bugün
- sözlük kızlarıyla pijama partisi yapmak15
- motorsiklet5
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı78
- mutlu günleri beklemek15
- en lezzetli balık12
- nervio'ya evlenme teklif etmek30
- porsche4
- 7 kasım 2026 galatasaray amed maçı10
- yerde para bulmak8
- sözlüğe hareket getirecek şey6
- kedimin yatağıma kusması6
- insanın kendiyle geçireceği zamana ihtiyacı olması4
- yeni evli çift aktiviteleri12
- vajinaya dil atmak16
- benyamin netenyahu2
- sözlükte kimseye zararı olmayan yazar20
- sözlük kızlarının çorapları11
- para kazanmak6
- son aylarda tipimin iyice kaymış olması4
- gece gece canın cips çekmesi2
- ahmet kaya2
- nervio abla15
- ıspartalıları sevmemek8
- sözlükteki gizli geyi ifşalıyorum15
- muslettin amca ile edirne genelevine gidiyoruz6
- sözlük kızlarına hallenen erkek yazarlar8
- pürüzsüz bir ama olmak3
- kimsenin sizi sevmemesi16
- kış gelince kısa etek ince çorap modası8
- rusyada neden kızlar şımarık değil sorunsalı9
- ismail kartal19
- from gold from dust36
- mersin10
- nervio'nun peşinden koşan yazarlar9
- bir sözlük erkeğine patik hediye etmek8
- en son ne aldınız13
- sözlükte götü çok kaldırılmış kızlar8
- bir sözlük kızının çoraplarını hediye olarak almak8
- güney kore34
- ümit kocasakal19
- seks hikayesi yazan trajedi yazarı6
- 2026'nın yaşayan en seksi erkeği6
- okumuş kültürlü insandan nefret eden tip6
- instagram da artan erotizm sebebi10
- gecenin şiiri3
- 1986 yılında miami geceleri4
- birbiriyle çiftleşecek uludağ sözlük yazarları12
- canım anam yazılı gül dövmesi3
- sözlüğün kezban yazarı5
- nervio tarzı entry girmek24
Mor ve ötesi'nin geçtiğimiz günlerde çıkardığı son teklisi. Yine müthiş bir şarkı olmuş tabii ki...
Sözler geliyor...
Ters yönden gelen
Bıçkın başkanım
Ağlamazsan bir çift sözüm var
Hep sen istedin
Ben de dinledim
Artık benim de zamanım var
Gitmedim işte
Delirmedim de
Anlatan benim
Seni ve her şeyi
Belki hiçbir şey
Böyle zor olmazdı
Biraz daha mutlu olsaydın
Ters yönden gelen
Bitkin başkanım
Şimdi benim de zamanlarım
Gitmedim işte
Delirmedim de
Anlatan benim
Seni ve her şeyi
Ölmedim işte
Yenilmedim de
Anlatan benim
Seni ve her şeyi
Sözler geliyor...
Ters yönden gelen
Bıçkın başkanım
Ağlamazsan bir çift sözüm var
Hep sen istedin
Ben de dinledim
Artık benim de zamanım var
Gitmedim işte
Delirmedim de
Anlatan benim
Seni ve her şeyi
Belki hiçbir şey
Böyle zor olmazdı
Biraz daha mutlu olsaydın
Ters yönden gelen
Bitkin başkanım
Şimdi benim de zamanlarım
Gitmedim işte
Delirmedim de
Anlatan benim
Seni ve her şeyi
Ölmedim işte
Yenilmedim de
Anlatan benim
Seni ve her şeyi
Gemilerin ilerlemesi için kürek çeken genellikle kölelere yaptırılan bir işçiliktir. Forsaların en büyük temennisi uzun okyanus yolculuklarında rüzgar çıkmasıydı. Çünkü rüzgarın çıkması demek gemilerin yelkenleri fora çekmesi demekti ve forsaların dinlenmesi için fırsattı. Neler çekmişler eskiler lan.
Akdeniz’in, kahramanlık yuvası sonsuz ufuklarına bakan küçük tepe, minimini bir çiçek ormanı gibiydi. ince uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçiyoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârıyla sarhoş olan martılar, çılgın bağrışlarıyla havayı çınlatıyordu. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki harabe vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki yıkık kulübenin kapısız girişinden bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı.
– Hayırdır inşallah! dedi.
Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş gibiydi. Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Yine başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı, Ama görünürde bir şey yoktu.
Bu, her gece uykusunda onu kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Tutsak olalı kırk yılı geçmişti. Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi yıl iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi yıl içinde birkaç kez halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Ama onun çelikten daha sert kaslı bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız aptes alamadığı için. üzülüyordu. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirirdi.
Elli yaşına gelince, korsanlar onu, “Artık iyi kürek çekemez!” diye bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Tanrıya şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Aptes alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı âyetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit’e kavuşmaktı. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmedi. “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!” derdi. En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendi. Daha yirmi yaşındayken, Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmişti. O zamanlar Türkeli’nde nâmı dillere destandı. Padişah bile onu, saraya çağırtmıştı. Serüvenlerini dinlemişti. Çünkü o, Hızır Aleyhisselâm’ın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tümüyle başka bir dünyaydı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştı.
Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu, karlardan beyaz karısı acaba sağ mıydı? Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, istanbul’un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım” diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür kıldı. Bu özgür kılmak değil, sokağa, perişanlığa atmaktı, Yaşlı tutsak bu bakımsız bağın içindeki yıkık kulübeyi buldu. içine girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp dönüyordu. On yıl daha geçti. Artık hiç gücü kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık onu istemiyordu. Nereye gidecekti?
Ama işte, eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı. Kırk yıllık bir rüya… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi… Gözlerini kurumuş elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, geleceklerdi, kesindi bu, buna öylesine inanıyordu ki…
– Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz! diyordu. Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı. ilkbahar bir umut tufanı gibi her yanı parlatıyordu. Martıların, “Geliyorlar, geliyorlar, seni kurtarmaya geliyorlar!” gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arkasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan giysinin içine kaçıyorlardı, gür, beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. Yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlıyordu.
Bizimkiler! Bizimkiler! diye bağırarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi. Kıyıya yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı.
“Acaba rüyada mıyım?” kuşkusuna kapıldı. Uyanıkken rüya görülür müydü? iyice inanabilmek amacıyla elini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken, donanma burnun arkasından birdenbire çıkıvermiş olacaktı. Sevinçten, şaşkınlıktan dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerliyorlardı. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kıyıya doğru koştu, koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğuna görünce:
– Dur! diye bağırdılar. ihtiyar durmadı, bağırdı:
– Ben Türk‘üm, oğullar, ben Türk‘üm.
– …
Askerler onun yaklaşmasını beklediler. ihtiyar, Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Haline bakanlar üzülmüşlerdi. Biraz heyecanı dinince sordular:
– Kaç yıldır tutsaksın?
– Kırk!
– Nerelisin?
– Edremitli.
– Adın ne?
– Kara Memiş.
– Kaptan mıydın?
– Evet…
ihtiyarın çevresindeki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. “Bey’e haber verin!… Bey’e haber verin!” diye bağrışıyorlardı. ihtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun kahramanlık serüvenlerini bilmeyen, ününü duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.
– Haydi, Bey’in yanına! dediler.
Onu kadırgaya getiren askerlerle birlikte büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı giysisinin üzerine demir, çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.
– Sen kaptan Kara Memiş misin?
– Evet! dedi.
– Hızır Aleyhisselam’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?
– Benim.
– Doğru mu söylüyorsun?
– Niye yalan söyleyeceğim?
– Aç bakayım sağ kolunu.
ihtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey’e uzattı. Pazısında haç biçiminde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı. Öpmeye başladı.
– Ben senin oğlunum! dedi.
– Turgut musun?
– Evet…
ihtiyar tutsak sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu, ona:
– Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.
Eski kahraman kabul etmedi:
– Hayır. Ben de sizinle cenge çıkacağım.
– Çok yaşlısın baba.
– Ama yüreğim güçlüdür.
– Rahat et! Bizi seyret!
– Kırk yıldır dövüşü özledim.
Oğlu, babasının ellerine varıp; vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba diye yalvararak, öptü.
ihtiyar, kafasını kaldırdı, göğsünü kabarttı, daha bir gençleşmiş gibiydi. Bayrağı işaret ederek:
– Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.
– Hayırdır inşallah! dedi.
Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş gibiydi. Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Yine başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı, Ama görünürde bir şey yoktu.
Bu, her gece uykusunda onu kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Tutsak olalı kırk yılı geçmişti. Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi yıl iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi yıl içinde birkaç kez halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Ama onun çelikten daha sert kaslı bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız aptes alamadığı için. üzülüyordu. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirirdi.
Elli yaşına gelince, korsanlar onu, “Artık iyi kürek çekemez!” diye bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Tanrıya şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Aptes alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı âyetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit’e kavuşmaktı. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmedi. “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!” derdi. En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendi. Daha yirmi yaşındayken, Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmişti. O zamanlar Türkeli’nde nâmı dillere destandı. Padişah bile onu, saraya çağırtmıştı. Serüvenlerini dinlemişti. Çünkü o, Hızır Aleyhisselâm’ın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tümüyle başka bir dünyaydı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştı.
Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu, karlardan beyaz karısı acaba sağ mıydı? Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, istanbul’un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım” diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür kıldı. Bu özgür kılmak değil, sokağa, perişanlığa atmaktı, Yaşlı tutsak bu bakımsız bağın içindeki yıkık kulübeyi buldu. içine girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp dönüyordu. On yıl daha geçti. Artık hiç gücü kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık onu istemiyordu. Nereye gidecekti?
Ama işte, eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı. Kırk yıllık bir rüya… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi… Gözlerini kurumuş elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, geleceklerdi, kesindi bu, buna öylesine inanıyordu ki…
– Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz! diyordu. Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı. ilkbahar bir umut tufanı gibi her yanı parlatıyordu. Martıların, “Geliyorlar, geliyorlar, seni kurtarmaya geliyorlar!” gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arkasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan giysinin içine kaçıyorlardı, gür, beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. Yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlıyordu.
Bizimkiler! Bizimkiler! diye bağırarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi. Kıyıya yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı.
“Acaba rüyada mıyım?” kuşkusuna kapıldı. Uyanıkken rüya görülür müydü? iyice inanabilmek amacıyla elini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken, donanma burnun arkasından birdenbire çıkıvermiş olacaktı. Sevinçten, şaşkınlıktan dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerliyorlardı. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kıyıya doğru koştu, koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğuna görünce:
– Dur! diye bağırdılar. ihtiyar durmadı, bağırdı:
– Ben Türk‘üm, oğullar, ben Türk‘üm.
– …
Askerler onun yaklaşmasını beklediler. ihtiyar, Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Haline bakanlar üzülmüşlerdi. Biraz heyecanı dinince sordular:
– Kaç yıldır tutsaksın?
– Kırk!
– Nerelisin?
– Edremitli.
– Adın ne?
– Kara Memiş.
– Kaptan mıydın?
– Evet…
ihtiyarın çevresindeki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. “Bey’e haber verin!… Bey’e haber verin!” diye bağrışıyorlardı. ihtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun kahramanlık serüvenlerini bilmeyen, ününü duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.
– Haydi, Bey’in yanına! dediler.
Onu kadırgaya getiren askerlerle birlikte büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı giysisinin üzerine demir, çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.
– Sen kaptan Kara Memiş misin?
– Evet! dedi.
– Hızır Aleyhisselam’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?
– Benim.
– Doğru mu söylüyorsun?
– Niye yalan söyleyeceğim?
– Aç bakayım sağ kolunu.
ihtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey’e uzattı. Pazısında haç biçiminde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı. Öpmeye başladı.
– Ben senin oğlunum! dedi.
– Turgut musun?
– Evet…
ihtiyar tutsak sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu, ona:
– Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.
Eski kahraman kabul etmedi:
– Hayır. Ben de sizinle cenge çıkacağım.
– Çok yaşlısın baba.
– Ama yüreğim güçlüdür.
– Rahat et! Bizi seyret!
– Kırk yıldır dövüşü özledim.
Oğlu, babasının ellerine varıp; vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba diye yalvararak, öptü.
ihtiyar, kafasını kaldırdı, göğsünü kabarttı, daha bir gençleşmiş gibiydi. Bayrağı işaret ederek:
– Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.
Ömer Seyfettin ın okumadan önce ölünmemesi gereken eseri.
yadigârda kaldı dünlerim, bugünlerimse forsa, dalgalarda vardı günlerim ölümlerimse sayfa, doldu satırlarda kaldı hislerimde oysa, gözlerim kapandı arş'a bembeyaz bu çarşafımda, saçlarımda var beyaz bu kalemin ucuna sıkışa dur, saat beşte hep ayazdı bugünün içine tüküre dur...
bir behçet aysan şiiridir.
gurbeti hançer
yapıp gezinir
kendi zincirine
vurgun forsa
devrilen turuncu
bir ayın şavkında
aras gözyaşı akar
hemşeri göçmen kuşa
horasan'dan yeni
kalkan bir tren
nasıl saplanmışsa
kara ve acıya
sensin, yüküyle
batmış mavna
kurt ağızlı
gecenin ortasına
gurbeti hançer
yapıp gezinir
kendi zincirine
vurgun forsa
devrilen turuncu
bir ayın şavkında
aras gözyaşı akar
hemşeri göçmen kuşa
horasan'dan yeni
kalkan bir tren
nasıl saplanmışsa
kara ve acıya
sensin, yüküyle
batmış mavna
kurt ağızlı
gecenin ortasına
Osmanlı Donanması'nda savaş gemilerinde görev yapan çoğunlukla suçlu ve esirlerden oluşan askeri sınıf.
Her gemide kürek çekmekle görevli olan forsalar Gardiyanbaşı adında bir subayın gözetiminde bulunurlardı. Tutsaklar arasında en kıdemlisine reis adı verilirdi ve geminin kılavuzluk işini görmek, dümene de bakmakla yükümlüydü.
Her gemide kürek çekmekle görevli olan forsalar Gardiyanbaşı adında bir subayın gözetiminde bulunurlardı. Tutsaklar arasında en kıdemlisine reis adı verilirdi ve geminin kılavuzluk işini görmek, dümene de bakmakla yükümlüydü.
şu anki asgari ücretliye göre daha şanslı kişi. hiç olmazsa aile geçim derdi yok ha babam kürek çek.
kürek mahkumu.
en edebisi için;
(bkz: jean valjean)
bir de bekir coşkun var bu pozisyon için adaylığını ilan eden
ki;
(bkz: geberdik gülmekten)
en edebisi için;
(bkz: jean valjean)
bir de bekir coşkun var bu pozisyon için adaylığını ilan eden
ki;
(bkz: geberdik gülmekten)
Var, belki kaçmalarda o belirsiz,
Kendine sürgün kılmak kendini,
Okları uzaya salarak.
Sonra
Aramak izdüşümlerini.
Kaygı kulağıma çığlık savuran
Çıkmazlarda kesin buyruk -dur!
Önce bir majiskül, devamı susku
Damarda açan gül kurur.
Büyük el kumar açar.
Akşam sürerek hüznünü ortaya,
Sen açık denizlerde umut feneri,
Ben, yaralı gemide forsa...
türkan ildeniz
Kendine sürgün kılmak kendini,
Okları uzaya salarak.
Sonra
Aramak izdüşümlerini.
Kaygı kulağıma çığlık savuran
Çıkmazlarda kesin buyruk -dur!
Önce bir majiskül, devamı susku
Damarda açan gül kurur.
Büyük el kumar açar.
Akşam sürerek hüznünü ortaya,
Sen açık denizlerde umut feneri,
Ben, yaralı gemide forsa...
türkan ildeniz
(bkz: forza)
Burhan Altıntop'un işletme versiyonu yazarımızdır.
buyuk organli yazar...
(bkz: forsaken)
kimin hakkinda fikrini sorsam "abi musbet insan canim" yaklasimiyla "ulan musbet olmayan kimse kalmadi heralde" dedirten; arabayla gecenin bi yarisi tarlaya ucmaktan kil payi kurtulmamizin ardindan, direksiyon hakimiyetini bile saglamadan arkasina donup "abi bobun tarlasina benziyodu dimi" diye sormasiyla "ulan hay bobun tarlasina..." diye sovduren sozluk yazari.
güzel sesli, açık sözlü, çıkmazların çocuğu, trabzon spor başkan aday adaylarından, muhabbet tiryakisi, aşk adamı, memleket sevdalısı, amerika fatihi, iki kardeşten büyük olanı, alnı açık sarışın bir insan evladı olarak "ilgilenilmesi gereken" şahs-i musbet. *
karakteri ile pek uyuşmadığını düşünmeme rağmen "sadece Allah'a kul köle olalım, inşallah" hayat felsefesini benimsemiş çiçeği burnunda sözlük yazarı.
-Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse.
-köle.
-köle.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar