aşk

insanın başına gelen ilginç hadiselerden biridir aşk'ın adı.

kimi zaman komik, kimi zaman acı, kimi zaman hüzünlü kimi zaman da yaratıcı ve dramatik. ben, hemen hemen bu saydıklarımın içeriklerine uygun her halini yaşadım aşkın. mesela ilk ilkokul 3. sınıftayken bir hemşireye aşık olmuştum sanırım bu dramatik olanındandı. ama ben, bugün burda komik olanını anlatmak istiyorum.

bundan yıllar önce kaldırımlarında 3 insanın yanyana yürüyemediği bir şehirde, ben, henüz 17 yaşındayken bir kadın vardı. benden hayli büyük. belki 25 belki 30 yaşında. o yıllarda geceleri gökyüzü sanki daha bir yıldızlıydı. ateş böcekleri bile şehrin tenha bölgelerinde görülebilirdi. evlerin bahçesinde, incir, mürdüm eriği, elma, kara dut ve şeftaliler daha bir olgun, daha bir suluydu bunun yanında şen aileler vardı. akşamüstleri sedire çıkarılan çay. köşede duran baba, elleri her an saçlara uzanmağa hazır bir şekilde duran anne. gözlerinin içi gülen kız kardeş ve mutluluk. bahçeye açılan kapının aralık durması... çünkü, az sonra bir kovalamaca başlayacak bu bahçede. kardeşler gülerek bir oyuna tutuşacak ve aralık kalan kapıdan kahkalar atarak kurtaracak kendini biri... içeri atacak kendini güvenli duvarların içine.

neyse, işte böyle güzel bir hayatın, bir zaman aralığının içinde başıma musallat oldu, ben, 17 yaşındayken yaşı 25 veya 30 olan o kadın. o yıllarda ev içinde şımarık, konuşkan haylaz bir karakterken dışarıda dilini yutmuş bir yetim gibiydim. utangaç, konuşmaktan korkan kendini ifade edemeyen karşısındaki konuşunca gözlerinin içine bakamayan yani tam anlamıyla şapşal bir insandım. ama bu şapşallığım aşık olmama engel olmuyordu. zira ben henüz çok ufak yaşlardan kalma aşklarımla taa o yıllara gelmiştim. aşk adamıydım * ama bu defa faklıydı. çünkü çitlerimin çok çok dışında benden daha yetenekli, daha birikimli yaşça hayli büyük biriyidi karşımdaki. üstelik sahadaki rakiplerim de küçümsenyemeyecek bir büyüklüğe sahiptiler. ben, o yıllarda hiç bir zaman çalmayı beceremediğim bir gitarın sahibiydim. bu gitar o yılın yaz mevsimi boyunca srtımın kamburu gibi oldu adeta. her gün bu gitarı sırtıma atar şehrin kalabalaık caddelerine iner, insanların içinde dolanır, kıvırılıp bir yerlere oturur sonra gerisin geri eve dönerdim. bu olay bir ritüele dönüşmüştü adeta. sebebi neydi bilemeyiz. e boşuna ergen demiyolar. neyse efendim gel zaman git zaman bu gayesiz telvinlerimin içinden bir tohum filizlendi.

şehirde bir yerde bir çınar vardı. çınarın hemen solunda bir merdiven bir apartmana girerdi. merdivenlerin sağında ve solunda iki blok beton çıkarılmıştı ve çınar hemen bu beton bloklardan soldakinin yanında dururdu. işte bu merdivenlerde bir kız otururdu. kitap satardı. saçları küt, elmacık kemikleri çıkık, burnu hafif kemerli, ve mübalağasız zeytin karalığında gözleri. hayatımdaki eski aşkları bir kenara bırakıp bu yeni fırtınanın toz ve dumanına karışmıştım adeta. her gün oraya gidiyor bütün kitapları yaprak yaprak çevirip okuyordum. işte bu tezgahta bir çok yazarlan da tanışmış oldum. nazım hikmet, ahmet telli, ahmed arif, cahit külebi, orhan veli... yaşar kemal, (bkz: kafka) vs. vs. vs. bu ismileri daha önce elbette duymuştum ve fakat içinde bulunduğum ruhsal şekillenme beni bu insanların derin dünyasına çekmişti...

derken benim geliş gidişlerim iyice çoğaldı. bu da yetmezmiş gibi iyice dışavurmuş olamlıyım ki kadın ben de bir şeyler olduğunu anladı sanırım. artık birbirimize merhaba deyip hal hatır soracak duruma gelmiştik. yani olayı ne kadar abarttığımı burdan anlayabilirsiniz... derken ben, o güzelim yaz akşamlarında gitarımı sırtlanıp evime doğru giderken çeşitli hülyalara dalmaktan da kendmi alıkoyamıyordum. günlerce düşüdükten sonra kadına açılmam gerektiğine karar vermiştim. (lan biz eskiden ne temiz şeyler yaşamışız, ay canım benim) hayalimdeki kadına açılmanın mini provalarını, monologlarını yapa yapa yolumu adımlayıp vahama varmış oldum. o gün daha bir güzeldi. daha bir derin daha bir ölümcül.

bu ateşten topa yaklaştım elimi uzattım kül oldum.
tamam okey edebiyatı bırakıyoruz * neyse abi yaklaştım meramımı anlatmak için ama dilim tutultu. havaya kaldırdığım elim bile dondu. ağzımdan bir şeyler çıkacak ama dilim dönmüyor. yüzümü göremiyordum ama kızarıklığını hissedebiliyordum. zira yüzümden başlayıp, sırtımdan, kuyruk sokumumda taaa dizlerime inen ateşin sıcaklığını hissediyordum. kadın da yardımcı olmuyor. ulan görüyorsun işte çocuk sana aşık olmuş yardımcı ol. yok onun da gözlerinin içi gülüyor. ben böyle bir kaç dakika yerin dibine battıktan sonra hiç anlam vermediğim bir hareketle (bugün anlam veriyorum artık benim orda bıraktığım o gitar aşkın zirvesine diktiğim bayraktı) gitarımı kadına verip birden uzaklaştım. kadın şaşırdı muhtemelen ama ben görmediğim için yorumda bulunamıyorum, şaşırdığını anlamak için görmeye gerek yok. kalabalığın içine fırladım ve yürümeye başladım. iyice uzaklaştıktan sonra "ulan ne yaptın sen?" diye kendime sorular yöneltmiştim ama iş işten geçmişti. (bkz: gitar) düşman kalesindeydi ve ben büyük bir savaşın meydanından topuklarıma vura vura uzaklaşmıştım. fakat geri dönmeliydim. çünkü gitarda önemli abi hepitopu 3-5 kuruş param vardı onu da bu merete yatırmıştım . neyse o gün dönmedim. ara sokaklardan gitarsız çıktım. eve gitarsız girdim. gitarı duvara yaslayamadım. gitar nerde diyenlere cevap veremedim. ve daha kötüsü "gitar nerde?" gibi sorulara maruz kaldım... o gitarı bir şekilde aldım... ama ne zaman aklıma gelse hala gülerim ve daha da kötüsü bir gün o kadınla karşılaşırım diye korkarım.

aşk, aşk her şey yahu.
© copyright 2005 - 2026