bugün

Kapitalist üretim biçimi, Marksist ekonomik söylemde 18. yy'ın sonunda Batı Avrupada hızlıca büyüyen kapitalist toplumların sosyoekonomik temelini ifade eder, bu üretim tarzı daha sonra Batı Avrupayı da aşarak dünyaya yayılmıştır. Karakteristik özelliği özel mülkiyetin üretim araçlarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olması; dağılımın ve değişiminin ana olarak piyasa ekonomisine dayanmasıdır. Sermaye sahibi hakim sınıf burjuva olarak ifade edilirken belirli bir ücret için emek gücünü satan sayıca çok, fakat hakimiyet kuramamış sınıfa da geniş anlamda proletarya denir.

Kapitalist üretim biçimi, farklı politik sistemlere ve sosyal yapılara sahip toplumlarda da var olabilir (örnek: liberal demokrasi, faşizm..)
günümüzün küreselleşmiş dünyasında emperyalist kapitalizm e dönüşmüş üretim biçimidir. geri bırakılmış ülkelerin zengin doğal ve beşeri kaynakları emperyalist ülkeler tarafından sömürülürken, kendilerine yoksulluk hatta açlık sınırında yaşama hakkı reva görülen bir düzenin parçasıdır.
aslında günümüzde komünizmin hüküm sürdüğü devletlerde bile bir şekilde geçerliliğini koruyan sistemdir. ve başta abd olmak üzere kapitalizmin scriptinin yazıldığı ülkelerde de tersi uygulamalar görülebilir, sistemin en ciddi yan etkisi olan 2008 krizinden sonra pekçok firmanın devlete transfer edilmesi de başka bir örnektir. zaten bilirsiniz, sosyal bilimlerde ne herşey siyah, ne herşey beyazdır.
teknik kısmına girmek istemiyorum, ancak bu sistemde mutlaka ve mutlaka sömürü düzeni vardır. aksi takdirde sistemin kendisi işlemez. birileri çalışır, birileri zenginler. daha sonra toplumda kutuplaşmalar meydana gelir. bir tarafta beş bin dolarlık takım elbise giyen insanlar, diğer tarafta ayda 1 doların altında çalışan insanlar türer.
oysa dünyadaki kaynakların dağıtım oranı normal bir ahlaki çıkarıma göre her insana ya da millete ortak dağıtılmasıdır.
yani, alaska'da bir yeraltı madeni, ya da bilinen örnekten gidelim, bir petrol rezervi bulunsun. daha sonra insanların biraraya gelip bunu kendi teknolojik seviyelerine göre işlemeleri, kullanıma hazır hale getirmeleri ve insanlara paylaştırması gerekir. çünkü aslında gayet basit, bir kaynaktan söz ediyoruz ve dünyada yaşayan en akıllı yaratıklar olarak muhtemelen sadece insanlar akıllıca ve kavgasız gürültüsüz, adilce paylaşabilir.

komik değil mi?
çünkü maalesef işler hiç de böyle gitmez. alaska da çıkan petrol, ilk önce devlet denen kurumun uluslararası anlaşmalardan dolayı kazandığı ve kendi statüsünü belirleyen sistemden dolayı oraya sahip olan devletin, yani örneğimizde abd nin alanına girer. ve bu kaynaktan herhangi bir şekilde faydalanması da sadece o devlete ve o devletin vatandaşlarına bahşedilmiştir.

diğer taraftan afrika nın ortasında yer alan bir bölge düşünelim. hmm, neresi olsun. sudan! sudan'ın ebey bölgesi. burada da petrol çıkar, hem de daha fazla miktarda. sudan'lı insanlar da kendi petrolünü başka bir ülkeyle ya da toplulukla paylaşmayı reddeder.(bu arada sudan afrika'nın en büyük ülkesi-idi. şu anda sözkonusu sebepten dolayı bölündü. zaten bölünmeden önce de ikinci dünya savaşı'nda,ki bu başka bir kapitalist düzenin gereği olan bir savaştır,sınırları masa başındaki zamanın emperyal ve kapitalist güçleri tarafından çizilmiştir, haritayı açarsanız yiv gibi düzgün sınırları olan bir sudan'ı görebilirsiniz. hoş, bu durum maalesef sadece sudan için geçerli değildir.neyse)

ancak işler yine öyle gitmez. sudan'ın petrolünü sudan'lılar değil yine alaskalı şirketler alırlar. bunu yaparken çok karmaşık gibi görünen ancak temelde hep aynı senaryonun ürünü olan figürler kullanırlar. askeri darbeler, tuhaf uçak kazaları, ki bu kazalarda kimlerin olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde, şüpheli süikastler vs..

kapitalist sistem doymaz. hep daha fazlasını ister ve bütün kaynakların alt kanallara kanalize olmasına karşı çıkar. bunun yerine alttan alıp üste verir, alt katman fakirleştikçe zengin kesim daha da zenginler. parasıyla para kazanır, etrafta binlerce bankalar açılır, krizler çıkar, insanlar işsiz kalırlar, birileri intihar eder, birileri tutuklanır... ancak hiçbirşey değişmez.

bir hiçliğin eseri olan kapitalist sistem talana son sürat devam eder. üstelik bunu yaparken imf gibi, dünya bankası gibi kendi kurduğu büyük ve legal organlarla yapar. örn. stand by anlaşmaları ya da belli bir dönem boyunca ülke kaynaklarına el konulması vs gibi.

bu noktada küresel oligarşiye de değinmek gerekiyor sanırım. kapitalist sistemin son sürat ilerlediği günümüzde dünyadaki en zengin %1 lik kesimin toplamdaki gelir pastasından aldığı pay da %1 olması gerekirken normal oranın %800 fazlası, %8'ine sahiptir.
ya da, en üst %1 lik kesim en düşük %95 lik kesimden daha zengin. ve inanın bu rakamlar gerçek rakamlar.

oligarşimiz hartum'u sömürür, kukla bir devlet vasıtasıyla gönüllü olarak ya da zorla gerçekleştirilen bu eylemde genellikle örneğin bp gibi, shell gibi, exxon gibi firmalar rol alırlar. ve bu firmalar tahmin ettiğimiz üzere ailenin şirketleridirler. sömürü ile üst kanallara sermaye akışı tam gaz devam eder..

http://www.sciencedaily.c.../2007/11/071112140720.htm

yazacak çok şey var tabii ama uykum geldi lan.
az para çok iş felsefesidir. çünkü kapitalist düşünceye göre sermayeden değil işçiden para kazanılır. buna weberci yaklaşımdan örnek verirsek protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu kitabında durumu şöyle açıklar; 3 dönüm tarlanız var ve bir katoliğe tarlayı biçmesi için dönüm başı 3 lira veriyosunuz. eğer katoliğin günlük iltiyacı 3 liraysa üç dönümü birden biçecek gücü olduğu halde 3 lira kendisine yettiğinden 1 dönümü biçip bırakır ve daha fazla para kazanmak istemez. fakat dönüm başı 1 lira verirseniz bütün tarlayı biçmek zorunda kalır. işin özü budur zaten kapitalizm için protestan icadı da diyebiliriz.
çok fazla söz söylemeye gerek olmayan, konu hakkında yüzlerce kitap, makale yazılmıştır zaten. dünya halklarını yoksullaştıran, kendine mahçup ettikçe kazanan, azınlığın elindeki büyük sermayedir. sosyalizm anlayışı olmasaydı kapitalizme ihtiyaç duyulmazdı. eninde sonunda yıkılacak düzendir. dünya bir gün komünizmi yaşayacaktır.!
insani açıdan bakıldığında tiksinç gelen, ekonomik açıdan bakıldığında da olması gereken sistemdir.

üretim faktörlerini komple devlete verelim herkes için üretsin eşit olarak dağıtsın eyvallah ama bu sefer rekabet ortamı yok devlet bir anda tekel konumuna geliyor. rekabet ortamı olmadığı içinde devlet kaliteye bakmadan üretimde bulunuyor. en az maliyetle üretmeye çalışıyor. gel gelelim kamusal mal özelliği taşımayan bazı malları devlet nasıl sunacak? bunun içinde bir sınırlama getirecek ya da parayla satacak. bu durumda da tekel olan devlet fiyat farklılaştırması yoluna giderek tüketicilerin ırzına geçebilir.

acı ama gerçek artık bu sistemi kabul etmek zorundayız. yapabileceğimiz tek şey zararlarını minimuma indirecek teoriler geliştirmektir. bununda en kolay yolu yüksek oranda uygulanacak kurumlar vergisi ile toplanan vergi gelirlerini transfer harcaması yoluyla yoksul kesime dağıtıp gelir dağılımında adaleti sağlamaktır. tabi yüksek oranlı kurumlar vergisi yatırımları baya bir etkileyecek ama yapacak bir şey yok.
© copyright 2005 - 2026