bugün
- zorunlu eğitim9
- aşk acısı çekiyorum sözlük8
- isteklerinize nasıl sınır koyuyorsunuz5
- nickten isim tahmini yapmak10
- mazot fiyatlarının suçlusu2
- sözlüğün boşalması2
- guinness birası4
- içinizde bomba atmasını bilmeyen hayvanlar var3
- caddebostan da bostan yetiştirmek4
- batıl inançlar7
- cabrio tigra süren kadının arabasına atlatmak3
- trabzon büyükşehir belediyesi21
- sözlüğün şizofren ve sapık dolu olduğu gerçeği15
- muşlettin amca3
- ev ödevi2
- 2026 2027 sezonu süper lig şampiyonluk yarışı17
- ispanya8
- haramidere de haramilik yapmak5
- büyük filmlerden büyük replikler3
- arkadaşlar pizza yer miyiz4
- mohamed salah'ın trabzonspor'a transferi26
- masklavi'yi şeriatla yönetilen ülkeye göndermek13
- izmirli kızlar neden kıçı açık geziyor sorunsalı12
- otobüsteki en iyi koltuk hangisidir sorunsalı16
- sözlükte entrylerini anlamadiginiz kişi15
- sinem dedetaş11
- akrabalarla ilişkiyi kes17
- yürüyen bok4
- kilolu olmak5
- kemalistler yunanistan'a defolsun8
- full metal jacket vs the thin red line2
- gerçek sözlük yazarı uzun saçlı sakallı obez olur3
- kedin mi var derdin var4
- sözlükte olgun insanların sorunlarını konuşmak2
- şaka maka 40'a yaklaşmak6
- başlarım böyle hayata deyip akp'ye üye olmak4
- çerçeve yasa7
- ölümü gösterip sıtmaya razı etmek2
- mason greenwood11
- zall adlı yazar4
- fetönün siyasi ayağı araştırlsın önergesinin reddi8
- apo hapisten çıkınca ak partililerin tepkisi8
- sözlüğü doğru kullanmak2
- 5 ağustos 2026 fenerbahçe sturm graz maçı18
- oral süspansiyon3
- her gün tuvalete çıkmak2
- velvet hanım ile kahve içmek8
- yeğen yerine yiğen diyen insanlar2
- 15 temmuz tiyatro mu7
- renault 9 broadway12
lat. gül bahçesi anlamına gelir.
arsızca çiğnenmekten folloş olmuş sakızını ağzında evire çevire caklatan bir çingene gibi yüzüme boşalan güneşin ışınlarından rahatsız bir halde, üstelik ferno'nun ekşi yoğurt kıvamındaki meymenetsiz yüzünü göreceğimi bilmenin verdiği, pisliğe bulanmış horozun bokunda debelenmesi gibi bir duyguyla ofise yöneldim. yönelmek dediğin; kalbinin götürdüğü yere git diyen asil ve mendebur aborjinin yön bulma ustalığı gibi değil, daha çok yönlü; yolluların geniş bir cadde bulma ümidiyle girdikleri bataklıkta, düzgün ve batmayan bir patika bulması gibi olanaksız bir meylediş. işhanının kedi sidiği kokan merdivenlerinden çıkarken karanlık ve rutubetli geçmişi ardında bırakarak, havai fişeklerinin orgazm çığlıkları eşliğinde boktan bir gelecek vaad ettiği bir düğün günü olduğu sanrısına kapılabilirdim. ama ben boş sanrılara bile siktiri çekecek kadar ihtiyar bir kurdum. üstelik kuyruğu kıstırıp koyunların maskarası haline gelebileceğimi de biliyorum. koyunlar bana gül bahçesi vaad etmez.
ferno, yani fernandocuğum ben ofise girdiğimde içerideki odadaydı. onun gibi ihtiyar bir moruk elbette sırf onu görmeye geliyorum diye kıçını kaldırmaya tenezzül etmez. ofiste moruğun genç metresiyle burun buruna gelince cebelitarık boğazında tüm yelkenlerini fora etmiş azgın bir gemi edasıyla gülümsedim. ooo, solo mio, soloo mio. kaltağın koca kıçından gözlerimi ayırmadan oturdum. ferno gecekonduları yıkmış bir buldozer yorgunluğunda içeri girdi ve ooo, sen mi geldin diyerek eliyle sırtımı sıvazladı. moruğun dizleri orantısız güç kullanımından titriyor gibiydi. karşımdaki makam koltuğuna ağır haraketle oturan ferno, genç metresine dönüp "çoraplarımı getir" diye seslendi. buyruklara tam bir itaatle boyun eğen onurlu karı, üstüne devrim bayrağı gibi diktiğim gözlerimin önünde, ferno'ya diz çökerek ,diğer yandan mantarlı ayak parmaklarını sıvazlayan ihtiyarın çoraplarını özenle giydirdi. oysa bir fahişe bile dürüst olmalı, bir ihtiyarın önünde ne yapmak için eğileceğini bilmeli.
ferno bana dönüp, içine ettiğim gül bahçesindeki çiçekleri kokluyormuş gibi gülümsedi.bu gülümseyişe kayıtsız kalamazdım, içimden yükselen soğukluğu bastırırken klimanın vınlayan rüzgarıyla soğuyan odada, ona avını görmüş ve kafayı üşütmüş bir sırtlan gibi sırıttım.ihtiyar, geçmişi boklu çocuk bezleriyle dolu bir adamdan özgür ve mutlu bir adam yarattım dercesine gururluydu. moruğun şimdiye kadar elde ettiği en büyük zafer bir orospuya diz çöktürmekti, üstelik bu orospu hüzünlü olacak kadar edebi değildi.
"yosunlaşmış yüzyıllık geniş taş merdivenlerden aheste bir şekilde inerek geniş bir yola çıktık. iki yanı ottomanium ağaçlarıyla gölgelenmiş asfalt yolda uzun bir süre yürüdük. ikindi rehavetine bürünen yaz günlerinde olduğu gibi ortalık sessizdi. botanik parkında sadece kuşların sesleri yankılanıyor, ara sıra esen hafif rüzgarla asfalta dökülen küçük sarı çiçekler ayaklarımızın altında savruluyor, bazen de küçük bir anafora yakalanmışcasına helezonik dönüşlerle dansediyorlardı. Sarı çiçekli yolda ağır ağır yürürken ottomanium ağaçlarından buram buram gelen başdöndürücü koku, ağır bir parfüm etkisiyle etrafımızda geçmişe açılan hafıza kapıları olduğu , her an içlerinden geçerek zamansız bir mutluluğu yakalayabileceğimiz sanrısını yaratıyordu.
rosariuma giden yoldan aşağı doğru indik, o çok methedilen gülbahçesi yolun solundaydı. gülleri, uzamış otlar yüzünden zor fark edebildik. epey yorulduğumuz için bakımsız bahçenin yanındaki banka oturuverdik. Bankın tam yanındaki hafif eğimli yamaçta ,terk edilmiş ve camları kırılmış eski küçük bir kulübe vardı. Belli ki bir zamanlar güllere bakan kişi o kulübede oturmuş , zamanını gülleri koruyarak geçirmişti. Gözlerimi kendiliğinden büyümüş olan aşısız ve bakımsız olan rengarenk güllere çevirdim, o anda bahçenin otları arasında, uzun zaman önceden yapıldığı belli olan sarmaşık gülleriyle örülü küçük peri kapılarını fark ettim. bize gülbahçesinin geçmişteki şaşaasını ve güzelliğini bir nebze olsun anımsatabilirlermişcesine ayakta kalmışlardı. "
ihtiyar gülümsemesini her zaman olduğu gibi kısa keserek ciddileşti ve lalettayin bir şekilde hatırımı sordu. iyiyim, dedim, ne olsun? belki sesimdeki hafif bir kırılmadan, belki de iyi koku alan kocaman yamuk kurt burnundan, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederek kırmızı gözlerini üstüme dikti.
fernando; bana bak, gözlerime iyice bak. peri kapılarını görebiliyor musun? Senin bakımsız bahçendeki kaltak gülleri kırmızıya boyuyor, ben ise bu bakımsız bahçede , dünyanın en uzak ucunda olduğum hissiyle, bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyorum.
arsızca çiğnenmekten folloş olmuş sakızını ağzında evire çevire caklatan bir çingene gibi yüzüme boşalan güneşin ışınlarından rahatsız bir halde, üstelik ferno'nun ekşi yoğurt kıvamındaki meymenetsiz yüzünü göreceğimi bilmenin verdiği, pisliğe bulanmış horozun bokunda debelenmesi gibi bir duyguyla ofise yöneldim. yönelmek dediğin; kalbinin götürdüğü yere git diyen asil ve mendebur aborjinin yön bulma ustalığı gibi değil, daha çok yönlü; yolluların geniş bir cadde bulma ümidiyle girdikleri bataklıkta, düzgün ve batmayan bir patika bulması gibi olanaksız bir meylediş. işhanının kedi sidiği kokan merdivenlerinden çıkarken karanlık ve rutubetli geçmişi ardında bırakarak, havai fişeklerinin orgazm çığlıkları eşliğinde boktan bir gelecek vaad ettiği bir düğün günü olduğu sanrısına kapılabilirdim. ama ben boş sanrılara bile siktiri çekecek kadar ihtiyar bir kurdum. üstelik kuyruğu kıstırıp koyunların maskarası haline gelebileceğimi de biliyorum. koyunlar bana gül bahçesi vaad etmez.
ferno, yani fernandocuğum ben ofise girdiğimde içerideki odadaydı. onun gibi ihtiyar bir moruk elbette sırf onu görmeye geliyorum diye kıçını kaldırmaya tenezzül etmez. ofiste moruğun genç metresiyle burun buruna gelince cebelitarık boğazında tüm yelkenlerini fora etmiş azgın bir gemi edasıyla gülümsedim. ooo, solo mio, soloo mio. kaltağın koca kıçından gözlerimi ayırmadan oturdum. ferno gecekonduları yıkmış bir buldozer yorgunluğunda içeri girdi ve ooo, sen mi geldin diyerek eliyle sırtımı sıvazladı. moruğun dizleri orantısız güç kullanımından titriyor gibiydi. karşımdaki makam koltuğuna ağır haraketle oturan ferno, genç metresine dönüp "çoraplarımı getir" diye seslendi. buyruklara tam bir itaatle boyun eğen onurlu karı, üstüne devrim bayrağı gibi diktiğim gözlerimin önünde, ferno'ya diz çökerek ,diğer yandan mantarlı ayak parmaklarını sıvazlayan ihtiyarın çoraplarını özenle giydirdi. oysa bir fahişe bile dürüst olmalı, bir ihtiyarın önünde ne yapmak için eğileceğini bilmeli.
ferno bana dönüp, içine ettiğim gül bahçesindeki çiçekleri kokluyormuş gibi gülümsedi.bu gülümseyişe kayıtsız kalamazdım, içimden yükselen soğukluğu bastırırken klimanın vınlayan rüzgarıyla soğuyan odada, ona avını görmüş ve kafayı üşütmüş bir sırtlan gibi sırıttım.ihtiyar, geçmişi boklu çocuk bezleriyle dolu bir adamdan özgür ve mutlu bir adam yarattım dercesine gururluydu. moruğun şimdiye kadar elde ettiği en büyük zafer bir orospuya diz çöktürmekti, üstelik bu orospu hüzünlü olacak kadar edebi değildi.
"yosunlaşmış yüzyıllık geniş taş merdivenlerden aheste bir şekilde inerek geniş bir yola çıktık. iki yanı ottomanium ağaçlarıyla gölgelenmiş asfalt yolda uzun bir süre yürüdük. ikindi rehavetine bürünen yaz günlerinde olduğu gibi ortalık sessizdi. botanik parkında sadece kuşların sesleri yankılanıyor, ara sıra esen hafif rüzgarla asfalta dökülen küçük sarı çiçekler ayaklarımızın altında savruluyor, bazen de küçük bir anafora yakalanmışcasına helezonik dönüşlerle dansediyorlardı. Sarı çiçekli yolda ağır ağır yürürken ottomanium ağaçlarından buram buram gelen başdöndürücü koku, ağır bir parfüm etkisiyle etrafımızda geçmişe açılan hafıza kapıları olduğu , her an içlerinden geçerek zamansız bir mutluluğu yakalayabileceğimiz sanrısını yaratıyordu.
rosariuma giden yoldan aşağı doğru indik, o çok methedilen gülbahçesi yolun solundaydı. gülleri, uzamış otlar yüzünden zor fark edebildik. epey yorulduğumuz için bakımsız bahçenin yanındaki banka oturuverdik. Bankın tam yanındaki hafif eğimli yamaçta ,terk edilmiş ve camları kırılmış eski küçük bir kulübe vardı. Belli ki bir zamanlar güllere bakan kişi o kulübede oturmuş , zamanını gülleri koruyarak geçirmişti. Gözlerimi kendiliğinden büyümüş olan aşısız ve bakımsız olan rengarenk güllere çevirdim, o anda bahçenin otları arasında, uzun zaman önceden yapıldığı belli olan sarmaşık gülleriyle örülü küçük peri kapılarını fark ettim. bize gülbahçesinin geçmişteki şaşaasını ve güzelliğini bir nebze olsun anımsatabilirlermişcesine ayakta kalmışlardı. "
ihtiyar gülümsemesini her zaman olduğu gibi kısa keserek ciddileşti ve lalettayin bir şekilde hatırımı sordu. iyiyim, dedim, ne olsun? belki sesimdeki hafif bir kırılmadan, belki de iyi koku alan kocaman yamuk kurt burnundan, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederek kırmızı gözlerini üstüme dikti.
fernando; bana bak, gözlerime iyice bak. peri kapılarını görebiliyor musun? Senin bakımsız bahçendeki kaltak gülleri kırmızıya boyuyor, ben ise bu bakımsız bahçede , dünyanın en uzak ucunda olduğum hissiyle, bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyorum.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar