bugün
- sözlük kızları dertleşiyor10
- game of thrones taki kerhaneci9
- sözlükteki sessiz yazarlar7
- bilgisayar alacaklara tavsiyeler4
- claudian clouds39
- sözlük erkeklerinin bugünkü kombinleri25
- almanya da sol partiyi destekleyen gurbetçi3
- arkadaşlar kova erkeğinden olur mu6
- gurbetçilerin oy kullanma saçmalığı3
- sarı saç mavi göz2
- londra2
- mustafa kemal atatürk ün boyu8
- müslüman kardeşine dua etmek2
- kimse seni sevmiyor4
- afd2
- ölümden korkuyor musunuz30
- 20 eylül 2026 amedspor beşiktaş maçı28
- hiç antidepresan kullanmayan insan6
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi19
- hiçbir şey yapası gelmemek4
- habire1220
- verginin ahlaki meşruiyeti3
- öğrencinin kırtasiye masrafı 3 bin 335 lira2
- çağrı dayı2
- döner burger2
- kadın dövmek4
- atatürk diyor ki8
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri51
- yazılımcıların flört edememesi3
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı36
- 2026 2027 uefa avrupa ligi şampiyonu3
- askerde sahip olunan en büyük lüks17
- 20 eylül 2026 fenerbahçe eyüpspor maçı14
- epoxis2
- tuba büyüküstün2
- iltica16
- koca koca adamların stanley termosla gezmesi11
- hamburgerin içindeki domates4
- forex dolandırıcılığı soruşturmasında 191 gözaltı2
- camilerin propaganda üssüne dönüşmesi15
- vedat muriqi6
- amedspor'un süper ligin lideri olması13
- meriç keskin4
- her biji amed8
- 0 0 719
- laik ülkeyi dinciler yönetirse14
- sözlüğün canlandırılması için yapılması gerekenler7
- depresyon6
- kabe de filistin bayrağının yasaklanması11
- tulumba tatlısı6
lat. gül bahçesi anlamına gelir.
arsızca çiğnenmekten folloş olmuş sakızını ağzında evire çevire caklatan bir çingene gibi yüzüme boşalan güneşin ışınlarından rahatsız bir halde, üstelik ferno'nun ekşi yoğurt kıvamındaki meymenetsiz yüzünü göreceğimi bilmenin verdiği, pisliğe bulanmış horozun bokunda debelenmesi gibi bir duyguyla ofise yöneldim. yönelmek dediğin; kalbinin götürdüğü yere git diyen asil ve mendebur aborjinin yön bulma ustalığı gibi değil, daha çok yönlü; yolluların geniş bir cadde bulma ümidiyle girdikleri bataklıkta, düzgün ve batmayan bir patika bulması gibi olanaksız bir meylediş. işhanının kedi sidiği kokan merdivenlerinden çıkarken karanlık ve rutubetli geçmişi ardında bırakarak, havai fişeklerinin orgazm çığlıkları eşliğinde boktan bir gelecek vaad ettiği bir düğün günü olduğu sanrısına kapılabilirdim. ama ben boş sanrılara bile siktiri çekecek kadar ihtiyar bir kurdum. üstelik kuyruğu kıstırıp koyunların maskarası haline gelebileceğimi de biliyorum. koyunlar bana gül bahçesi vaad etmez.
ferno, yani fernandocuğum ben ofise girdiğimde içerideki odadaydı. onun gibi ihtiyar bir moruk elbette sırf onu görmeye geliyorum diye kıçını kaldırmaya tenezzül etmez. ofiste moruğun genç metresiyle burun buruna gelince cebelitarık boğazında tüm yelkenlerini fora etmiş azgın bir gemi edasıyla gülümsedim. ooo, solo mio, soloo mio. kaltağın koca kıçından gözlerimi ayırmadan oturdum. ferno gecekonduları yıkmış bir buldozer yorgunluğunda içeri girdi ve ooo, sen mi geldin diyerek eliyle sırtımı sıvazladı. moruğun dizleri orantısız güç kullanımından titriyor gibiydi. karşımdaki makam koltuğuna ağır haraketle oturan ferno, genç metresine dönüp "çoraplarımı getir" diye seslendi. buyruklara tam bir itaatle boyun eğen onurlu karı, üstüne devrim bayrağı gibi diktiğim gözlerimin önünde, ferno'ya diz çökerek ,diğer yandan mantarlı ayak parmaklarını sıvazlayan ihtiyarın çoraplarını özenle giydirdi. oysa bir fahişe bile dürüst olmalı, bir ihtiyarın önünde ne yapmak için eğileceğini bilmeli.
ferno bana dönüp, içine ettiğim gül bahçesindeki çiçekleri kokluyormuş gibi gülümsedi.bu gülümseyişe kayıtsız kalamazdım, içimden yükselen soğukluğu bastırırken klimanın vınlayan rüzgarıyla soğuyan odada, ona avını görmüş ve kafayı üşütmüş bir sırtlan gibi sırıttım.ihtiyar, geçmişi boklu çocuk bezleriyle dolu bir adamdan özgür ve mutlu bir adam yarattım dercesine gururluydu. moruğun şimdiye kadar elde ettiği en büyük zafer bir orospuya diz çöktürmekti, üstelik bu orospu hüzünlü olacak kadar edebi değildi.
"yosunlaşmış yüzyıllık geniş taş merdivenlerden aheste bir şekilde inerek geniş bir yola çıktık. iki yanı ottomanium ağaçlarıyla gölgelenmiş asfalt yolda uzun bir süre yürüdük. ikindi rehavetine bürünen yaz günlerinde olduğu gibi ortalık sessizdi. botanik parkında sadece kuşların sesleri yankılanıyor, ara sıra esen hafif rüzgarla asfalta dökülen küçük sarı çiçekler ayaklarımızın altında savruluyor, bazen de küçük bir anafora yakalanmışcasına helezonik dönüşlerle dansediyorlardı. Sarı çiçekli yolda ağır ağır yürürken ottomanium ağaçlarından buram buram gelen başdöndürücü koku, ağır bir parfüm etkisiyle etrafımızda geçmişe açılan hafıza kapıları olduğu , her an içlerinden geçerek zamansız bir mutluluğu yakalayabileceğimiz sanrısını yaratıyordu.
rosariuma giden yoldan aşağı doğru indik, o çok methedilen gülbahçesi yolun solundaydı. gülleri, uzamış otlar yüzünden zor fark edebildik. epey yorulduğumuz için bakımsız bahçenin yanındaki banka oturuverdik. Bankın tam yanındaki hafif eğimli yamaçta ,terk edilmiş ve camları kırılmış eski küçük bir kulübe vardı. Belli ki bir zamanlar güllere bakan kişi o kulübede oturmuş , zamanını gülleri koruyarak geçirmişti. Gözlerimi kendiliğinden büyümüş olan aşısız ve bakımsız olan rengarenk güllere çevirdim, o anda bahçenin otları arasında, uzun zaman önceden yapıldığı belli olan sarmaşık gülleriyle örülü küçük peri kapılarını fark ettim. bize gülbahçesinin geçmişteki şaşaasını ve güzelliğini bir nebze olsun anımsatabilirlermişcesine ayakta kalmışlardı. "
ihtiyar gülümsemesini her zaman olduğu gibi kısa keserek ciddileşti ve lalettayin bir şekilde hatırımı sordu. iyiyim, dedim, ne olsun? belki sesimdeki hafif bir kırılmadan, belki de iyi koku alan kocaman yamuk kurt burnundan, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederek kırmızı gözlerini üstüme dikti.
fernando; bana bak, gözlerime iyice bak. peri kapılarını görebiliyor musun? Senin bakımsız bahçendeki kaltak gülleri kırmızıya boyuyor, ben ise bu bakımsız bahçede , dünyanın en uzak ucunda olduğum hissiyle, bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyorum.
arsızca çiğnenmekten folloş olmuş sakızını ağzında evire çevire caklatan bir çingene gibi yüzüme boşalan güneşin ışınlarından rahatsız bir halde, üstelik ferno'nun ekşi yoğurt kıvamındaki meymenetsiz yüzünü göreceğimi bilmenin verdiği, pisliğe bulanmış horozun bokunda debelenmesi gibi bir duyguyla ofise yöneldim. yönelmek dediğin; kalbinin götürdüğü yere git diyen asil ve mendebur aborjinin yön bulma ustalığı gibi değil, daha çok yönlü; yolluların geniş bir cadde bulma ümidiyle girdikleri bataklıkta, düzgün ve batmayan bir patika bulması gibi olanaksız bir meylediş. işhanının kedi sidiği kokan merdivenlerinden çıkarken karanlık ve rutubetli geçmişi ardında bırakarak, havai fişeklerinin orgazm çığlıkları eşliğinde boktan bir gelecek vaad ettiği bir düğün günü olduğu sanrısına kapılabilirdim. ama ben boş sanrılara bile siktiri çekecek kadar ihtiyar bir kurdum. üstelik kuyruğu kıstırıp koyunların maskarası haline gelebileceğimi de biliyorum. koyunlar bana gül bahçesi vaad etmez.
ferno, yani fernandocuğum ben ofise girdiğimde içerideki odadaydı. onun gibi ihtiyar bir moruk elbette sırf onu görmeye geliyorum diye kıçını kaldırmaya tenezzül etmez. ofiste moruğun genç metresiyle burun buruna gelince cebelitarık boğazında tüm yelkenlerini fora etmiş azgın bir gemi edasıyla gülümsedim. ooo, solo mio, soloo mio. kaltağın koca kıçından gözlerimi ayırmadan oturdum. ferno gecekonduları yıkmış bir buldozer yorgunluğunda içeri girdi ve ooo, sen mi geldin diyerek eliyle sırtımı sıvazladı. moruğun dizleri orantısız güç kullanımından titriyor gibiydi. karşımdaki makam koltuğuna ağır haraketle oturan ferno, genç metresine dönüp "çoraplarımı getir" diye seslendi. buyruklara tam bir itaatle boyun eğen onurlu karı, üstüne devrim bayrağı gibi diktiğim gözlerimin önünde, ferno'ya diz çökerek ,diğer yandan mantarlı ayak parmaklarını sıvazlayan ihtiyarın çoraplarını özenle giydirdi. oysa bir fahişe bile dürüst olmalı, bir ihtiyarın önünde ne yapmak için eğileceğini bilmeli.
ferno bana dönüp, içine ettiğim gül bahçesindeki çiçekleri kokluyormuş gibi gülümsedi.bu gülümseyişe kayıtsız kalamazdım, içimden yükselen soğukluğu bastırırken klimanın vınlayan rüzgarıyla soğuyan odada, ona avını görmüş ve kafayı üşütmüş bir sırtlan gibi sırıttım.ihtiyar, geçmişi boklu çocuk bezleriyle dolu bir adamdan özgür ve mutlu bir adam yarattım dercesine gururluydu. moruğun şimdiye kadar elde ettiği en büyük zafer bir orospuya diz çöktürmekti, üstelik bu orospu hüzünlü olacak kadar edebi değildi.
"yosunlaşmış yüzyıllık geniş taş merdivenlerden aheste bir şekilde inerek geniş bir yola çıktık. iki yanı ottomanium ağaçlarıyla gölgelenmiş asfalt yolda uzun bir süre yürüdük. ikindi rehavetine bürünen yaz günlerinde olduğu gibi ortalık sessizdi. botanik parkında sadece kuşların sesleri yankılanıyor, ara sıra esen hafif rüzgarla asfalta dökülen küçük sarı çiçekler ayaklarımızın altında savruluyor, bazen de küçük bir anafora yakalanmışcasına helezonik dönüşlerle dansediyorlardı. Sarı çiçekli yolda ağır ağır yürürken ottomanium ağaçlarından buram buram gelen başdöndürücü koku, ağır bir parfüm etkisiyle etrafımızda geçmişe açılan hafıza kapıları olduğu , her an içlerinden geçerek zamansız bir mutluluğu yakalayabileceğimiz sanrısını yaratıyordu.
rosariuma giden yoldan aşağı doğru indik, o çok methedilen gülbahçesi yolun solundaydı. gülleri, uzamış otlar yüzünden zor fark edebildik. epey yorulduğumuz için bakımsız bahçenin yanındaki banka oturuverdik. Bankın tam yanındaki hafif eğimli yamaçta ,terk edilmiş ve camları kırılmış eski küçük bir kulübe vardı. Belli ki bir zamanlar güllere bakan kişi o kulübede oturmuş , zamanını gülleri koruyarak geçirmişti. Gözlerimi kendiliğinden büyümüş olan aşısız ve bakımsız olan rengarenk güllere çevirdim, o anda bahçenin otları arasında, uzun zaman önceden yapıldığı belli olan sarmaşık gülleriyle örülü küçük peri kapılarını fark ettim. bize gülbahçesinin geçmişteki şaşaasını ve güzelliğini bir nebze olsun anımsatabilirlermişcesine ayakta kalmışlardı. "
ihtiyar gülümsemesini her zaman olduğu gibi kısa keserek ciddileşti ve lalettayin bir şekilde hatırımı sordu. iyiyim, dedim, ne olsun? belki sesimdeki hafif bir kırılmadan, belki de iyi koku alan kocaman yamuk kurt burnundan, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederek kırmızı gözlerini üstüme dikti.
fernando; bana bak, gözlerime iyice bak. peri kapılarını görebiliyor musun? Senin bakımsız bahçendeki kaltak gülleri kırmızıya boyuyor, ben ise bu bakımsız bahçede , dünyanın en uzak ucunda olduğum hissiyle, bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyorum.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar