1. 1.
    - O yasak parfümünden biraz daha sık elime.

    Kadın cevap vermeden, telaşlıca çantasını karıştırmaya başladı. Parfümü bulup çıkarması uzun sürmedi.

    - Biliyor musun? En çok bir kadının çantasında kaybolmaktan korkarım.

    Kadın güldü. Yine telaşlıca, adamın uzattığı sol eline sıktı parfümü. Dolu dolu üç pıss.

    Kadın sağa, adam sola doğru gitti. Günlerden pazardı. Parfüm, fırından yeni çıkmış bir kurabiye kokusunu andırıyordu. Adam elini kokladı.

    Otobüs durağında bekleyen iki kadın adamı deli sandı. Aralarında onun hakkında fısıldaştılar ve sanki artık gitmelerinin gerektiğini bilip tam zamanında yetişip gelen otobüslerine bindiler.

    Adam onların gidişlerini de hakkında konuşup gülüşmelerini de fark etmedi. Otobüs durağına gitti ve oturdu. Sol elini burnuna götürdü ve ah çeker gibi kokladı. Düşündü;

    Rab insanlara beş duyu organı verse de kimileri hepsinden yararlanamıyordu.

    Mesela göz; kimileri ''kör''dü. Mesela kulak; kimileri ''sağır''dı.
    Doğuştan ya da sonradan, şanssızlık ya da şans. Bu bilinmezdi ama, koklayamayan yoktu, tadamayan da; dokunamayan ise hiç yoktu.

    ''Bazen verdiği mesajları iletirken aslında ne kadar da keskin davranmış'' diye düşündü. Eğer bir şey önemliyse önem-lidir. ''önem''e değer vermek, bunun için bir parantez gerekli sanırım. Ki rab böyle yapmış'' diye mırıldandı kendi kendine.

    Görmeden de sevebilirsin, duymadan da. Ama kokusunu içine çekip tadını alamadığın bir sevgili, hele ki dokunamadığın.olmaz, olduramazsın. Sanal bir hikaye olur ancak bu.

    Aşk hepsinden, her şeyden daha büyük ve her ne kadar kendimizi büyülü olduğuna inandırsak da farkında olmadığımız kadar da yüce. Ki rab, görmesine ket vursa da kimilerinin; ve kimilerinin de duymasına; asla ve asla aşık olmasına ket vurmamış hiç kimsenin. Ki bu sebepten dokunmamış diğer duyu organlarına. Ve bir mesaj vermiş burada; ''aşkı herkes hak eder''. Ve bu mesaj algılansın diye körler sağırlar dolanıyor sokaklarda.
    Gülümsedi.
    Gelen ilk otobüse binmek için sözleşti kendi ile. Durak da sokak da bomboştu hala. Tekrar düşüncelere daldı;
    Nasıl ki iki kulak bir ağız vermiş ise, bunun sebebinin ''iki dinle bir konuş'' olduğunu hatırladı. Ürperdi. Tedirgin bakışlarla kafasını sağa sola çevirdi. Ne durakta ne de sokakta hiç kimseler yoktu hala. Ne bir kere konuşacağı, ne iki kere dinleyeceği hiç-kimse.
    Kendini şehirli bir öküz gibi hissetti. Treni değil de otobüsü bekleyen. ''öküzler de sever ama di mi?'' dedi.
    Neyse ki otobüs geldi ve bindi.

    - günaydın

    Dedi otobüs şoförüne. Şoför kelimeleri ağzında geveleyerek boktan bir ''günaydın''la cevap verdi. Bıyığının bir tarafını diğerine göre orantısız kesmişti ve ağzında bir sakız vardı.

    - Dur tahmin edeyim; sigarayı bırakalı üç gün oldu ve bu yüzden sakız çiğniyorsun, hatta bunun stresini o kadar yoğun yaşıyorsun ki bıyığının bir tarafını diğerine göre orantısız kesmişsin.

    Şoför, birinci viteste ilerleyen otobüste dikiz aynasını kendine doğru çevirip bıyığını incelemeye aldı.

    - Berber misin? diye sordu şoför.

    - Sadece sabahları

    - O nasıl oluyor?

    - Her sabah tıraş olurum da

    Dedi adam ve arkaya doğru ilerledi. Koltuklardan birine oturdu ve etrafına bakındı. Üç-beş kişi dışında otobüs boştu. Uyukladı.Gözünü açtığında oturduğu yerden kalktı. Kapıya doğru yöneldi ve inmek için düğmeye bastı. Otobüs ilk durakta durdu ve indi.

    indiği yer bir sürü otobüs duraklarının olduğu merkezi bir yerdi. ileride bir meydan vardı. Yürüdü.
    Meydanda bir sürü genç toplanmış, gitar çalan uzun saçlı bir çocuğu seyrediyordu. Ortalıkta bir şenlik, panayır havası vardı. Oturmak için bir banka doğru yaklaştı.

    ihtiyar bir adam, uyumamak için gözkapaklarıyla savaşıyordu sanki. Gözleri kapanıyor, dalıyor, sonra birden gözlerini açıp tekrar dalmayı bekliyor gibiydi.

    Böyle durumlarda ruh, bedenden ayrılıp, rüyalar ülkesine gitmek için ayaklarının ucuna basarak sessizce sıvışmak ister. Ki beden; eğer çok rahat bir durumda değilse, tilkidedir. izin vermez ruhun sessizce kaçmasına. Yakalar ruhu ve yakasına yapışır; ''hayır gidemezsin!..''

    O arada gözlerini açar işte insan; ve ruhun yeni bir kaçış denemesine kadar da aptalca bakınır sağa sola. Sonra tekrar kapatır gözlerini. Bu böyle sürer gider.

    Ölüm anında da, ruh toplayıp valizini, terk etmek için hazırlanırken bedeni, yine yapışır yakasına beden; ama yaka elinde kalır. Gömlek çürümüştür yıkanmaktan!.

    Oturdu.

    Saatine baktı; sabahın kör saatinden beri dışardaydı. Kahvaltı yapmamış, aç karnını sol elindeki kurabiye kokusuyla geçiştirmişti. ilerde dolanan simitçiye seslendi;

    - Simitçi!

    Adam koşaradım geldi.

    - Buyrun abi.

    - Simit ne kadar

    - Bir lira abi.

    - Versene bir tane.

    Simitçi simidi sararken fikrinden vazgeçti;

    - iki yap iki; vazgeçtim.

    Simitçi onaylar gibi başını salladı. Simitleri uzattı, parasını aldı ve gitti. Simidin bir tanesini ihtiyara uzattı. Yaşlı adam önce almakta tereddüt etti. Sadece baktı;

    - Alsana ihtiyar.

    - Eyvallah.

    - Çay da ısmarlardım ama; burada, meydanın ortasında, çayı kim kaybetmiş ki biz bulalım.

    Adam ceketinin sol iç cebinden yarım şişe su çıkarıp uzattı;

    - Boğazına takılır, al su iç.

    - Yok be babalık, suyla pek aram yok benim.

    - Ya ne içersin?

    - Alkoliğim ben.

    - Bırakmak isteyip de bırakamıyormuş gibi söyledin onu.

    - Öyle ama.

    - Yirmi beş sene içtim bir faydasını görmedim.

    Alkolik, öğüdü beğenmediğini yaptığı ironiyle fark ettirdi;

    - içerim dersen bir büyük ısmarlarım bak, ciddiyim ben.

    ihtiyar gülümsedi;

    - On beş sene oldu ağzıma sürmeyeli, bulaştırmayayım tekrar.

    - Sen bilirsin ihtiyar, benden çıktı.

    - Eyvallah.

    Bu gizemli ve eli açık adam, ihtiyarın, uzun zamandır kullanılmamaktan kemikleşen merak olgusunu çatırdatarak yerinden oynatmıştı.

    - Ne iş tutarsın evlat?

    - Çalışmıyorum emmi, çalışamıyorum daha doğrusu.

    - Neden? Bir hastalık, keder yoktur umarım?

    - Hem var hem yok aslında.

    - O nasıl oluyor be oğlum?

    - Kafadan kontağım ben.

    - Deli misin? Sakın buna evet deme çünkü deliye benzemiyorsun, öyle olsan anlardım ben.

    - Nasıl anlardın? Sen de mi delisin yoksa?

    ihtiyar tekrar gülümsedi;

    - Yok. Ben kendini tutanlardanım.

    - O ne demek şimdi yahu?

    - Öyle zamanlar yaşadım ki; delirsem, kimse ''neden delirdi bu?'' diye sormazdı. Ama tuttum kendimi hep işte.

    - Yaş kaç ihtiyar?

    - 64.

    - Hey maşşallah. Evlenmedin mi hiç?

    - Evlendim evlenmesine de,

    - Ee yenge nerede? Çoluk çocuk?

    ihtiyar derin bir ah çekti önce. Uzun soluklu anlatacağı ne kadar da belliydi;

    - Evlendiğimizin ilk ayları karımla mizaçlarımızın birbirine oldukça zıt olduğunu fark ettik. Çok kavga etmeye başlamıştık ve kavgaların sonu ne olursa olsun, eşimin anlayışsızlığı yüzünden, tüm konularda ben haksız çıkıyordum. Buna bir çare bulmalıydım. inanılmaz mutsuzdum.

    - Ne buldun?

    - Karıma dedim ki; bak hayatım, ''son zamanlarda çok kavga ediyoruz, şöyle bir anlaşma yapalım; sen ya da ben- aramızdan hangimiz kavga çıkacağını hissederse, o an dışarı çıkıp biraz hava alsın''

    - Ee o ne dedi? Kabul etti mi bu teklifi?

    - Etti etti.

    - Ee sorun çözüldü mü bari? Sonrasında ne oldu?

    - Sonrasında ne olduğunu bilmiyorum evlat; o gün bugündür sokaklarda yaşarım.

    Bu sözler alkoliği katıla katıla güldürmüştü. Karışan saç sakalının arasından, ihtiyarın da gülümsediği görünüyordu.

    - ''sen evli misin peki?''

    - ''hayır ama hayatımda biri var; bana kalemle kalemtraşın o bitmeyen aşkını yazdıran biri.

    - yazı mı yazarsın?

    - yazarım yazmasına da sonunu getiremem.

    ihtiyar anlamadığını belirten bir yüz ifadesiyle baktı.

    - dinlemek isterim.

    - sıkılmazsan anlatayım biraz?

    - he he sıkılmam evlat hadi başla.

    alkolik, cebinden katlanmaktan buruş buruş olmuş 3 sayfa kağıt çıkardı. okumaya başladı;

    ne demişti silgi; ''başlayan her şey bitmeye mahkumdur''

    her ne kadar emekleri, gözünü dahi kırpmadan silebildiği için ondan hoşlanmasa bile, hayatta en zor söyleyebildiğimiz kelimeyi yaşantısına yansıtabildiği için de, içten içe bir hayranlık duyuyordu silgiye.

    evet silgi siliyordu; ne var ne yok gözünün alabildiğine. ''silmek'' hayır demek değil miydi?

    silginin söylediği cümlenin bu kadar keskin olmasının altında yatan sebep; hayatını silemeden devam ettirenler için, yaşayarak bilinecek ve yediğimiz kazıkların toplamı olan ''tecrübe'' ile mi sabitlenecekti, içimizde bir ayna bulup kendimizi bir türlü göremediğimiz benliğimizde?

    ''kararsızsın'' demişti kalemtraş, daha ilişkilerinin ikinci haftasında. tabi ki şaşırmıştı; böyle bir şeyi beklemediğinin söylenmesi bile fazla.

    ''farkına vardığın ama ne olduğunu bilmediğin eksikliklerin var. tabi ki ben de bilmiyorum bunları; daha çook çok yeniyiz''

    kalemtraşın, ilişkilerinin yeni olduğunu belirtirken kurduğu cümledeki ''çok'' kelimesini iki kere kullanması kalemi korkutmuştu. kronemetre hala sıfırı gösteriyor demek miydi bu?

    - yaşayanların tutarsız davranışlarının altında, hayatın onlara sunduğu ve belki de mecbur bıraktığı eksiklikleri tamamlama telaşı yatıyor olabilir. vücut nasıl hastalandığında bazı mekanizmalar olması gerektiğinden farklı çalışıyorsa, hayatımızda da-ki çoğumuzda bu böyle değil midir?- hastalandığında gerektiği gibi davranamıyoruz haliyle.

    kalemtraşın bu konu hakkındaki son cümlesi; ''normal karşılamak lazım'' oldu. ne kadar da keskindi sözleri. kalem, kendine nasıl bir pay çıkarması gerektiğini ''tecrübe''lendikten sonra anlayacaktı. şimdilik bu konuşulanları geceye yormuştu, gündüz olsa konuşulmazdı böyle nasılsa.

    yaşayanlar gece ve gündüz birbirinden farklı kimlikler sergiliyor diye düşündü. gece yazılan yazılar daha duygu yüklü değil miydi gündüz yazılanlardan? gece daha çok ihtiyaç duyuyorsun muhabbete, gündüz ise yalnızlığa. acaba gece, görünmesini istemediğin her şeyi örttüğünden mi rahatça yansıtabiliyordun kendini. tüm gizlerin cebinde.

    acaba hep iyiliği temsil eden ''aydınlık'', karanlık kadar iyilik yapmıyor muydu insana? düşündü.

    koyu kırmızı şarabındaki son yudumu içmeden girdi yatağına. şarap, sehpanın üzerinde, sabah uyanana kadar kalemi seyretti.

    rüyasında kalemtraşı gördü;

    rüyada kalemtraşla deniz kenarında oturuyorlardı. hava açıktı. oysa kabuslarda hava kapalı olmaz mıydı? demek ki bir kabus değildi bu.

    kalemtraşın sandalyesi kaleminkinden bir kat daha yüksekti. bir şeyler konuşuyorlardı. kalemtras, kalemin gözlerine en derininden bakarak yüksekten anlatıyordu. düşünürken gözlerini denize doğru kaydırıyordu. kalemtraşın koyu kahverengi gözleri, düşünmek için denize doğru her kayışında, masmavi oluyordu. sonra tekrar kaldığı yerden devam edip kaleme döndüğünde ise eski halini alıyordu. ama nasıl yapabiliyordu bunu?

    kalem her ne kadar konuşulanları hatırlamasa da diğer ayrıntılar gözünün önündeydi işte. kalemtraşın söylediklerine karşılık verdiğinde, kafasını yukarı çevirip öyle anlatıyordu. her düşündüğü satır arasında, gözünü masmavi gökyüzüne çeviriyordu. aman allah'ım her taraf ne kadar da maviydi. ya gözleri, onun gözleri de maviye dönüyor muydu acaba?

    yoldan geçen bir kadını durdurdu. kadına cebinden bir yüzük çıkarıp verdi. kadın gülümsedi. kalemtraş, kadına çantasından çıkardığı küçük aynasından bakıyordu. ayna aralarına girebilmişti, kalem değil.

    kalem elini uzattı ve aynayı kalemtraşın elinden aldı. gökyüzüne doğrulttu. aynada kendine baktı. kendi gözleri de mavi miydi? kalem aynada kendini göremedi. ceplerinde bir şeyler arayan bir adam gibi üstünü başını yokladı. elleri maviye bulandı. evet oradaydı ama aynada kendini göremiyordu. tekrar baktı; yoktu.

    yere fırlattığı ayna paramparça oldu. kalemtraş gülümsedi. dişlerinden biri eksilmişti, yerdeki kırık ayna parçalarına baktı ve bir parçayı dişlerinin arasına yerleştirdi. kalemtraş artık her güldüğünde, kalem, onun dişindeki kırık ayna parçasında, kendini ''göremeyecekti''.

    kalem bir çığlıkla uyandı. nefes nefese ve ter içindeydi. karanlık odada elini sehpaya uzattı. sokaklardan kedilerin sesleri geliyordu. hangi ayda olduklarını hatırlayamadı. şarabı su sandı ve içti.

    tadı en azından rüyası kadar kötü değildi...

    ihtiyar haykırdı;

    - nasıl? bu rüyayı ben de gördüm evlat bu nasıl olur?

    uzaktan duyulan siren sesleri kulakları tırmalamadan hayatın orkestrasına katılmıştı. sesler biraz daha yakınlaştı sonra; bir çeşit ambulanstı bu. önlüklü üç kişi bir anda alkoliğin üstüne çullandı ve tersten giydirdikleri gömleğin uzantılarıyla da bağladılar. alkolik haykırdı; ''ihtiyar, ihtiyar nerede..!'' önlüklülerden biri cevapladı;

    - bir kaç gün daha ilaçlarını almazsan her taraf ihtiyar dolacak.

    diğer iki adam kahkahalarla güldüler.

    alkoliğin oturduğu banktan bakıldığında, giden bir ambulans ve arka camından umutlu bakışlarla hala ihtiyarı görme telaşında olan bir çift göz görünüyordu.
    18 -4 ... hipnozcu