bugün
- kötü bir insan mıyım ben5
- memur olup sıradan bir hayatla geberip gitmek5
- eskiden arkadaşlar genelevde aynı kadına gitmezdi8
- paranın mutluluk getirmemesi7
- konuşurken anladın mı deyip duran tip6
- sözlüğün yeni tasarımı17
- samsak döveci5
- türban mağduriyetinden türban zenginliğine2
- ajan berber2
- yaşadım demek için ne yapmalı7
- kaçak akım rölesi3
- yazarların kedilerine söylemek istedikleri4
- ucuz atlatmak2
- sözlük hanımlarının bugünkü kıyafetleri40
- kendi yanağından makas almak3
- kafayı kıran geliyor3
- küfürlü atasözleri4
- hababam sınıfı2
- aşk16
- günaydın kızlar4
- kaçak akım2
- kendi popona şaplak atmak2
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı93
- kimseye ihtiyaç duymamak2
- özür dilerim ile kusura bakma arasındaki farklar3
- bebeksi cilt için tavsiyeler2
- süvari kahvesi3
- ne oldu4
- sözlüğün en ılık yazarı2
- eğitim seviyesi azaldıkça kişide artan şey4
- terhis oluyorum sözlük21
- blaupunkt3
- kadınlar nasıl giyinmeli sorunsalı14
- gece gelen yemek yapma isteği8
- şeriatı savunan begüm polat'ın şaplak şovu49
- travis bickle a gönlünün götürdüğü yere sür demek2
- tır kabini2
- michelin2
- queen ravenna sözlüğün kraliçesidir14
- kitap okumamak3
- fatma betül sayan kaya28
- bir erkeğin bir kadınla lahmacun yemesi14
- ayva reçeli2
- masklavi'yi ehonomi çoh eyi derken görmek20
- günaydın devasa uludağ sözlük ailesi2
- cumaya gitmeyen yazarlar ifşa platformu21
- tulumba tatlısı4
- anın görüntüsü24
- bir sözlük yazarına kahve ısmarlamak12
- sözlüğü ayakta tutanlar2
Altmış sekiz kuşağından artakalmış ve de Fransızca bilen aydınlarımızın pek sevdikleri ve izledikleri bir gazete vardır: 'Liberation' (Kurtuluş)... 'Le Figaro ve 'Le Monde' gazetelerine oranla 'daha entel takılır' denilebilir.
Yok, şimdi size bu gazetenin babası Serge July denilen adamı, gazetenin artık revaçta olmadığını, darboğaza düştüğünü falan anlatacak değilim; bu tür yazılar, bir zamanlar gazete patronu ya da genel yayın müdürü olup da feleğin sillesini yemiş, bizim gibi 'alt tarafı köşe yazarı' durumuna düşmüş yani tenzil- i rütbeye uğramış arkadaşların işidir. Hani yöneticilerin 'mutfaktan yazma' geleneği vardır ya, Türk mutfağından uzak kalınca Fransız mutfağından yersin.
Bu gazetede bir haber çıktı da, onu aktaracağım.
Paris'te yaşayan Japonlar arasında intihar vakaları artmış.
'Bize ne be adam?' deme, dur, patlama, sabret.
Çünkü, Fransızlar Japonlarla alay ediyorlarmış. Bu yüzden orada yaşayan birçok Japon bunalıma giriyor, kimisi de dayanamayıp kendi canına kıyıyormuş! Bu eğilim o kadar belirgin ve tehlikeli olmaya başlamış ki (yılda en az yüz kişi böyle 'gider olmuş' kafadan) Sainte-Anne hastanesinin doktorları (bizim Bakırköy'e tekabül eder) olaya özel bir de terim uydurmuşlar: 'Paris sendromu'.
Yaa, Kopenhag kriterlerinin yanısıra Avrupa'da böyle durumlar da var...
Fransızlar Japonlar'ın konuşmaya çalıştıkları Fransızca'yla dalga geçiyorlarmış. Depresyon teşhisiyle gözetim altına alınan bir Japon 'bizi sevmiyorlar, onların önünde kendimi gülünç hissediyorum' diyor.
Fransız, kendinden başka kimseyi sevmez, Fransa'dan başka hiçbir ülkeyi de ciddiye almaz. Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı engel olamadığı bir aşağılık duygusu içindedir, o kadar.
Hele bir nedenle oralara düşmüş yabancılara karşı tutumu, kaba ilgisizlikten açık aşağılamaya kadar varır.
Onun için oralarda okuyan bizim çocuklar yapayalnız kalırlar, ya başka ülkelerin kızlarına yönelirler 'çıkmak için', ya da Türkiye'ye dönerken alt tabakadan eli yüzü de pek parlak olmayan bir Fransız yakalayıp getirirler, örneğin Mazet ya da Mabillon talebe lokantalarının bulaşıkçı kızlarını falan! (işin kötüsü şimdi Mazet de kapandı artık.)
Japon'un, çekik gözlerinden gelen özel bir konumu da var tabii. ikinci Dünya Savaşı'nda bunlarla savaşan Amerikan askerleri bunlara 'the monkeys' derlerdi, maymunlar! Irkçılığın en aşağılık boyutunda, sonra Vietnam halkına 'the gooks', Somali halkına 'skinnies', şimdilerde Irak halkına da 'towelheads' dediler, havlu kafalılar!
Yani, Avrupa Birliği'ne çıkmaz ayın son çarşambasında girerseniz, Paris sokaklarında kara çarşafınızı ve türbanınızı, ya da cüppenizi ve sarığınızı 'bir bayrak gibi' dolaştıracağınızı sanmayın. Sizi 'Magripli'den' farklı görmeyeceklerdir. Adam hesabına almayacaklardır.
Fakat intihar... işte orada dur.
Bir kere Şinto dininde çok onurlu bir ölüm sayılan intihar bizde günahtır, ikincisi de Türk oraları öyle güzel dağıtır ki...
Tunç Okan'ın 'Otobüs' filmini hatırlar mısınız? Kaçak işçi olarak Stockholm'e götürülüp pasaportları da ellerinden alındıktan sonra, beş parasız, şehrin göbeğinde bir otobüsün içinde günlerce bırakılan dil bilmez, yol bilmez, yordam bilmez köylülerimizin yaşadıkları dram anlatılıyordu...
Aziz Nesin de çok kızmış, 'Türk bu kadar zavallı değildir' demişti.
Tabii ya, bizim köylü kendini o otobüsten fazla sallanmadan atar, önce birkaç otomat bozup sigara ihtiyacını karşılar, sonra bir hemşeri lokantasına yanlayıp kebabını yer, yakınlarda yakaladığı birkaç kefere hatununu ağzından girip burnundan çıkıp becerdikten sonra ufak ufak kendi düzenini kurmaya yönelir! Hauptbahnof'un yolunu bir öğrensin, gerisi kolay
Zavallı 'çok ciddi' Japon da 'Fransız'ın mizah anlayışı onuruna dokunduğu için' intihar etsin. Bize maymun diyecekler ha, yanıtı hazır: Sen kendine bak ulan boynuzlu dümbük!
engin ardic
Yok, şimdi size bu gazetenin babası Serge July denilen adamı, gazetenin artık revaçta olmadığını, darboğaza düştüğünü falan anlatacak değilim; bu tür yazılar, bir zamanlar gazete patronu ya da genel yayın müdürü olup da feleğin sillesini yemiş, bizim gibi 'alt tarafı köşe yazarı' durumuna düşmüş yani tenzil- i rütbeye uğramış arkadaşların işidir. Hani yöneticilerin 'mutfaktan yazma' geleneği vardır ya, Türk mutfağından uzak kalınca Fransız mutfağından yersin.
Bu gazetede bir haber çıktı da, onu aktaracağım.
Paris'te yaşayan Japonlar arasında intihar vakaları artmış.
'Bize ne be adam?' deme, dur, patlama, sabret.
Çünkü, Fransızlar Japonlarla alay ediyorlarmış. Bu yüzden orada yaşayan birçok Japon bunalıma giriyor, kimisi de dayanamayıp kendi canına kıyıyormuş! Bu eğilim o kadar belirgin ve tehlikeli olmaya başlamış ki (yılda en az yüz kişi böyle 'gider olmuş' kafadan) Sainte-Anne hastanesinin doktorları (bizim Bakırköy'e tekabül eder) olaya özel bir de terim uydurmuşlar: 'Paris sendromu'.
Yaa, Kopenhag kriterlerinin yanısıra Avrupa'da böyle durumlar da var...
Fransızlar Japonlar'ın konuşmaya çalıştıkları Fransızca'yla dalga geçiyorlarmış. Depresyon teşhisiyle gözetim altına alınan bir Japon 'bizi sevmiyorlar, onların önünde kendimi gülünç hissediyorum' diyor.
Fransız, kendinden başka kimseyi sevmez, Fransa'dan başka hiçbir ülkeyi de ciddiye almaz. Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı engel olamadığı bir aşağılık duygusu içindedir, o kadar.
Hele bir nedenle oralara düşmüş yabancılara karşı tutumu, kaba ilgisizlikten açık aşağılamaya kadar varır.
Onun için oralarda okuyan bizim çocuklar yapayalnız kalırlar, ya başka ülkelerin kızlarına yönelirler 'çıkmak için', ya da Türkiye'ye dönerken alt tabakadan eli yüzü de pek parlak olmayan bir Fransız yakalayıp getirirler, örneğin Mazet ya da Mabillon talebe lokantalarının bulaşıkçı kızlarını falan! (işin kötüsü şimdi Mazet de kapandı artık.)
Japon'un, çekik gözlerinden gelen özel bir konumu da var tabii. ikinci Dünya Savaşı'nda bunlarla savaşan Amerikan askerleri bunlara 'the monkeys' derlerdi, maymunlar! Irkçılığın en aşağılık boyutunda, sonra Vietnam halkına 'the gooks', Somali halkına 'skinnies', şimdilerde Irak halkına da 'towelheads' dediler, havlu kafalılar!
Yani, Avrupa Birliği'ne çıkmaz ayın son çarşambasında girerseniz, Paris sokaklarında kara çarşafınızı ve türbanınızı, ya da cüppenizi ve sarığınızı 'bir bayrak gibi' dolaştıracağınızı sanmayın. Sizi 'Magripli'den' farklı görmeyeceklerdir. Adam hesabına almayacaklardır.
Fakat intihar... işte orada dur.
Bir kere Şinto dininde çok onurlu bir ölüm sayılan intihar bizde günahtır, ikincisi de Türk oraları öyle güzel dağıtır ki...
Tunç Okan'ın 'Otobüs' filmini hatırlar mısınız? Kaçak işçi olarak Stockholm'e götürülüp pasaportları da ellerinden alındıktan sonra, beş parasız, şehrin göbeğinde bir otobüsün içinde günlerce bırakılan dil bilmez, yol bilmez, yordam bilmez köylülerimizin yaşadıkları dram anlatılıyordu...
Aziz Nesin de çok kızmış, 'Türk bu kadar zavallı değildir' demişti.
Tabii ya, bizim köylü kendini o otobüsten fazla sallanmadan atar, önce birkaç otomat bozup sigara ihtiyacını karşılar, sonra bir hemşeri lokantasına yanlayıp kebabını yer, yakınlarda yakaladığı birkaç kefere hatununu ağzından girip burnundan çıkıp becerdikten sonra ufak ufak kendi düzenini kurmaya yönelir! Hauptbahnof'un yolunu bir öğrensin, gerisi kolay
Zavallı 'çok ciddi' Japon da 'Fransız'ın mizah anlayışı onuruna dokunduğu için' intihar etsin. Bize maymun diyecekler ha, yanıtı hazır: Sen kendine bak ulan boynuzlu dümbük!
engin ardic
eyfelin yakından sanıldığı kadar güzel olmamasıyla birlikte adeta bir demir yığını yorumlarını sıkça duyduğum . eğer parise gidecekseniz fonda amelie çalan aşk şehri düşüncelerinizi şöyle elinizin tersiyle bir itin çünkü karşınıza çıkacak olan bu değil. Gerçekte müzelere gitmek için inaılmaz kuyruklarda beklediğiniz, kaba garsonların var olduğu, soğuk insanların yaşadığı bir yer. yabancı dille konuşmama gibi milliyetçilikleri tutabilir ayrıca sizin Fransızcanızda mükemmel değilse ve bu alay konusuysa bir de büyük hayallerle gelen bir japonsanız paris sendromuna merhaba deyin.
bir psikolojik rahatsızlık. özellikle japonlar yakalanıyormuş. paris'e gelmeden önce şehirle ilgili büyük beklentileri olan turistler, umduklarını bulamayınca bunalıma giriyorlarmış. yerim.
Sacma bi psikolojik rahatsizlik,zaten cogu onceden ruh hastasi oluyolarmis.
En sevdiğim Stockholm sendromu. Sendrom gibi sendrom be...
Paris'i, romantizm, aşk, meşk, şarap, edith piaf, dans, pembe panjurlu, sokaklarında, yağmur altında dans edip, öpüşen, mutlu mesut aşıkların, jöteeeeemmm diye haykırdıkları bir film seti havasında düşünen tayfanın, yaşadıkları hayal kırıklığı sonucu yaşadıkları sendromdur.
Paris' te, romeo ya da jüliet' e dönüşmüyorsunuz hanımlar beyler!
Yiyip, içip, sıçma eylemleri orda da sürüyor, ansızın pembe filan da sıçmıyorsunuz ayrıca.
Bir pazarlama harikası olan, tamam hakkını yemeyelim hoş bir fransız kentini gezip dönüyorsunuz.
Hatta bazen telefonunuzu bile çaldırabiliyorsunuz meselâ!
Götü kalkık yaşlı fransız garsonlarına, laf anlatamıyorsunuz, adam garson değil sanırsın kraliyet ailesi mensubu, garsonluğu öylesine can sıkıntısından yapıyor haspam!
ingilizce konuşmuyorlar efenim, eee nolcak ben de fransızca bilmiyorum, yemek vermicen mi ulan hırbo?!
Gerçekleri bilin, sonra yok sendrom yok travma deyip tatava yapmayın.
En güzel ülke bizim ülkemiz, hem valla hem billa!
Paris' te, romeo ya da jüliet' e dönüşmüyorsunuz hanımlar beyler!
Yiyip, içip, sıçma eylemleri orda da sürüyor, ansızın pembe filan da sıçmıyorsunuz ayrıca.
Bir pazarlama harikası olan, tamam hakkını yemeyelim hoş bir fransız kentini gezip dönüyorsunuz.
Hatta bazen telefonunuzu bile çaldırabiliyorsunuz meselâ!
Götü kalkık yaşlı fransız garsonlarına, laf anlatamıyorsunuz, adam garson değil sanırsın kraliyet ailesi mensubu, garsonluğu öylesine can sıkıntısından yapıyor haspam!
ingilizce konuşmuyorlar efenim, eee nolcak ben de fransızca bilmiyorum, yemek vermicen mi ulan hırbo?!
Gerçekleri bilin, sonra yok sendrom yok travma deyip tatava yapmayın.
En güzel ülke bizim ülkemiz, hem valla hem billa!
Paris'e tatile ya da çalışmaya gelen Japonların, kültür ve dil farklı dolayısıyla yaşadığı sendrom.
paris sendromu, özellikle japonların yakalandığı garip bir psikolojik rahatsızlık… paris’e gelmeden önce şehirle ilgili büyük beklentileri olan kişiler, şehrin gerçek yüzüyle karşılaşınca depresyona giriyorlar.
paris sendromu mu?
bunlar daha yozgat'a veya adana'ya gelmediği için paris sendromunu bir şey sanıp önemsiyorlar.
eğer gerçekten bu sendromdan rahatsızlık duyan olursa onları yozgat'a adanaya'ya getirin.
bak yemin ediyorum, şarapsızım hiç birinde paris sendromu kalmaz.
hoş, bu sefer de sendromdan kurtulup depresyona girip hepsi daha sonra intihar eder.
zaten adamlar genetik olarak intihara meyilli.
bunlar daha yozgat'a veya adana'ya gelmediği için paris sendromunu bir şey sanıp önemsiyorlar.
eğer gerçekten bu sendromdan rahatsızlık duyan olursa onları yozgat'a adanaya'ya getirin.
bak yemin ediyorum, şarapsızım hiç birinde paris sendromu kalmaz.
hoş, bu sefer de sendromdan kurtulup depresyona girip hepsi daha sonra intihar eder.
zaten adamlar genetik olarak intihara meyilli.
bir şehrin kişilerin beklentilerini karşılamama durumu.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar
© 2005 – 2026 uludagsozluk.com