bugün
- kiraz cicegi kolonyasi24
- sözlük yazarlarının tatlıları14
- tek şarkı ile müzik zevkini anlat7
- her gün aynı yemeği bıkmadan yiyebilen insan10
- askerde günde iki kere duş alan erkek12
- corona bira içen erkek5
- velvet37
- karşı cinste çekici gelen şeyler4
- bir ayet reddedince dinden çıkmak18
- sözlük yazarları adam gibi durun3
- bik bik'in mutfağına konuk olmak10
- sözlüğün en popi erkeği5
- kuran da namazın olmaması21
- uzak dur benden sözlük4
- domalan kız7
- ctrlx10
- beybi leydi'nin ayakları5
- koca istiyom gel beni al3
- her şeye zam gelirken maaşın sabit kalması hissi4
- kendi kendini bıçaklayan adam7
- bik bik'in mutfağı3
- istanbul da ev kiraları6
- mason greenwood6
- hoşlanılan kızın sizi ayaklarıyla tokatlaması7
- eşitlik miti ve eşitsizliğin doğallığı2
- sözlük yazarlarını en etkileyen mesajlar5
- ilk defa arkadan verecek olan kız2
- seni öldürmeyen şey seni güçlendirir8
- sevgiliyle ormanın derinliklerine gitmek3
- yaşlılık kaç yaşında başlıyor sorunsalı4
- bizi ne zaman sevecekler5
- saraca finch house24
- iş arkadaşlığı9
- 31 yaşında bakire olan kız9
- cevabı bilinmeyen sorular6
- sevgiliyi 10 seneden beri görmemek8
- en tehlikeli kadın tipi7
- japon kızı2
- ehli sünnet hocalar11
- kedilerin evdeki boş duvara bakıp kitlenmesi3
- emlak balonunun artık patlamak zorunda olması2
- kırım kongo kanamalı ateşi4
- aldatırken kocasıyla telefonda konuşan kadın3
- bir yazarı ensesinden tutup blowjob yaptırmak4
- 9 temmuz 2026 fransa fas maçı13
- sabah gözünü kahve sigarayla açanlar13
- arkadaşın karısının at gibi olması7
- mehdinin bir anda gelecek olması3
- götü yuvarlak olan kadın2
- ekrem imamoğlu14
entry'ler (29)
turgut uyar'dan yapılmış alıntı, "yokuşyola" isimli şiirdendir. ithaflarla ve diğer alıntılarla birlikte, şiirin tamamı okunursa, daha da anlamlı hale gelir o alıntı.
bunun 90'larda başka versiyonları da vardı, hatırlayan kaldı mı bilmem. o zaman da, erler nöbette bunalım girerdi, silahlarını çenelerinin altına dayar ve tetiği çekerdi. bu eylemin ekseri "kürt kökenli" askerler tarafından yapıldığı, bu "kürt kökenli" askerlerin çoğunun da askere kendi rızalarıyla değil, askerî inzibat zoruyla gerçekleştirildiği detayları "anadolu'dan görünüm"de çoğu zaman atlanan detaylar olurdu. zaten o yıllar "x sayıda terörist ölü ele geçirildi" yıllarıydı. aradan kaç yıl geçti, ne değişti peki? mardin'de intihar eden "er", rizeliymiş.
"kamaşır" isimli bir kitabı olan, büyükharf yayınevi'nin de sahipliğini yapan eren safi'nin yakın akrabasıdır cemal safi. yanılmıyorsam ankara'da yaşamaktadır. entry'lerden birinde akçay'da yaşadığı söylenmiş, ben yanılıyor da olabilirim elbet.
rainer maria rilke'nin franz xaver kappus'a 1903-1908 yılları arasında yazdığı on mektuptan mürekkep bir kitaptır. bendeki baskısı aralık yayınları, nisan 1998 şeklinde. türkçesi de kâmuran şipal'den üstelik. hatılradığım kadarıyla şipal'den önce de çevirenler olmuş bu kitabı ama asıl başvurulan baskı şipal'in çevirdiği baskı. kappus, okulunun bahçesinde rilke'yi okuyorken, yanına gelen bir hocası rilke'nin eski öğrencisi olduğunu söyler ve şair hakkında hatırladıklarını anlatır şair adayı kappus'a. o anın ardından şiir denemelerini rilke'ye göndermeye karar verir kappus. kitabın girişinde "bir büyük, bir eşsiz konuşurken küçüklere susmak düşer." der. sahiden de şiire bir şekilde bulaşmışların okuması gereken kaynaklardan biri gibi durmaktadır "genç bir şaire mektuplar". rilke'nin ağır ağır ilerleyen incelikli üslubu, öğüt vermekten imtina eden sadece deneyimlerini/düşüncelerini paylaşan tavrı, bir şiiri kurarken neler yapılmaması gerektiği ve daha birçok önemli ayrıntı. ismet özel'le ataol behramoğlu'nun oğlak'tan çıkan "genç bir şairden genç bir şaire mektuplar" kitabının adı bu kitaptan mülhemdir aynı zamanda. çevrildiği bütün dillerde hatrı sayılır bir etki yapmış bir kitaptır rilke'nin mektupları. henüz ilk mektupta rilke "mademki bir öğüt için başvurdunuz bana, size bu tür girişimlerden tümüyle el çekmenizi salık vereceğim. kimse akıl veremez, yardım elini uzayamaz size, hiç kimse. tek çıkar yol, gözlerinizi kendi içinize çevirmenizdir." der. çok sık alıntılanan, birçok mecliste bahsi edilen "meşhur" cümleler de tam olarak şudur:
"yazmanız diyelim ki yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın kendinize. özellikle şunu yapın: gecelerinizin en sessiz saatinde kendinize şu soruyu yöneltin: ille de yazmam gerekiyor mu? deşin içinizi, en diplere inin, derinlerden bir yanıt ele geçirmeye çalışın. ve bu yanıt onaylayıcı nitelik taşıyorsa, sorduğunuz sorunun karşısına "evet, yazmam gerekiyor" gibi güçlü ve yalın bir yanıtla çıkabiliyorsanız, o zaman bu zorunluğa göre kurun yaşamınızı; en sudan, en değersiz saatine varıncaya dek yaşamınızı bu içsel dürtünün simgesi ve kanıtı yapın."
"yazmanız diyelim ki yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın kendinize. özellikle şunu yapın: gecelerinizin en sessiz saatinde kendinize şu soruyu yöneltin: ille de yazmam gerekiyor mu? deşin içinizi, en diplere inin, derinlerden bir yanıt ele geçirmeye çalışın. ve bu yanıt onaylayıcı nitelik taşıyorsa, sorduğunuz sorunun karşısına "evet, yazmam gerekiyor" gibi güçlü ve yalın bir yanıtla çıkabiliyorsanız, o zaman bu zorunluğa göre kurun yaşamınızı; en sudan, en değersiz saatine varıncaya dek yaşamınızı bu içsel dürtünün simgesi ve kanıtı yapın."
daha önce de yazılmış başlıkta, meselesi çok net olan bir emrah klasiği. "tv filmi" bu da, ama öyle böyle değil. yıllar önce izlemiştim yine böyle saçmasapan bir vakit olmalı, şimdi atv'de yine tesadüf edince yıllardır dilime pelesenk olmuş o sahneyi yazmadan edemeyeceğimi anladım. * filmde zengin emrah, üvey kardeşine aşık, kız evlenecek, düğün de kemer'de havuzlu denizli bir yerde, aralarda emrah'ın istanbul'a gidişleri var, para bok gibi her halükârda. aslında bu "sürreel" film için söylenecek çok detay var ama beni benden alan asıl sahne düğün öncesi yaşananlar.
"nikahına beni çağırma sevgilim ve dahi kardeşim" sendromunda olan büyümüş de küçülmüş emrah'ımız, düğün gecesi kendini barlara, diskolara, pavyonlara vurmuştur. daha sonradan düğüne gidip kadir inanır edasıyla gelinle çiftetelli midir artık harmandalı mı bilmiyorum, onu oynayacaktır hiç değişmeyen yeteneksizliğiyle. damadın (eski bir manken o da sanırım), ikisini kardeş sandığı yarı ensest bu çift, onlar oyunu oynuyorken (ya harmandalı ya da diğeri olan işte) bir anda gelip karısının elini tutup oyunun ortasından alacaktır. halbuki, bütün davetliler geç kalan emrah'ın düğüne icabet etmesine çılgın gibi sevinmişler, iki kardeşceğizin oyununu da olabildiğine mütebessim bir ifadeyle izlemişler, izlemekle de kalmamış uzun süre alkış tutmuşlardır. ama nedense, ne gelinin babası ne de diğer davetliler emrah'ımızın düğünün orta yerinde iki eli kartal gibi havada yalnız kalakalıp gelinin arkasından mahmur gözlerle bakmasına aldırış etmiştir, neyse geçelim. atlanmaması gereken bir detay daha var ki, emrah bu filmde adeta bir stil ikonudur. göbeğine kadar çektiği ekseri açık renkli kumaş pantolonlar, ona en az iki beden büyük gelen aslında kısa kollu ama emrah'ın üzerine uzun kollu görünümü veren koyu renk gömlekler, dünyanın en zevksiz hallerini temsilen keten ceketler... bir de film boyunca emrah zenginliği kanıtlarcasına viskinin dibine vurur da vurur. biz de izleyiciler olarak viskinin bir zengin içkisi olduğunu yeniden anlamış ve idrak etmiş oluruz. rakı içecek değil ya havuzlu ve sanat eserli üç katlı evin sahibi eskiden küçük şimdi büyük ve aynı zamanda stil ikonu diyarbakırlı emrah ipek. (kendisinin bu konuda nefis bir vecizesi de vardır, şöyle bir şeydi, "kürt damarlarımı kesip atmak gibi bir şansım olsa hiç düşünmezdim." yürü be emrah'ım)
neyse, gelelim asıl meseleye. bizim oğlan aslında deliler gibi aşık olduğu ama kamunun kız kardeşi olarak bildiği filmde de adı esra olan kızceğizin düğününe gitmemiş, kendini barlara vurmuştur [bkz: ikinci paragrafın ilk cümlesi]. kahramanımız bara girer ve gözüne kestirdiği beyazlı bir kadını masasına oturtur. o masaya oturacak kadınların genel tavırları açısından önemli bir ipucu taşıyan bu sahnede, beyazlı kadınımız oturur oturmaz gülmeye başlar. ama hiç sebep yokken. emrah'a bakar ve güler ısrarla. neyse, arada bir parça daha düğün görüntüsü, emrah gelmedi diye telaş yapan upuzun bir telsizli telefonla emrah'a ulaşmaya çalışan mütevekkil baba, bir iki dans görüntüsü ve yine bar sahnesi. bir kadın daha oturmuştur masaya ve gülmeye iki kadın devam ediyorlardır artık. emrah da tabii ki viski içmeye devam eder. o sıra sahnenin ortasında, en az emrah kadar yeteneksiz olan bir kadın dans etmektedir. dar bir elbise vardır üstünde ve kamera onu gösterdiğine göre anlarız ki bu işin içine küçüğümüz emrah girecektir. garsonu çağırır, "şu kadın masaya gelsin." der, kadın emre hemen riayet eder, gider emrah'ın masasının yanında stil ikonumuza sürtüne sürtüne dans etmeye başlar. yine düğün görüntüsü, telaşlar, pasta kesmeler, saçmalıklar. ve yine bar ve işte bomba geliyor. emrah arada dans mans eder bu üç kadını da ellerinden sürükleyip, sonra geri otururlar ama kafası viskinin aleni çekiciliğinin etkisiyle oldukça güzeldir, zengindir, istediğini yapacaktır ama nikahına beni çağırma ulan sevgilim, kardeşim durumu hasıldır, bir yerden patlayacaktır, gerilim doruktadır. artık üçlemiş olduğumuz kadınlar, katıla katıla gülmektedirler. ama öyle böyle değil. hele en son gelen dar elbiseli ve dans konusunda da oyunculuk konusunda da en az emrah kadar yeteneksiz hanımefendimiz, karşısında dünyanın en komik adamı duruyormuşçasına inanılmaz bir hevesle gülmektedir. ama işin garibi, masada konuşan kimse yoktur. emrah viski içer, kadınlar güler, emrah içer, kadınlar güler. ve sonunda dayanamaz kahramanımız, birazdan gidip çiftetelli oynayacaktır: "bırakın beni. sarhoşum, aşığım, yanmışım. kalkın kalkın kalkın."
"yalnız güneş şahit kalsaymış yahu" bu filme diyeceğim ama dilim varmıyor. yoksa o sahneyi asla izleyemeyecektim. sağolasın emrah'ım.
"nikahına beni çağırma sevgilim ve dahi kardeşim" sendromunda olan büyümüş de küçülmüş emrah'ımız, düğün gecesi kendini barlara, diskolara, pavyonlara vurmuştur. daha sonradan düğüne gidip kadir inanır edasıyla gelinle çiftetelli midir artık harmandalı mı bilmiyorum, onu oynayacaktır hiç değişmeyen yeteneksizliğiyle. damadın (eski bir manken o da sanırım), ikisini kardeş sandığı yarı ensest bu çift, onlar oyunu oynuyorken (ya harmandalı ya da diğeri olan işte) bir anda gelip karısının elini tutup oyunun ortasından alacaktır. halbuki, bütün davetliler geç kalan emrah'ın düğüne icabet etmesine çılgın gibi sevinmişler, iki kardeşceğizin oyununu da olabildiğine mütebessim bir ifadeyle izlemişler, izlemekle de kalmamış uzun süre alkış tutmuşlardır. ama nedense, ne gelinin babası ne de diğer davetliler emrah'ımızın düğünün orta yerinde iki eli kartal gibi havada yalnız kalakalıp gelinin arkasından mahmur gözlerle bakmasına aldırış etmiştir, neyse geçelim. atlanmaması gereken bir detay daha var ki, emrah bu filmde adeta bir stil ikonudur. göbeğine kadar çektiği ekseri açık renkli kumaş pantolonlar, ona en az iki beden büyük gelen aslında kısa kollu ama emrah'ın üzerine uzun kollu görünümü veren koyu renk gömlekler, dünyanın en zevksiz hallerini temsilen keten ceketler... bir de film boyunca emrah zenginliği kanıtlarcasına viskinin dibine vurur da vurur. biz de izleyiciler olarak viskinin bir zengin içkisi olduğunu yeniden anlamış ve idrak etmiş oluruz. rakı içecek değil ya havuzlu ve sanat eserli üç katlı evin sahibi eskiden küçük şimdi büyük ve aynı zamanda stil ikonu diyarbakırlı emrah ipek. (kendisinin bu konuda nefis bir vecizesi de vardır, şöyle bir şeydi, "kürt damarlarımı kesip atmak gibi bir şansım olsa hiç düşünmezdim." yürü be emrah'ım)
neyse, gelelim asıl meseleye. bizim oğlan aslında deliler gibi aşık olduğu ama kamunun kız kardeşi olarak bildiği filmde de adı esra olan kızceğizin düğününe gitmemiş, kendini barlara vurmuştur [bkz: ikinci paragrafın ilk cümlesi]. kahramanımız bara girer ve gözüne kestirdiği beyazlı bir kadını masasına oturtur. o masaya oturacak kadınların genel tavırları açısından önemli bir ipucu taşıyan bu sahnede, beyazlı kadınımız oturur oturmaz gülmeye başlar. ama hiç sebep yokken. emrah'a bakar ve güler ısrarla. neyse, arada bir parça daha düğün görüntüsü, emrah gelmedi diye telaş yapan upuzun bir telsizli telefonla emrah'a ulaşmaya çalışan mütevekkil baba, bir iki dans görüntüsü ve yine bar sahnesi. bir kadın daha oturmuştur masaya ve gülmeye iki kadın devam ediyorlardır artık. emrah da tabii ki viski içmeye devam eder. o sıra sahnenin ortasında, en az emrah kadar yeteneksiz olan bir kadın dans etmektedir. dar bir elbise vardır üstünde ve kamera onu gösterdiğine göre anlarız ki bu işin içine küçüğümüz emrah girecektir. garsonu çağırır, "şu kadın masaya gelsin." der, kadın emre hemen riayet eder, gider emrah'ın masasının yanında stil ikonumuza sürtüne sürtüne dans etmeye başlar. yine düğün görüntüsü, telaşlar, pasta kesmeler, saçmalıklar. ve yine bar ve işte bomba geliyor. emrah arada dans mans eder bu üç kadını da ellerinden sürükleyip, sonra geri otururlar ama kafası viskinin aleni çekiciliğinin etkisiyle oldukça güzeldir, zengindir, istediğini yapacaktır ama nikahına beni çağırma ulan sevgilim, kardeşim durumu hasıldır, bir yerden patlayacaktır, gerilim doruktadır. artık üçlemiş olduğumuz kadınlar, katıla katıla gülmektedirler. ama öyle böyle değil. hele en son gelen dar elbiseli ve dans konusunda da oyunculuk konusunda da en az emrah kadar yeteneksiz hanımefendimiz, karşısında dünyanın en komik adamı duruyormuşçasına inanılmaz bir hevesle gülmektedir. ama işin garibi, masada konuşan kimse yoktur. emrah viski içer, kadınlar güler, emrah içer, kadınlar güler. ve sonunda dayanamaz kahramanımız, birazdan gidip çiftetelli oynayacaktır: "bırakın beni. sarhoşum, aşığım, yanmışım. kalkın kalkın kalkın."
"yalnız güneş şahit kalsaymış yahu" bu filme diyeceğim ama dilim varmıyor. yoksa o sahneyi asla izleyemeyecektim. sağolasın emrah'ım.
franco moretti'nin, agora'dan nurçin ileri ve mehmet murat şahin çevirisiyle çıkmış kitabıdır. "goethe'den garcia marquez'e dünya sistemi" alt başlığını taşır. "giriş"teki moretti cümleleri bu çalışmanın tarihselliğini göstermek bağlamında ilginç olduğu kadar, yazarın içtenlikle ve dürüstlükle özeleştiri yapmasına da olanak sağlamış görünüyor. bu içtenlik ve dürüstlük hem akademik mesafenin korunduğundan söz ediyor, hem de metinlerle kurulan (ve okuyucunun kurması muhtemel) bağın ne denli güçlü ve içkin olduğunu gösteriyor. mesela şu cümleler, "benim projem ilk başta -dürüst olmak gerekirse- tamamen farklıydı. önceleri, üzerine pek çok yazı kaleme aldığım ve yıllarca çalıştığım bir alan olan modernizmi ele almayı düşünüyordum." hemen ardından mayakovski, kafka, proust, tzara isimlerini anıyor moretti ve çalışmasının geçirdiği evrelerden söz ediyor. ve sayfaları sırayla okumamızı öneriyor, biz de onun sesine kulak verip öyle yapıyoruz, ne gelir elden başka?
walter j. ong'un metis'ten, sema p. banon çevirisiyle çıkmış kitabının adıdır. kitabın alt başlığı da "sözün teknolojileşmesi" şeklindedir. ong'un literatüre yaptığı birçok katkıya, bir de bu kitap rahatlıkla eklenebilir. kitabın bazı bölümlerine, ong'un da sık kullandığı üzere, "sakınımlı" yaklaşmak mümkün lakin ong'un hem halkbilimine, hem göstergebilime yaptığı lezzetli çıkmaları görmezden gelmek de mümkün değil. çevirmenin de hakkını yine aynı sakınımla teslim etmek lazım; kitabın hemen girişindeki "deconstruction" kavramına önerilen (redaktörün notu olarak gözüküyor bu, redaktör de saliha paker) "kurgusöküm"ün altını pek dolduramamışlar kısacık not ile. yapı yerine önerilen kurgu kelimesinin karşıladıkları temelde ayrışmıyor, bu yeni sözcük de ancak yabancılaşmaya sebep oluyor diye düşünüyorum. ama, çeviri de bence başarılı bir çeviri, ki alıntıların bu denli çok olduğu bir kitabı aynı ahenkle sürdürmek oldukça zor bir iş, bu bilimsel çevirilerin başına sıkça gelen bir durum malumumuz (burada, "geleneksel"den çıkan "halkbiliminde kuramlar ve yaklaşımlar i-ii" isimli kitapları hatırlarsak, bu çeviriyi öpüp başımıza koymamız lazım gelir). kitabın başka bir şahaneliği de, "kaynakça"sının oldukça geniş ve güzel yönlendirmelerle dolu olması. kaynakça, sözlü ve yazılı kültürle ilgili bütün alanlardaki literatürün tamamını kapsamayı hedeflemiyor denmiş ong tarafından ama, "temel kaynaklar"dan fazlasını veriyor denebilir rahatlıkla. örnek bir davranış daha sergiliyor ong, yığılmayı engellemek için ansiklopediler gibi sıradan referans kaynaklarını bu kaynakçada göstermedim, diyor bize de ellerinden hürmetle öpmek kalıyor.
uzun sözün kısasıdır kim, bu kitap "başarılı". şen olasın ong amca.
uzun sözün kısasıdır kim, bu kitap "başarılı". şen olasın ong amca.
tahsin yücel, önsözde gayet etraflı anlatıyor kitabı (elacayip bazı sözcükler konusuna değinmeyeyim), benim şimdi uzun uzun yazmama gerek yok. sadece küçük bir alıntıyla huzurlardan ayrılacağım;
"[b]ir şiirsel yazıdan söz etmek çok zordur, çünkü özerkliğinin şiddeti her türlü aktörel erimi yıkan bir dil söz konusudur." (47)
"[b]ir şiirsel yazıdan söz etmek çok zordur, çünkü özerkliğinin şiddeti her türlü aktörel erimi yıkan bir dil söz konusudur." (47)
tom robbins, "dur bir mola ver"e [ayrıntı yayınları, 1997] "yuhanna'ya göre incil"den bir parça epigre eder; "isa'nın yaptığı başka çok şeyler daha vardır; eğer birer birer yazılmış olsalar, yazılan kitaplar dünyaya bile sığmazdı." (bap 21: 25) ___"telaşlanma," dedi purcell. "yaranı sararız. torpido gözünde temiz beyaz çorabım var.___)44( ___"ilerleyişimiz devam etmekte. dertlerimiz ve ihtişamımız da öyle.___)35(
edebiyat eleştirisi sahasının en enteresan elemanlarından biri olan paul de man'ı, en sonunda metis türkçeye kazandırdı.
körlük ve içgörü: http://tinyurl.com/274yct
gerisini beklemek hakkımız. man'ın bu kadar geç çevrilmesi, yayın çevrelerinde nasıl savunuluyordu acaba, çok merak ediyorum.
körlük ve içgörü: http://tinyurl.com/274yct
gerisini beklemek hakkımız. man'ın bu kadar geç çevrilmesi, yayın çevrelerinde nasıl savunuluyordu acaba, çok merak ediyorum.
akademide neredeyse ilk olarak mehmet kaplan'ın adını koymadan yaptığı eleştiri tarzıdır. kaplan'ın tevfik fikret üzerine olan "tevfik fikret - devir, şahsiyet, eser" isimli kitabın "sesler" kısmı bu tarz eleştirinin başarılı örneklerinden biri olarak sayılabilir. fikret verlaine alıntısıyla başladığı bu kısımda, sessiz ve sesli harflerin kullanım sıklığı, şekli ve sahası üzerine ilginç çözümlemeler yapmıştır. bu ses hadisesiyle ilgili hasan çebi'nin necip fazıl üzerine yazdıkları, doğan haksan'ın ve nüket güz'ün bazı çalışmaları da örnek olarak gösterilebilir. ama sanırım en başarılısı kaplan'ınkidir bu saydıklarımdan. dilbilimsel eleştiri meselesine dönersek, bu konudaki erken ve oldukça başarılı metinlerden biri olarak süheylâ bayrav'ın "dilbilimsel edebiyat eleştirisi" isimli makalesinden söz etmek mümkündür. yanılmıyorsam türk dili dergisinde yayımlanan bu makalede bayrav, bu hadiseyle ilgili kim ne yazmışsa bir şekilde değinmiştir neredeyse. henüz kristeva'nın adının anılmadığı zamanlarda kristeva'dan, butor'dan, barthes'tan söz etmiş olması ayrıca büyük bir güzellik olarak literatüre geçmiştir. yine bayrav'ın dilbilimsel bağlamda çözümlediği "bursa'da zaman" (a. h. tanpınar) şiiri bu konuyla ilgili çözümlemelere örneklik teşkil edecek gayet temiz bir çözümlemedir. sema ve samih rifat ikilisinin yaptığı katkılar da elbette anılmalıdır bu konuda.
yky yücel dağlı ve seyit ali kahraman'ın hazırlamasıyla, evliya çelebi'nin seyahatnamesi'nin tamamını (sanırım üç nüshayı karşılaştırarak ve inceleyerek) 10 cilt olarak yayımladı. topkapı sarayı'nın bağdat köşkü'nde bulunan ve "bağdat nüshası" olarak bilinen nüshayı yücel dağlı bin bir güçlükle almış ve transkriptini de yaparak yayımlamıştır seyahatname'nin. evliya'nın ve bu büyük eserinin en büyük talihsizliği, yıllarca sadece içindeki komik hikayelerle anılmış ve hatırlanmış olmasıdır. bu on cilt eksiksiz yayımlanınca insanlar gördüler ki evliya çelebi aslında çok iyi bir müzisyen (neredeyse kuramsal yazılar yazacak kadar), çok iyi bir edebiyatçı (çok iyi öyküler anlatarak), çok iyi bir antropolog ve çok iyi bir sosyal bilimci. evet, illa ki problemleri var metnin ama tarihle ilgili çok kıymetli bilgiler, edebiyatla ilgili çok önemli kaynak metinler var seyahatname'de. evliya deyip, bu konunun en büyük uzmanı dankoff'u anmamak olmaz. "elin gavuru" nitelemesine bire bir uyacak amerikalı dankoff'un "kutadgu bilig"i ve "seyahatname"yi en iyi anlayan ve neşrine katkıda bulunan insan olması ayrı bir ironi tabii. adam tek başına önceki bütün neşirlerin problemlerini tespit edip, bütün bunları düzeltti. bize de takdir etmek düştü elbette. ayrıca ersu pekin'in seyahatname'deki müzikle ilgili kitabı da çok kıymetli bir eserdir müzikoloji bağlamında. semih tezcan'ın yaptığı metin çözümlemeleri de çok önemlidir denebilir.
ayrıca, iletişim'den çıkmış martin bruinessen ve hendrik boeschoten'in hazırladığı "evliya çelebi diyarbekir'de" kitabında da evliya'nın gittiği bir yeri sırf hikâye etmediği ve çok başkaca hususiyetleri bulunduğu, farklı disiplinlerde uzmanlaşmış beş akademisyenin makalelerinden de görülmektedir.
ayrıca, iletişim'den çıkmış martin bruinessen ve hendrik boeschoten'in hazırladığı "evliya çelebi diyarbekir'de" kitabında da evliya'nın gittiği bir yeri sırf hikâye etmediği ve çok başkaca hususiyetleri bulunduğu, farklı disiplinlerde uzmanlaşmış beş akademisyenin makalelerinden de görülmektedir.
yky'den çıkmış, cemal süreya'nın fransızca şiir çevirileri. baskısı bulunmamakta. ulaşmak isteyenler, çok düşük bir ihtimal dahi olsa sahaflardan, en olmadı yapı kredi'nin kütüphanesinden ulaşabilirler. aşağıda da, kitabın ilk çıkışındaki tanıtım olmakta:
"apollinaire, rimbaud, valery, eluard, aragon, prevert, char'dan "bir zihin çalismasi olarak siir, dis gerçegin patlamasi olarak siir, koca dünya kesiflerinin yapay oyunlari olarak siir, her sey olarak siir..." cemal süreya'nin hep çantasinda tasidigi, zaman zaman üzerinde yeniden düsündügü, cemal süreya'ya özgü özgünlükte siir çevirileri. ilk kez bir arada..."
"apollinaire, rimbaud, valery, eluard, aragon, prevert, char'dan "bir zihin çalismasi olarak siir, dis gerçegin patlamasi olarak siir, koca dünya kesiflerinin yapay oyunlari olarak siir, her sey olarak siir..." cemal süreya'nin hep çantasinda tasidigi, zaman zaman üzerinde yeniden düsündügü, cemal süreya'ya özgü özgünlükte siir çevirileri. ilk kez bir arada..."
cemal süreya tarafından "mülkiyeli şairler" ismiyle hazırlanmış ve 1966'da ekin yayınları tarafından basılmış antolojidir. künyesinde "isteme adresi" olarak, "cemal s. seber, p.k. 627, karaköy/istanbul" gösterilmiştir; ki bilinir ki bu "cemal s. seber" cemal süreya'nın ta kendisidir. cemal süreya'nın asıl adı "cemalettin seber"dir ve resmi işlemlerin hepsinde "seber" soyadını kullanmıştır. belleğim beni yanıltmıyorsa, ölümünün ardından gazeteye ilan verilecekse, bu soyisimle ilan verilmesini istemiştir birsen sağnak'tan. bu antoloji de, günlük'ünde, mektuplarında şakayla karışık, cemal süreya'ya ait olan bir istihzayla söz etmiştir ve giriş yazısından da az biraz eğlendiği hissedilmektedir. kendisi de bir mülkiyeli (asıl adı "mekteb-i mülkiye-i şahane", şimdiki adı "sbf" olan okul) olan cemal süreya, mülkiye'de okumuş şairleri mezuniyet yıllarıyla birlikte antolojiye almış ve onlardan bazı şiirlerini seçmiştir. kitap 1888 mezunu ahmet reşit bey'le açılıp, o sıra henüz mülkiye'de öğrenci olan ismet özel'le kapanmaktadır. kitaba şiirleri alınmış şairlerin küçük bir biyografileri ve şiirleri hakkında başkalarınca söylenmiş küçük alıntılar da vardır. cemal süreya, kendi şiirinden "san" ve "ülke"yi seçmiştir, ki bunun da üzerine düşünmeye değer bir şey olduğu kanaatindeyim. ondan hemen sonra da "sezo" dediği ve sıra arkadaşı olan sezai karakoç'tan üç şiir vardır. bunların ilki "sürprizsiz" olarak, "balkon"dur. karakoç'un iki arkasından da bir diğer "parasız yatılı" ece ayhan gelir. onun da "bakışsız bir kedi kara"sı sürpriz değildir. yeni baskısı hiç yapılmayan bir cemal süreya antolojisidir bu kitap. baskısı yapılmayan bir başka cemal süreya kitabı için bakınız: "yürek ki paramparça" (c. süreya'nın çevirdiği şiirler, yky)
roland barthes'ı konumlandırmaya, anlamaya, okumaya çalışan bir kitap bu, sel'den çıktı -dumanı üstünde-, mehmet rifat hazırladı. içinde dokuz yazarın barthes üzerine yazdığı metinler yer alıyor. bunların içinde oğuz demiralp de var, umberto eco da. son zamanlarda metis'ten çıkan "ışık" sözcükleri"yle beraber (o da benjamin okumasıydı) yakın tarihe etki etmiş düşünürleri konumlandırmaya çalışan kitapların yayımlanması sevindiri oluyor. "yazma arzusu"nda da barthes'ın yaşam öyküsünden fotoğraflarına, metinlerinden örneklerden onun üzerine yazılmış kapsamlı yazılara uzanan güzel ve geniş bir skala var. üstelik çok "göz korkutucu" bir sayfa sayısına da sahip değil, 129 sayfa bu kitap. beni birkaç teknik detay rahatsız etti açıkçası, o da kitabın yayıncısı sel'den kaynaklanan detaylar. ilki, kitabın boyutu. normal kitap boyutundan büyük ve diğer yayınevlerinin bastığı kitaplardan daha değişik boyutta kitap yayımlamanın matah bir şey olduğunu düşünüyorlar sanırım ama bu kitabı ve okuyucusunu fiziki olarak zorluyor. şöyle ki, bir kere kitaplıklara doğru dürüst sığmıyor, dikine bırakıldığında diğer kitaplardan daha uzun duruyor ve o kısmın üzerini kullanma imkânını sıfırlıyor. ikincisi, kitabı okurken de çok problem yaratıyor; çünkü hep aynı boyutta kitaplar okumaya alışmış okuyucunun eli bu kitabı kavramakta zorlanıyor, zaten güçsüz olan kapak iyice kıvrılıp başkalaşıyor. ve kitabın boyutunu büyük tutup yazı karakterlerinin boyutunu büyük tutmak, iki kere rahatsız edici oluyor. aslında yayıncıların çok iyi bildiği üzere serifli harfler okuyucunun gözlerini en az yoran harflerdir. bu kitapta serifi daha küçük olan bir font ve gereksiz büyüklükte bir boyut kullanılmış. kapağındaki tırnak işaretinin de serifsiz (dahası "wordpad") tırnağı olması şahsım adına itici bir detay. ama bu teknik detayları (kimilerince "aşırı" gelmiştir belki) bir kenara bırakırsak, kitaplığın düzenini bozmak pahasına alınması, okunması gereken bir mehmet rifat güzelliği olarak eylül 2008'in içinde çıkmıştır diyorum.
"adam" baskısının bendeki baskı yılı 1998 olarak görünüyor. ben bu kitaptan ilk 50 kuşağı öykücülerinin metinlerinde görmüştüm; kendilerini, geçmişlerini, kitaplarını anlattıkları metinlerden. sonradan "üç nokta"da, sanıyorum bir nihat behram söyleşisinde uzun uzun söz edildiğine rastlamıştım ama zaten yayımlandığı dönemin hemen ardından, camia içerisinde büyük bir coşkuyla karşılandığını birçok referanstan biliyorum. usuyitik'in de demiş olduğu üzere, behçet necatigil çevirisidir kendileri. çevirinin lezizliği ve necatigil'in türkçeye hakimiyetini tartışmaya açmayı bile zül buluyorum lakin etrafta bir iki kere kulağıma çalınan bir şeyi de belirtmeliyim: rivayet oldur ki, alman edebiyatı okutan hocalardan bazıları (kendileri ankara üniversitelerinde ikamet halinde olanlardandır) bu çeviriyi "aslına sadık değil" şeklinde yorumluyorlamış. kitabın türkçeye başkaca bir çevirisi oldu mu bilmiyorum ama bu söylentinin birden fazla kulağa çalınmış olması, almanca aslıyla birlikte bir bakmak gereğini doğuruyor gibi. ama tabii bunun için almanca bilmek yahut almanca bilen birinin bununla görevlendirmek gerekiyor. * ayrıca bu kitaptan, necatigil'in öğrencisi olduğundan ötürü her daim gurur duyan hilmi yavuz da çok sık bahsetmiştir. yanılmıyorsam, kitap zamanı'ndaki "benim kitaplarım" köşesinde de "âh evet rilke!" isimli bir yazı yazıp, bu kitaptan da söz etmiştir. edmond jaloux, bu kitap için "dostoyevski düzeyinde düşünceler." buyurmuş, bunu da kitabın arka kapağından öğreniyoruz. lakin bana biraz "sakat" geldi bu; birincisi, bu bir roman ve romanda "düşünce" birincil midir, emin değilim. ikincisi, rilke ve dostoyevski analojisi kurmak ne kadar verimli olur, bundan da emin değilim. çünkü en başta "şair" olan bir rilke'den söz ediyoruz, oysa dostoyevski'nin roman dışında "günlük"ü (ki kendisi de kurgudur neredeyse) ve mektupları var benim bildiğim kadarıyla. yani tâli disiplinle ana disiplin arasında analoji kurmak nasıl sıkıntılıysa, bunları yazan insanlar arasında da analoji kurmak sıkıntılıdır diye düşünüyorum. dahası, rilke'nin kitabının dostoyevski referansına ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. arkaya alıntılanan söz, iki büyük edebiyatçı arasındaki ilişkiyi tespit etmekten çok, bu iki büyük edebiyatçıdan birine ülfet vermek gibi duruyor ki, bu da pek şık bir davranış değil bana göre.
bu üçlünün "garip" olarak anılmasının sebebi, ürünlerini yayımladıkları ve kendi dergileri olan "garip" sebebiyledir. hareketin temel derdini "garip manifestosu" ile açık etmişlerdir zaten. manifestoya en sadıkları orhan veli olmuştur. oktay rifat sonradan geleneğe daha çok yaslanan ve heceden beslenen şiirler yazacaktır; melih cevdet ise mitolojiye yoğun göndermeler yapan, avangardlık derdi taşımayan şiirler yayımlayacaktır. rifat da, cevdet de sonradan tiyatro oyunu, roman gibi başka edebiyat disiplinlerine başvuracaktır. orhan veli genç yaşta ve oldukça dramatik bir biçimde öldüğü için, enis akın'ın deyimiyle söylersem, "tertemiz bir türkçenin", manifestosuna sadık bir şiiri olarak kalacaktır. bu harekete (ece ayhan olsa "kalkışım" derdi) "birinci yeni" deniliyor olması, ikinci yeni'ye biçilen ve ona asla uymayan esvapla bire bir alakalıdır.
"güncel amerikan edebiyatının dahisi" cilasıyla okuyucuya sunulmuş don delillo'nun everest'ten çok yakın zamanda çıkan romanı. ithafı "paul auster"adır; keşke delillo ithaf ettiği auster kadar yetenekli olaydı.
eduardo cadava'nın türkçedeki ilk kitabıdır (ki, kendisinin de ikinci kitabıdır bu kitap). metis'ten güzel bir çeviri ve temiz bir baskıyla çıkmıştır. frankfurt okulu'nun şimdilerde üzerine belki de en çok düşünülen ismi walter benjamin'in (ki kendisinin bizzat tertip ettiği bir kitabı yoktur benjamin'in) denemelerini ve "tarih" kavramına bakışını "ışık" sözcüğü-metaforu üzerinden sorunsallaştırmış cadava kitapta. dipnotlar verimli, kaynakça etraflı. daha ne olsun?
mehmet atlı'nın ikinci albümünün ve albümdeki bir şarkısının adıdır. şarkının sözleri ve müziği mehmet atlı'ya aittir. sözlerin kendisi de şöyle:
"Dijmêrim: ha îro ha sibe
Ha îro ha sibe
Bi çi xwe bixapînim
Nizanim,nizanim,nizanim
Direve xewa min
Direve û nayê nayê
Guh nade dilê min
Guh nade min, har e har e..
Li derve bihar e
Li bîra min tu yî..
çavê min li rê:
mizgîna min nayê
Zêde dibe hesret:
Kêm nabe
Dibe baran:
li ser min dibare
Tu çûyî neçûyî..
Dirêj dibe:
Dawîya şevê nayê
Wenda dibim:
Li dûyê cixarê
Difetisim:
li vî bajarê
Tu çûyî neçûyî.."
"Dijmêrim: ha îro ha sibe
Ha îro ha sibe
Bi çi xwe bixapînim
Nizanim,nizanim,nizanim
Direve xewa min
Direve û nayê nayê
Guh nade dilê min
Guh nade min, har e har e..
Li derve bihar e
Li bîra min tu yî..
çavê min li rê:
mizgîna min nayê
Zêde dibe hesret:
Kêm nabe
Dibe baran:
li ser min dibare
Tu çûyî neçûyî..
Dirêj dibe:
Dawîya şevê nayê
Wenda dibim:
Li dûyê cixarê
Difetisim:
li vî bajarê
Tu çûyî neçûyî.."