bugün
- velvet22
- kemalist dünya19
- sözlük yazarlarının kombinleri10
- 26 haziran 2026 türkiye abd maçı29
- nato zirvesini takip izni verilmeyen türk medyası7
- erkeklerin her işi tek elle yapabilmesi10
- allah9
- birader yazar olmak13
- dilovası katliamı konuşulurken akp'lilerin gülmesi6
- canımın sürekli hamburger çekmesi5
- bakir erkek istiyoruz kampanyası4
- kadir mısıroğlu'nun soyu18
- aile evinde yaşamak7
- üniversitelerin gereksiz olması9
- galatasaray lobisi9
- türkiyede açık hava genelevi gibi6
- cemevinde hain kemal sloganları8
- evlenene kadar sadece anal yapan kız3
- 2026 dünya kupası24
- cik cik vs bik bik3
- futbol19
- ayağımla nah çekebilme yeteneğim3
- amerika birleşik devletleri7
- türkiye9
- do do do do do do do do do do do do do do do3
- seri gizli artı oy veren melek3
- egay sucukcu birader2
- sigmund freud'un koltuğu4
- 26 haziran 20264
- millileri eleştiren kemalistlerin sus pus olması6
- macron sabah koşusu yapacak diye park kapatmak6
- 85 milyon kişi uludağ sözlük'ü okuyor14
- devletin her şeye karışması3
- ona bir şey söyle9
- karınızın adını asfalta yazar mısınız2
- arda güler4
- biraderilli del biraderiye2
- araplar puta taparken türkler tek tanrıya inanırdı8
- kemalistler9
- lahmacunu elle yiyen kız20
- atilla olgaç2
- sözlüğü bırakmak istemek3
- arda güler'in 24 yıl sonra dünya kupası golü4
- aylık 312 bin lira iyi para mıdır sorunsalı3
- fakirin sevmesi hak mıdır13
- okulların kapanması3
- her haltı atatürkçü olanlar yiyor13
- nilsu berfin aktaş3
- demet evgar10
- 25 haziran 2026 ekvador almanya maçı3
sanat'ı hiç bir idelojiye bağdastirmamak ve kosulu tutmamiz gerekir. çünkü eğer bir ideloji ile kosut giderse o sanat eseri olmaktn cıkar ve sloganist bir yaklasimla progabanda malzemesi olur. türkiye cumhuriyetinde ne yazık ki ucu bucağı olmayan ve darkafalıkla işleyen sisteme malikiz. her şeyden önce önce bir sanatçı gerçek anlamda maddi özgürlüğü olmadan istediği eseri vermesi ve kendini ifade etmesi çok zordur. ve ne yazık ki bu cengaverliği yapabilecek kuvveti yoktur. çünkü önçe piyasa tarafından aşağı çekilmeye calısmakta, yıpratma savaşlarına maruz kalınmakta bir de buna ekoomik faktörlerde eklenince ister istemez pes etmektedir.
batı toplumları ekonomik gelisimlerini tamamladiklari için sanatta söz sahibi olabilmektedir. çünkü kabul etsenizse etmenizse aç ayı oynamaz. sanatcilarin hayatlarini inçelediğimiz vakit çoğunun ekonomik olarak büyük imkanlara sahip olduklarını görüyoruz. ekonomik imkanı olmayanlar ise büyük bir öz veri ile yahut kahramanlık (aptalca bir inat diyebilirsiniz) ile cenk ettiğini görmekteyiz.
sanat dallarindan mesela türkiyede ki tiyatroyu ele alalım. ne yazık ki türkiyedeki tiyatro okul müsamereleri seviyesinden yukarı çıkamaktadır. işin temeli olan textlere ulaşmak zahmetli çoğu zaman ise imkansızdır. bir oyunu yönetmek istediğiniz zaman elinizdeki secenekler azdir. ya paşa paşa kendiniz yazacaksınız yahut sans faktörleri ile çok bilinmeyenli denklemleri en uygun vaziyette denk getireçeksiniz. hadi onu geçtim iyi bir senaryo buldunuz diyelim (oynana oynana yalama olmamış bir senaryo),
renkli portföy'e malik oyuncu nerde? hepsi ayni fabrika ürünü olan tektip adamlardan mütevellit bir kadroya sahip oldunuz. onlari yetiştirmek ve olası çatışmalari engellemek zor iş. hadi onu geçtim karakter, dirayetli sahibi, metanetli oyuncu bulmakta zor. hadi bulduk diyelim bu sefer elinizde fazla bir maddi olanaklar yoksa oyuncuyu kaptirirsiniz. yahut rakip aklının çelinip itilmis sıpa gibi bırakılmanızı hayretler izlersiniz.
ne yazık ki ülkemizde kabızlık örneği olan ve tümden yalnıs bir sisteme malik olan oyuncu yetiştirme sistemi var. tek parti diktasının ürünü olan konservaturlardan ve halk evlerinin uyguladıkları sistemlerden ötürü cogu oyuncu adayi daha baslamadan işten beziyor yahut yanliş bir eğitim sistemi yüzünden heder oluyor. sonuçu görüyorsunuz.
şimdi biraz da kapitalist sistemin yürürlükte olduğu a.b.d.'ye bakalım. üretim teknolojilerinin sanata uyarlanması ile imkanları maksimuma çıkarmıs adam akıllı sistematik bir oyuncu yetiştirme merkezleri olan bir sistemden bahsediyoruz. mahalli örgütlenmeleri iyi olduklari için yerel tiyatro pazarları kuvvetlidir. oyuncunun yetişmesi ve pratik yapabilmesi için bir çok alternatif vardır. mesela actor's studyo da yetişen bir oyuncu kendini eğer geliştirilse sinemaya kapağı atar ve kendine yapmıs olduğu yatirimlarin karşılığını alır. hollywood sinemasını emperyalist tuzak olarak gören bazı ittihatci arkadaslar ne gariptir ki iyi filmlerin çıktığı hollywood'u ne yazık ki biraz piyasa işi yaptiklari vakit batirmayı bayılır. fakat aynı sistemin yaptığı iyi filmlerde işe hollywood sisteminin iyi yönleri dile getirmekten kaçınırlar. iste buna da ulusalcılık denir.
bu sistem ayila bayila seyrettiğimiz filmlerin ürünüdür. kafası çalısan,kendini yenileyen rekabetçi,piyasayla cebellesmeyi bilen insanlar ödülünü alir. çünkü öyle ya da böyle belli bir kurallar oturmustur. (antony quinn'nin tek kişilik tango kitabini okuyunuz)
şimdi türkiye'ye dönelim,iki arada bir derede kalmış olan yeni bir şey üretmeyen kabızlıkta inatla ısrar eden. yesilcam mantalitesinde ısrar eden ve ne yazık ki hala jön kavrmını aşamamıs kendini zenginlestirmeyi bilemeyen bir oyunculuk sistemine hatta sinema sistemine sahibiz. aslında bu sistem degil günü kurtarma çabasıdır.
ağırlıklı es dostun oynatildıgı bir şeye yaramayan alaturka kurnazlıklarla dolu olan, senaryosu kelek, reji bombok daha da ötesi isin tekniğini bilen ama onu beyinleri uygulamaya yetemeyen dar kafali korkak öküzlerin elindedir.
bu işin paf takımı olan diziler ise ne yazık ki hala sahne oyunculugu kamera karsisindada devam ettiren kabız oyunculardan mürekkep kadrolari, ordan burdan araklama kolayciligini yapan ve beyoglu kafelerinden çıkmayan senarist taslaklari (çogu ordan burdan tirtiklar bilemedin tutan bir fikrin yan sanayisini icra eder), kendini gelistirmemeye çalısan (aslında bir alkısı hakediyorlar) teknik ekiple her gün ekranlara arz ediyorlar.
hala çağının gereklerini idrak edemeyen, sanki 1930'lar da temsil veren, tiyatroya mantalitesine malik. işin satısını beceremeyen ve ekranlarda açız diye ağlayan, aç olmayı hakeden (ne eser verdin ki seyirçi gelsin pezevenk), hala manavdan oyuncu olurmu tuvaletçiden oyuncu olur mu kavgasını veren, post kavgası vermekten yaptığı işi ikinci plana atan. sette yahut provada zamparalık yapan insanlarla doludur bu piyasa. yahutta olmayacak olmamasi mümkün olmayan hezeyanlar içinde sloganist yaklasım içindediler.
epik tiyatro yapayim derken eline yüzüne bulastiran rejisi ile daha metnin satirlarinda görünenin değil yazıldığı dönemin ürünü olan ve her oyun yazarinin kendi yasadıklarini yansıması olduğunu idrak edememiş tecrübeli(!) ama hiyar yöneticilerin elindedir tiyatro. brecht'i yalnıs yorumlayan yasadığı bir kaç yalniş bilgi kırıntısı ile bilen ve nedense diyalektik materyalizmi dangalkca yorumlayan insanlardir. buna örnek olarak mesela galileo galilei oyunun brecht 1600'lü yillari anlatmamistir. kendi hayatini anlatmistir. (mccarty dönemi falan)
sonuçta cok iyi teknolojilere (o zamanin) malik olan ama bunu işletmeye malik olamayan devrim sonrasi iranlilar gibi oluyoruz. iste kuru bilgi sahibi daha onun kafasinda sentezleyemmemiş, kitabi bilgiler çok iyi bilen ama pratikte foslayan sinemacilara malikiz. sonuç ne mi oluyor? eski türk filmlerinden beter sabalıklar ortaya çıkıyor. hiç olmazsa onların bir özrü var. teknik bilmezler işin mektebinden değil yasayarak öğrenmisleridir.
evet konumuz dağildi biraz. ama bence kapitalizm'in olduğu ülkeleri iyi incelemeli onların sistemlerini taklit değil adapte etmeliyiz. günü birlik planlarla değil uzun vadeli bir sistem oturtmalıyız. çarcurlara yatırdığımız parayı altyapı kurmak için harçamali, ve dünyadan haldur huldur çeviriler yapmalıyız. yoksa türkiye cumhuriyeti ferrarilere binen, teknolojik nimetleri kullanan ama beyinsel ve kültürel olarak 15. y.y. takılı kalan mahlukatlardan mürekkep bir toplum olur. bu gidisati sonu ise 5. sınıf ülke olmaktir, muz cumhuriyeti gibi kimsenin iplemediği bir ülke mertebesinde çakılı kalmaktir. gidişat kötü, bu gidişatla sizi ben bile kurtaramam.
batı toplumları ekonomik gelisimlerini tamamladiklari için sanatta söz sahibi olabilmektedir. çünkü kabul etsenizse etmenizse aç ayı oynamaz. sanatcilarin hayatlarini inçelediğimiz vakit çoğunun ekonomik olarak büyük imkanlara sahip olduklarını görüyoruz. ekonomik imkanı olmayanlar ise büyük bir öz veri ile yahut kahramanlık (aptalca bir inat diyebilirsiniz) ile cenk ettiğini görmekteyiz.
sanat dallarindan mesela türkiyede ki tiyatroyu ele alalım. ne yazık ki türkiyedeki tiyatro okul müsamereleri seviyesinden yukarı çıkamaktadır. işin temeli olan textlere ulaşmak zahmetli çoğu zaman ise imkansızdır. bir oyunu yönetmek istediğiniz zaman elinizdeki secenekler azdir. ya paşa paşa kendiniz yazacaksınız yahut sans faktörleri ile çok bilinmeyenli denklemleri en uygun vaziyette denk getireçeksiniz. hadi onu geçtim iyi bir senaryo buldunuz diyelim (oynana oynana yalama olmamış bir senaryo),
renkli portföy'e malik oyuncu nerde? hepsi ayni fabrika ürünü olan tektip adamlardan mütevellit bir kadroya sahip oldunuz. onlari yetiştirmek ve olası çatışmalari engellemek zor iş. hadi onu geçtim karakter, dirayetli sahibi, metanetli oyuncu bulmakta zor. hadi bulduk diyelim bu sefer elinizde fazla bir maddi olanaklar yoksa oyuncuyu kaptirirsiniz. yahut rakip aklının çelinip itilmis sıpa gibi bırakılmanızı hayretler izlersiniz.
ne yazık ki ülkemizde kabızlık örneği olan ve tümden yalnıs bir sisteme malik olan oyuncu yetiştirme sistemi var. tek parti diktasının ürünü olan konservaturlardan ve halk evlerinin uyguladıkları sistemlerden ötürü cogu oyuncu adayi daha baslamadan işten beziyor yahut yanliş bir eğitim sistemi yüzünden heder oluyor. sonuçu görüyorsunuz.
şimdi biraz da kapitalist sistemin yürürlükte olduğu a.b.d.'ye bakalım. üretim teknolojilerinin sanata uyarlanması ile imkanları maksimuma çıkarmıs adam akıllı sistematik bir oyuncu yetiştirme merkezleri olan bir sistemden bahsediyoruz. mahalli örgütlenmeleri iyi olduklari için yerel tiyatro pazarları kuvvetlidir. oyuncunun yetişmesi ve pratik yapabilmesi için bir çok alternatif vardır. mesela actor's studyo da yetişen bir oyuncu kendini eğer geliştirilse sinemaya kapağı atar ve kendine yapmıs olduğu yatirimlarin karşılığını alır. hollywood sinemasını emperyalist tuzak olarak gören bazı ittihatci arkadaslar ne gariptir ki iyi filmlerin çıktığı hollywood'u ne yazık ki biraz piyasa işi yaptiklari vakit batirmayı bayılır. fakat aynı sistemin yaptığı iyi filmlerde işe hollywood sisteminin iyi yönleri dile getirmekten kaçınırlar. iste buna da ulusalcılık denir.
bu sistem ayila bayila seyrettiğimiz filmlerin ürünüdür. kafası çalısan,kendini yenileyen rekabetçi,piyasayla cebellesmeyi bilen insanlar ödülünü alir. çünkü öyle ya da böyle belli bir kurallar oturmustur. (antony quinn'nin tek kişilik tango kitabini okuyunuz)
şimdi türkiye'ye dönelim,iki arada bir derede kalmış olan yeni bir şey üretmeyen kabızlıkta inatla ısrar eden. yesilcam mantalitesinde ısrar eden ve ne yazık ki hala jön kavrmını aşamamıs kendini zenginlestirmeyi bilemeyen bir oyunculuk sistemine hatta sinema sistemine sahibiz. aslında bu sistem degil günü kurtarma çabasıdır.
ağırlıklı es dostun oynatildıgı bir şeye yaramayan alaturka kurnazlıklarla dolu olan, senaryosu kelek, reji bombok daha da ötesi isin tekniğini bilen ama onu beyinleri uygulamaya yetemeyen dar kafali korkak öküzlerin elindedir.
bu işin paf takımı olan diziler ise ne yazık ki hala sahne oyunculugu kamera karsisindada devam ettiren kabız oyunculardan mürekkep kadrolari, ordan burdan araklama kolayciligini yapan ve beyoglu kafelerinden çıkmayan senarist taslaklari (çogu ordan burdan tirtiklar bilemedin tutan bir fikrin yan sanayisini icra eder), kendini gelistirmemeye çalısan (aslında bir alkısı hakediyorlar) teknik ekiple her gün ekranlara arz ediyorlar.
hala çağının gereklerini idrak edemeyen, sanki 1930'lar da temsil veren, tiyatroya mantalitesine malik. işin satısını beceremeyen ve ekranlarda açız diye ağlayan, aç olmayı hakeden (ne eser verdin ki seyirçi gelsin pezevenk), hala manavdan oyuncu olurmu tuvaletçiden oyuncu olur mu kavgasını veren, post kavgası vermekten yaptığı işi ikinci plana atan. sette yahut provada zamparalık yapan insanlarla doludur bu piyasa. yahutta olmayacak olmamasi mümkün olmayan hezeyanlar içinde sloganist yaklasım içindediler.
epik tiyatro yapayim derken eline yüzüne bulastiran rejisi ile daha metnin satirlarinda görünenin değil yazıldığı dönemin ürünü olan ve her oyun yazarinin kendi yasadıklarini yansıması olduğunu idrak edememiş tecrübeli(!) ama hiyar yöneticilerin elindedir tiyatro. brecht'i yalnıs yorumlayan yasadığı bir kaç yalniş bilgi kırıntısı ile bilen ve nedense diyalektik materyalizmi dangalkca yorumlayan insanlardir. buna örnek olarak mesela galileo galilei oyunun brecht 1600'lü yillari anlatmamistir. kendi hayatini anlatmistir. (mccarty dönemi falan)
sonuçta cok iyi teknolojilere (o zamanin) malik olan ama bunu işletmeye malik olamayan devrim sonrasi iranlilar gibi oluyoruz. iste kuru bilgi sahibi daha onun kafasinda sentezleyemmemiş, kitabi bilgiler çok iyi bilen ama pratikte foslayan sinemacilara malikiz. sonuç ne mi oluyor? eski türk filmlerinden beter sabalıklar ortaya çıkıyor. hiç olmazsa onların bir özrü var. teknik bilmezler işin mektebinden değil yasayarak öğrenmisleridir.
evet konumuz dağildi biraz. ama bence kapitalizm'in olduğu ülkeleri iyi incelemeli onların sistemlerini taklit değil adapte etmeliyiz. günü birlik planlarla değil uzun vadeli bir sistem oturtmalıyız. çarcurlara yatırdığımız parayı altyapı kurmak için harçamali, ve dünyadan haldur huldur çeviriler yapmalıyız. yoksa türkiye cumhuriyeti ferrarilere binen, teknolojik nimetleri kullanan ama beyinsel ve kültürel olarak 15. y.y. takılı kalan mahlukatlardan mürekkep bir toplum olur. bu gidisati sonu ise 5. sınıf ülke olmaktir, muz cumhuriyeti gibi kimsenin iplemediği bir ülke mertebesinde çakılı kalmaktir. gidişat kötü, bu gidişatla sizi ben bile kurtaramam.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar