadı. Onun bile lâmba cinini kendi kişiliğine adapte edebilen bir yanı vardı üstelik.
Filmin yan öyküsü olan Porter ve Norah arasındaki mezuniyet konuşması hazırlama çıkışlı ilişkisi ise, belli bir iç dinamiğine sahip olsa da, dönüp dolaşıp "hayatta her şey her zaman yolunda gitmeyebilir, sevdiklerimiz hâlâ yanımızdayken kıymetlerini bilelim" kolaycılığına sığınarak ana eksene yamanıyor. Zaten böyle ucu açık ve yuvarlatılmış bir kıssadan hisseyi herhangi bir hikâyeye bile yamayabilirsiniz. Eline kuklayı taktıktan sonra işinde, evinde ve yatak odasında ideal erkeğe dönüşen Walter'ın böyle bir aracı olmadan da depresyonuna karşı durması gerekliliğinin, başkalarının sorumluluklarını para karşılığı üstlenen, biraz da o kukla gibi bir aracı haline gelen Porter'ın hikâyesi ile olan paralelliği tam kavranamamış sanki. Ama işte senaryonun bu tutumu, o kavranmamışlığın üzerini iyi örtüyor. Üzerinde çalışılması gerektiğini belli eden bir senaryoyu bu haliyle dolaşıma sokmak da bir tercihtir. Ancak; bir izleyen olarak, filmin başlarda vaat ettiklerini yerine getirmediğini düşünmek üzüntü vericiydi.
Herşeye rağmen Walter Black rolü çeşitli yönlerden zor ve aynı zamanda oyuncuları iştahlandıran türden. Bu tip roller, komedi ve drama olan hâkimiyetlerini ispatlamış Jim Carrey ve Steve Carrell'in kalemine daha uygun görünebilir. Ama Mel Gibson'ın aynı bedende iki farklı kişiliği taşımanın zorluğunu tecrübesi ile çok rahat aştığı söylenebilir. 1994'teki Maverick'te de birlikte oynamış Mel Gibson ve Jodie Foster'ın sıkı dost oldukları biliniyor. ikilinin kimyalarının uyumu da büyük ölçüde buradan geliyor. Foster'ın yönetmenliğinde de genel anlamda sorun yok. Ama zaten yönetmen olarak yeterince ağırlığı varken, senaryonun Meredith Black'i -güçlü işkadını ve anne imajına rağmen- geride bırakmasını fazla takmamış olsa gerek. bu film başka bir yönetmenle ve Mel Gibson olmadan çekilseydi Foster bu filmde oynar mıydı şüpheliyim. The Beaver'ın en kötü yanının senaryosu olduğu fikrimin altını yeterince çizdim belki ama bir film için bu hayati bir öneme sahiptir. Bu yüzden The Beaver, en başta oyuncu kadrosu ve onların sağladığı dram enerjisine rağmen elindeki malzemenin hakkını tam olarak verememiş bir filmdir benim için.
-bir daha böyle şeyler yapma sevgili mel.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar