bugün
- türkler ile moğollar kardeştir10
- taksicinin iltifatına maruz kalmak5
- şarapçı'nın taksici fantezileri3
- çok güzel bir kız havla deyince havlamayan erkek5
- 20274
- ortaçağda kadına yüklenen değer4
- göçmen karşıtı din düşmanı sosyal demokratlar18
- claudian clouds43
- ups boobs'un 67 gündür entry girmemesi5
- anın görüntüsü26
- istanbul da para harcanacak çok yer olması2
- şabos goy3
- şeriat ile yönetilmek isteyen kadın4
- game of thrones taki kerhaneci17
- istanbul u özlemek5
- türkiye selefilere kalsa harabeye dönüşmüştü5
- mekkeli müşrikler5
- ölümden korkuyor musunuz34
- okan buruk13
- ittihat terakki döneminde gerçekleşen soykırımlar5
- zorunlu eğitim6
- yazarların vasiyetleri3
- barzani'nin bağdat'tan silah ve bütçe istemesi2
- sözlük kızları dertleşiyor14
- türkiye'deki gündemin yarısı israil hakkında6
- türkiye medeni bi ülkeyse neden hristiyan yok3
- gençlik ve güzellik bitince kızlar ne yapıyor9
- bir kızın ardarda salak aptal gerizekalı demesi2
- dyson5
- savunma sektörü3
- genel ev sloganları5
- kendi halkını katleden iran3
- isviçre medeni kanunu2
- burhan özfatura4
- penguenlerin asıl amacı3
- kedi güzellemesi yapmak için ayet uydurmak4
- 20 eylül 2026 amedspor beşiktaş maçı28
- 20 eylül 2026 fenerbahçe eyüpspor maçı16
- arkadaşlar kova erkeğinden olur mu8
- melis sezen'in memeleri5
- güne bir alıntı bırak2
- hep akşam zamanı olsaydı2
- ülkü ocakları genel ev olsun4
- sözlük erkeklerinin bugünkü kombinleri25
- selefinin asrı saadet'i ve altın çağı2
- sözlükteki sessiz yazarlar7
- iş arayanların aslında para araması3
- 21 eylül 20262
- kaçak sığınmacıları müslüman diye güzellemek4
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi19
lat. gül bahçesi anlamına gelir.
arsızca çiğnenmekten folloş olmuş sakızını ağzında evire çevire caklatan bir çingene gibi yüzüme boşalan güneşin ışınlarından rahatsız bir halde, üstelik ferno'nun ekşi yoğurt kıvamındaki meymenetsiz yüzünü göreceğimi bilmenin verdiği, pisliğe bulanmış horozun bokunda debelenmesi gibi bir duyguyla ofise yöneldim. yönelmek dediğin; kalbinin götürdüğü yere git diyen asil ve mendebur aborjinin yön bulma ustalığı gibi değil, daha çok yönlü; yolluların geniş bir cadde bulma ümidiyle girdikleri bataklıkta, düzgün ve batmayan bir patika bulması gibi olanaksız bir meylediş. işhanının kedi sidiği kokan merdivenlerinden çıkarken karanlık ve rutubetli geçmişi ardında bırakarak, havai fişeklerinin orgazm çığlıkları eşliğinde boktan bir gelecek vaad ettiği bir düğün günü olduğu sanrısına kapılabilirdim. ama ben boş sanrılara bile siktiri çekecek kadar ihtiyar bir kurdum. üstelik kuyruğu kıstırıp koyunların maskarası haline gelebileceğimi de biliyorum. koyunlar bana gül bahçesi vaad etmez.
ferno, yani fernandocuğum ben ofise girdiğimde içerideki odadaydı. onun gibi ihtiyar bir moruk elbette sırf onu görmeye geliyorum diye kıçını kaldırmaya tenezzül etmez. ofiste moruğun genç metresiyle burun buruna gelince cebelitarık boğazında tüm yelkenlerini fora etmiş azgın bir gemi edasıyla gülümsedim. ooo, solo mio, soloo mio. kaltağın koca kıçından gözlerimi ayırmadan oturdum. ferno gecekonduları yıkmış bir buldozer yorgunluğunda içeri girdi ve ooo, sen mi geldin diyerek eliyle sırtımı sıvazladı. moruğun dizleri orantısız güç kullanımından titriyor gibiydi. karşımdaki makam koltuğuna ağır haraketle oturan ferno, genç metresine dönüp "çoraplarımı getir" diye seslendi. buyruklara tam bir itaatle boyun eğen onurlu karı, üstüne devrim bayrağı gibi diktiğim gözlerimin önünde, ferno'ya diz çökerek ,diğer yandan mantarlı ayak parmaklarını sıvazlayan ihtiyarın çoraplarını özenle giydirdi. oysa bir fahişe bile dürüst olmalı, bir ihtiyarın önünde ne yapmak için eğileceğini bilmeli.
ferno bana dönüp, içine ettiğim gül bahçesindeki çiçekleri kokluyormuş gibi gülümsedi.bu gülümseyişe kayıtsız kalamazdım, içimden yükselen soğukluğu bastırırken klimanın vınlayan rüzgarıyla soğuyan odada, ona avını görmüş ve kafayı üşütmüş bir sırtlan gibi sırıttım.ihtiyar, geçmişi boklu çocuk bezleriyle dolu bir adamdan özgür ve mutlu bir adam yarattım dercesine gururluydu. moruğun şimdiye kadar elde ettiği en büyük zafer bir orospuya diz çöktürmekti, üstelik bu orospu hüzünlü olacak kadar edebi değildi.
"yosunlaşmış yüzyıllık geniş taş merdivenlerden aheste bir şekilde inerek geniş bir yola çıktık. iki yanı ottomanium ağaçlarıyla gölgelenmiş asfalt yolda uzun bir süre yürüdük. ikindi rehavetine bürünen yaz günlerinde olduğu gibi ortalık sessizdi. botanik parkında sadece kuşların sesleri yankılanıyor, ara sıra esen hafif rüzgarla asfalta dökülen küçük sarı çiçekler ayaklarımızın altında savruluyor, bazen de küçük bir anafora yakalanmışcasına helezonik dönüşlerle dansediyorlardı. Sarı çiçekli yolda ağır ağır yürürken ottomanium ağaçlarından buram buram gelen başdöndürücü koku, ağır bir parfüm etkisiyle etrafımızda geçmişe açılan hafıza kapıları olduğu , her an içlerinden geçerek zamansız bir mutluluğu yakalayabileceğimiz sanrısını yaratıyordu.
rosariuma giden yoldan aşağı doğru indik, o çok methedilen gülbahçesi yolun solundaydı. gülleri, uzamış otlar yüzünden zor fark edebildik. epey yorulduğumuz için bakımsız bahçenin yanındaki banka oturuverdik. Bankın tam yanındaki hafif eğimli yamaçta ,terk edilmiş ve camları kırılmış eski küçük bir kulübe vardı. Belli ki bir zamanlar güllere bakan kişi o kulübede oturmuş , zamanını gülleri koruyarak geçirmişti. Gözlerimi kendiliğinden büyümüş olan aşısız ve bakımsız olan rengarenk güllere çevirdim, o anda bahçenin otları arasında, uzun zaman önceden yapıldığı belli olan sarmaşık gülleriyle örülü küçük peri kapılarını fark ettim. bize gülbahçesinin geçmişteki şaşaasını ve güzelliğini bir nebze olsun anımsatabilirlermişcesine ayakta kalmışlardı. "
ihtiyar gülümsemesini her zaman olduğu gibi kısa keserek ciddileşti ve lalettayin bir şekilde hatırımı sordu. iyiyim, dedim, ne olsun? belki sesimdeki hafif bir kırılmadan, belki de iyi koku alan kocaman yamuk kurt burnundan, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederek kırmızı gözlerini üstüme dikti.
fernando; bana bak, gözlerime iyice bak. peri kapılarını görebiliyor musun? Senin bakımsız bahçendeki kaltak gülleri kırmızıya boyuyor, ben ise bu bakımsız bahçede , dünyanın en uzak ucunda olduğum hissiyle, bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyorum.
arsızca çiğnenmekten folloş olmuş sakızını ağzında evire çevire caklatan bir çingene gibi yüzüme boşalan güneşin ışınlarından rahatsız bir halde, üstelik ferno'nun ekşi yoğurt kıvamındaki meymenetsiz yüzünü göreceğimi bilmenin verdiği, pisliğe bulanmış horozun bokunda debelenmesi gibi bir duyguyla ofise yöneldim. yönelmek dediğin; kalbinin götürdüğü yere git diyen asil ve mendebur aborjinin yön bulma ustalığı gibi değil, daha çok yönlü; yolluların geniş bir cadde bulma ümidiyle girdikleri bataklıkta, düzgün ve batmayan bir patika bulması gibi olanaksız bir meylediş. işhanının kedi sidiği kokan merdivenlerinden çıkarken karanlık ve rutubetli geçmişi ardında bırakarak, havai fişeklerinin orgazm çığlıkları eşliğinde boktan bir gelecek vaad ettiği bir düğün günü olduğu sanrısına kapılabilirdim. ama ben boş sanrılara bile siktiri çekecek kadar ihtiyar bir kurdum. üstelik kuyruğu kıstırıp koyunların maskarası haline gelebileceğimi de biliyorum. koyunlar bana gül bahçesi vaad etmez.
ferno, yani fernandocuğum ben ofise girdiğimde içerideki odadaydı. onun gibi ihtiyar bir moruk elbette sırf onu görmeye geliyorum diye kıçını kaldırmaya tenezzül etmez. ofiste moruğun genç metresiyle burun buruna gelince cebelitarık boğazında tüm yelkenlerini fora etmiş azgın bir gemi edasıyla gülümsedim. ooo, solo mio, soloo mio. kaltağın koca kıçından gözlerimi ayırmadan oturdum. ferno gecekonduları yıkmış bir buldozer yorgunluğunda içeri girdi ve ooo, sen mi geldin diyerek eliyle sırtımı sıvazladı. moruğun dizleri orantısız güç kullanımından titriyor gibiydi. karşımdaki makam koltuğuna ağır haraketle oturan ferno, genç metresine dönüp "çoraplarımı getir" diye seslendi. buyruklara tam bir itaatle boyun eğen onurlu karı, üstüne devrim bayrağı gibi diktiğim gözlerimin önünde, ferno'ya diz çökerek ,diğer yandan mantarlı ayak parmaklarını sıvazlayan ihtiyarın çoraplarını özenle giydirdi. oysa bir fahişe bile dürüst olmalı, bir ihtiyarın önünde ne yapmak için eğileceğini bilmeli.
ferno bana dönüp, içine ettiğim gül bahçesindeki çiçekleri kokluyormuş gibi gülümsedi.bu gülümseyişe kayıtsız kalamazdım, içimden yükselen soğukluğu bastırırken klimanın vınlayan rüzgarıyla soğuyan odada, ona avını görmüş ve kafayı üşütmüş bir sırtlan gibi sırıttım.ihtiyar, geçmişi boklu çocuk bezleriyle dolu bir adamdan özgür ve mutlu bir adam yarattım dercesine gururluydu. moruğun şimdiye kadar elde ettiği en büyük zafer bir orospuya diz çöktürmekti, üstelik bu orospu hüzünlü olacak kadar edebi değildi.
"yosunlaşmış yüzyıllık geniş taş merdivenlerden aheste bir şekilde inerek geniş bir yola çıktık. iki yanı ottomanium ağaçlarıyla gölgelenmiş asfalt yolda uzun bir süre yürüdük. ikindi rehavetine bürünen yaz günlerinde olduğu gibi ortalık sessizdi. botanik parkında sadece kuşların sesleri yankılanıyor, ara sıra esen hafif rüzgarla asfalta dökülen küçük sarı çiçekler ayaklarımızın altında savruluyor, bazen de küçük bir anafora yakalanmışcasına helezonik dönüşlerle dansediyorlardı. Sarı çiçekli yolda ağır ağır yürürken ottomanium ağaçlarından buram buram gelen başdöndürücü koku, ağır bir parfüm etkisiyle etrafımızda geçmişe açılan hafıza kapıları olduğu , her an içlerinden geçerek zamansız bir mutluluğu yakalayabileceğimiz sanrısını yaratıyordu.
rosariuma giden yoldan aşağı doğru indik, o çok methedilen gülbahçesi yolun solundaydı. gülleri, uzamış otlar yüzünden zor fark edebildik. epey yorulduğumuz için bakımsız bahçenin yanındaki banka oturuverdik. Bankın tam yanındaki hafif eğimli yamaçta ,terk edilmiş ve camları kırılmış eski küçük bir kulübe vardı. Belli ki bir zamanlar güllere bakan kişi o kulübede oturmuş , zamanını gülleri koruyarak geçirmişti. Gözlerimi kendiliğinden büyümüş olan aşısız ve bakımsız olan rengarenk güllere çevirdim, o anda bahçenin otları arasında, uzun zaman önceden yapıldığı belli olan sarmaşık gülleriyle örülü küçük peri kapılarını fark ettim. bize gülbahçesinin geçmişteki şaşaasını ve güzelliğini bir nebze olsun anımsatabilirlermişcesine ayakta kalmışlardı. "
ihtiyar gülümsemesini her zaman olduğu gibi kısa keserek ciddileşti ve lalettayin bir şekilde hatırımı sordu. iyiyim, dedim, ne olsun? belki sesimdeki hafif bir kırılmadan, belki de iyi koku alan kocaman yamuk kurt burnundan, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederek kırmızı gözlerini üstüme dikti.
fernando; bana bak, gözlerime iyice bak. peri kapılarını görebiliyor musun? Senin bakımsız bahçendeki kaltak gülleri kırmızıya boyuyor, ben ise bu bakımsız bahçede , dünyanın en uzak ucunda olduğum hissiyle, bir daha asla geri dönemeyeceğimi düşünüyorum.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar