bugün

kadinlar ustune doktora yapmis oldugunu zanneden sahis.
çetin altan'ın yazar oğlu.kılıç yarası gibi,sudaki iz,kristal denizaltı,aldatmak,içimizde bir yer ve en uzun gece yazdığı kitaplardandır.
aldatmak adlı kitabı yuzunden bazı universiteli öğrenciler tarafından yumurtayla protesto edilen yazar.
arada yazdığı güzel yazıların, erotik icerikli yazıları yüzünden gölgede kaldığı ergenliğini yasayamamıs, doya doya mastürbasyon yapamamamıs, bu eksikliği dısavurumcu bir ifadeyle kitaplarına yansıtmıs yazar. ilgiyle izliyoruz.
boşuna gazetelerin sayfalarını meşkul eden kafayı sewişmek we aldatılmakla bozmuş olan ki bence zamanında çok aldatımış acılı bir insan,yazar.
çok popüler bir yazarımız.
"her 6 ayda bir kitabı çıkan,kalın kitap yazan,çok satan,basım rekorları kıran" ünvanı olan kişilere -iyi yazar- denilmesinin bir kurbanı.
diğer sığ sularda gezinen kitaplarını okudukça,kılıç yarası gibi ve isyan günlerinde aşk adlı birbirinin devamı niteliği taşıyan iki güzel ve kurgulanışı mükemmel kitabını babası çetin altana yazdırdığını düşündürten yazarımız.
kadınları anlayan * yazar.eğer tanrı ona baby face nasip eyleyeseydi kasanova nın tahtını sallandırabilecek çapkınlıkta yazar. (bkz: foolish kasanova)
okunmaması gereken yazarsı
tasvir konusunda çok başarılı bir yazar.
Tam tersi görüşleri savunan kardeşi Mehmet Altan'dır.
türkçe bilgisi ve türkçeyi kullanma yetisi sınırlı olan, ama buna rağmen kadın ruhundan çok iyi anlayan * , okunacak bir dünya yazar varken kitapları yok satan yazardır...
demokrat bir insan değerli bir yazar.
(bkz: en uzun gece)
(bkz: tehlikeli masallar)
Kitapları konularıyla olsun satış teknikleriyle çok satılan ve özelikle seks tasvirlerinde bana fena halde bukowski yi anımsatan yazar
türk edebiyatında önemli bir insandır. Türkçeyi çok iyi kullanarak keyifli yazılar yazar.
çıkardığı kitabı sudan ucuza satan yazar.
Zaman zaman enfes yazılar çıkarabilen değerli bir yazarımızdır.

Mesela 27 ağustos 2006 tarihli Hürrriyet gazetesinin kelebek ekinde Fatih Sultan Mehmet Han ile istanbul ilişkisini çok güzel analiz etmiştir.

http://hurarsiv.hurriyet....d=4984945&yazarid=150

Şeriatın başkenti... Bugün istanbul yok.

Müziği de yok, mutfağı da yok, kendine has tasavvuf imbiğinden geçmiş Müslümanlığı da yok, mimarisi de yok, adabı da yok.

Ölçüsüz ve örneksiz bir toplumun hoyratlığı var sadece.

Bir halife tarafından yönetilen bir şeriat ülkesi olan Osmanlı'nın başkentindeki o hoşgörülü Müslümanlığı bugün görebiliyor musunuz?

Bir şehri zaptetmek zor iştir. Hele yüzlerce yılda defalarca kuşatılmış, saldırıya uğramış, kendini savunmayı öğrenmiş, geniş surlarla ve denizlerle çevrili bir şehri zaptetmek daha da zordur.

Fatih Sultan Mehmed akıllı ve ihtiraslı bir adamdı.

Peygamberin rüyalarına girmiş bir şehri almak onun için yeterli değildi.

O istanbul'u almak değil, istanbul'un ruhunu ele geçirmek, yeniden şekillendirmek ve ona sahip olmak istiyordu.

Büyük iskender'in Yunan kültürüyle diğer kültürleri karıştırarak kurduğu Hellen Uygarlığı gibi bir yeni uygarlık kurmak istiyordu sanırım.

istanbul'u aldığında, kendisiyle çarpışmış olan Bizanslı komutanları ve Bizanslı saray erkanını yanına alarak onları Osmanlı'ya kattı.

Anadolu'nun her yanından kendi işlerinde başarılı olmuş zanaatkarları istanbul'a topladı.

Yeni bir uygarlık için istanbul'da yeni bir harç kardı.

Osmanlı, Bizans, Ceneviz, Türk, Ermeni, Yahudi, Rum, Kürt, Arap, levanten bu yeni başkentte yeni bir kültür oluşturdu.

imparatorluğun diğer bölgeleri, özellikle Anadolu istanbul'a ayak uydurmakta zorlansa da, bu kentin kültürü herkesin örnek aldığı, benzemeye çalıştığı, imrendiği bir insan türü ve kozmopolit bir hayat tarzı yarattı.

"istanbul beyefendisi" de, "istanbul kabadayısı" da, "istanbul kadını" da bütün Osmanlı için bir efsane haline geldi.

Fatih Sultan Mehmed, bir toplum ve bir kültür için en önemli şeyi, "benzenilmek istenen örneği" yaratmıştı.

Doğu Roma imparatorluğu'nun başkentinden sonra Batı Roma imparatorluğu'nun başkentini de ele geçirerek bütün dünyayı saracak büyük bir imparatorluk ve içinde hem doğunun hem batının değerlerinin bulunduğu evrensel bir kültür yaratma hayali, gizemli ölümüyle yarıda kaldı ama istanbul şehri macerasına tek başına devam etti.

Müslüman bir kimlik şehrin dokusuna hakim renk olarak sinerken diğer dinlerin ve dillerin varlığı da hep beslendi.

Yavuz Sultan Selim'in hilafeti alıp getirerek istanbul'u "şeriatın başkenti" yapması da önemli bir değişiklik yaratmadı.

Müslümanlığın "eğlenceli bir özeleştirisi" gibi olan Bektaşilik hoşgörülü bir mizahı hep hayatın içinde tuttu.

Tekkeler, zaviyeler, tarikatlar dinin değişik yorumlarıyla hayatı bir tür kaneviçe gibi oyarak dinin üstüne ağırbaşlı bir dantel gibi serildi.

Ermeniler, Rumlar, Yahudiler kuyumcu, mimar, terzi, tavernacı, tüccar, sarraf olarak şehir hayatını hareketlendiriyorlar, Osmanlının mutfağına, giyimine, modasına, eğlencesine, mimarisine, ziynetine değişik tatlar katarak bu "emperyal" yapıyı gerektiği gibi zenginleştiriyorlardı.

Pera ise meyhaneleri, kerhaneleri, kumarhaneleri, balozları ile bu "şeriat başkentinin" eğlence merkeziydi.

Osmanlı oraya hiç dokunmadı.

Bütün büyük dinler gibi ağır kuralları olan Müslümanlığın demir bir kapak gibi toplumun üstüne kapanmasına izin vermedi, bir kaçamak noktasını hep açık tuttu.

Müslüman mahallelerin "namusu" biraz da Pera sayesinde korunuyor, kabadayılar, fahişeler, kumarbazlar, ayyaşlar Pera'da "kurtlarını döküp" evlerine biraz utangaç, biraz mahcup ve epeyce günahkar olarak dönüyorlar, kendi mahallelerini tedirgin etmemek için azami itina gösteriyorlardı.

Dar bir kalıba sığmakta zorlanıp kabaran insani zaaflar mahallelerin uzağında arıyordu tatminlerini.

Pera'nın en keskin bitirimleri, en ünlü aşüfteleri mahalle imamının elini öpüyor, ihtiyarlara hürmette kusur etmiyordu, muhtaçlara yardımdan kaçınmıyordu.

istanbul, üstüne kurulduğu yedi tepe gibi çok değişik dinlerin, kültürlerin, dillerin üstünde dengesini bulmuştu.

Bu dengeye de kimse dokunmadı.

Ta ki tarihin Osmanlı'yı batırmakla görevlendirdiği ittihatçılar sahneye çıkana kadar.

Cumhuriyeti de zehirleyecek olan büyük kırılma onların döneminde başladı.

Şeyhülisamının meyhaneye övgü şiirleri yazdığı, Ermeni diplomatının dışişleri bakanı olduğu, Yahudi subayının bölük komutanlığı yaptığı Osmanlı'daki "büyük kültür hazinesi" ittihatçılar tarafından yağmalandı.

Onlar Müslüman Türklüğe ağırlık verdiler.

"Ekalliyetin" zenginliğine, parasına puluna, evine, ticaretine "kötü gözle" baktılar.

Ticareti "Türkleştirmeyi" bir politika olarak benimsediler.

Kültürel zenginlikten de rahatsızdılar, kendi "harsımıza" dönecektik.

O "emperyal" yapının dengesi böylece bozulmaya başladı.

Önce Ermenileri kaybettik ittihatçılar döneminde.

Sonra "laik" cumhuriyet geldi.

Aslında "ittihatçı zihniyetin ve kadroların" devamı olan Cumhuriyet, "varlık vergisi" faciasıyla "gayrimüslimleri" perişan etti.

Çoğu kaçtı gitti.

Çok partili dönem ise "6-7 Eylül"le kalanları da püskürttü.

Tek dinli, tek kimlikli "insan fakiri" çıplak bir ülke olduk.

Üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun değişik akıntılarından, kültürlerinden, dinlerinden kendine bir şeyler alıp, aldıklarından herkes tarafından özenilecek "bir örnek" yaratmayı başaran ve hiçbir kültür karşısında ezilmeden asırlarca mutfağıyla, müziğiyle, mimarisiyle, eğlencesiyle, terbiyesiyle, nezaketiyle, adabıyla, edebiyle, beyefendisi, kabadayısı, kadınıyla herkese ölçü olan istanbul yüzlerce yıllık varlığını kısa sürede kaybetti.

Fatih Sultan Mehmed'den bu yana oluşturulan istanbul uygarlığı hoyratça savruldu gitti.

Toplum "örneksiz" kaldı.

Ne Müslümanlara edep erkan öğreten o süzülmüş şeyhler, ne "adam gibi içmeyi" öğreten Pera terbiyesi, ne kabadayılığın raconunu öğreten delikanlılar...

Bugün toplumun "ölçüsüzlüğünden" yakınanlar o ölçüyü kendi elleriyle parçaladıklarını düşünmezler bile, bütün büyük imparatorlukların o "emperyal" kültürü "örnekleriyle" yarattıklarını, Paris'siz bir Fransa'nın sadece bir köylü topluluğu, Londra'sız bir ingiltere'nin kaba ve soğuk denizciler, Berlin'siz bir Almanya'nın gürültücü işçiler, Petersburg'suz bir Rusya'nın içkici mujikler kalabalığı olarak kalacağını akıllarına getirmezler.

Bu büyük "emperyal kültürler" örnek bir kentin çevresinde şekillenmiş, kalabalıklar o şehrin hayatından kendilerine özenilecek dersler çıkarmışlardır.

Bugün istanbul yok.

Müziği de yok, mutfağı da yok, kendine has tasavvuf imbiğinden geçmiş Müslümanlığı da yok, mimarisi de yok, adabı da yok.

Ölçüsüz ve örneksiz bir toplumun hoyratlığı var sadece.

Bir halife tarafından yönetilen bir şeriat ülkesi olan Osmanlı'nın başkentindeki o hoşgörülü Müslümanlığı bugün görebiliyor musunuz?

Yeni Bektaşi şakaları çıkıyor mu toplumdan?

Dinden de dinsizlikten de korkan ürkek bir kalabalık olduk.

Birbirine benzemeyenler birbirlerine gittikçe daha çok düşman kesiliyor, herkes hayat tarzını diğerine zorbalıkla kabul ettirmeye çalışıyor.

Çok dinli, çok kültürlü toplumlar varlıklarını sürdürebilmek için hoşgörüye muhtaçtır, siz her şeyi teke indirirseniz hoşgörü kaynaklarını kurutursunuz.

Gerçek bir örnek olmadığında herkes "örneğin" kendisi olduğunu iddia eder.

Haşemalı adam için örnek kendisidir herkes kendisi gibi olmalıdır, başı açık kadın için örnek kendisidir herkes kendisine benzemelidir, ırkçı milliyetçiliği savunan kendisine benzemeyeni öldürmeyi bile önerir.

Sonunda öyle bir hale gelirsiniz ki başbakan karısını cumhurbaşkanının evine götüremez, bikinili kadın plajda rahat yüzemez, türbanlı kız üniversiteye gidemez.

Herkes "örnek benim" diye tutturur.

Çünkü ortak kabul gören bir "örnek" kalmamıştır.

Fatih'in kurmaya çalıştığı büyük bir uygarlığın örneğini ittihatçılarla Cumhuriyet elbirliğiyle yıkıp yok etti.

Şimdi adapsız ve edepsiz bir kaos yaşıyoruz.

Üstelik yaşadığımızdan da memnun değiliz.

Kendimizle, müziğimizle, mimarimizle, mutfağımızla övünemiyoruz, aksine yediğimiz yemekten, dinlediğimiz müzikten utanır olduk.

Ne kebaptan ne arabeskten utanmak gerekirdi eğer kaymaklı pilavla nihavent de hálá yaşıyor olsaydı.

Birbirlerini tamamlar, birbirlerine tat katarlardı.

ittihatçılar da Cumhuriyetçiler de istanbul'suz bir Türkiye istediler.

"Dinciler" de doğrusu bu isteği iştiyakla paylaştılar.

Hep birlikte onun çok kültürlülüğünden nefret ettiler.

Şimdi istanbul'suz bir Türkiye var.

Kendine imrenecek bir "örnek" bulamayan bir Türkiye.

Herkesin kendini fütursuzca "örnek" diye gösterdiği bir ülke.

Her yerden yakınmalar, ağlamalar duyuyoruz.

Daha çok duyacağız.

istanbul'u öldüren bir toplum o "cesed-i muazzama"nın altında daha epey ezilir.

Tarih böyle bir cinayeti cezasız bırakmaz...

Bırakmıyor da zaten....
kadınlar konusunda çoğu erkekten daha çok bilgisi olan yazar. ülkemizde kadınları çözmüş erkek pek olmadığından meraktan okunan bir yazardır.
(bkz: türk kadınını anlamak daha zordur)
(bkz: ask yazari)
çoğu insanın kendi yetersizliğinden dolayı bir türlü anlayamadığı,yazdığı yazılardaki paradigmanın akıl yönünden yetersiz insanlarımız tarafından algılanamadığı,dilimin ucundaki cümleleri toparlayıp en güzel dille anlatan usta yazardır ahmet altan.
''bir azizeyi orospu yapar aşk, bir orospuyu da azize'' sözünün sahibi.
--spoiler--
bir kadın ben üşüyorum dediğinde söylenecek söz;
üstüne bir şeyler al değildir.
--spoiler--
kılıç yarası gibi ve isyan günlerinde aşk gibi kitaplarından sonra aynı ellerle aldakmak'ı nasıl yazdığına hala anlam veremediğim yazar.

popülistlik ve satış kaygısındandır diye düşünüp, kafamdaki ahmet altan eşittir iyi yazar kalıbını bozmak istemiyorum.

adamın tipini, şeklini, şemalini beğenmeyebiliriz ama gerçekten iyi yazmakta ve türkçe'yi sanılanın aksine çok iyi kullanmaktadır.

kitaplarında cinsellik üzerinde çok durmasının nedeni sapık olmasından değil, cinselliğin insan hayatı üzerindeki önemini ve etkisini bilmesindendir. ahmet altan'a bu konuda ayar vermeden önce, cinselliği veya cinsellik hakkında herhangi bir şeyi günde kaç kez düşündüğümüzü, konuştuğumuzu, izlediğimizi sorgulamalıyız.
KADINLAR HAKKINDA OLDUKÇA BiLGiLi BiR YAZAR. DiKKAT ETTiM. PEK ÇOK KADIN KENDiSiNE SIRF BU YÜZDEN HAYRAN. BiR KISIM ERKEK DE GIPTA EDiYOR. DiĞERLERi iSE GICIK.
DEĞiNECEĞiM KONU SEVENLERiNi iLGiLENDiRiYOR. ADAM, KADIN RUHUNDAN ANLIYOR DEĞiL Mi? CEVAP EVET Mi? PEKi BUNUN CEVABINI BiLDiNiZ AMA, YA "NASIL" SORUSUNUN CEVABI?..
iŞiN SIRRI BURADA iŞTE. BU ADAM BU SIRLARI ÖĞRENENE KADAR, KAÇ TANE KADINI ANLAYAMADI? KAÇ YILDA, KAÇ KIRIK KALPLE BU BiLGiLERi EDiNDi. 70 YAŞINDA KIÇINDAKi KILLAR AĞIRMIŞ ÇOK BiLGiLi ADAMLARA HAYRAN OLMAK YERiNE, SiZi DAHA AZ ANLAYAN AMA, SEVEN KiŞiLERE SAHiP ÇIKMANIZ SiZiN YARARINIZA DEĞiL Mi?

PEŞiNDE KOŞTUĞUMUZ PEK ÇOK ŞEYi ELDE ETTiĞiMiZDE KULLANAMAYACAK DURUMDA OLMUYOR MUYUZ? O ZAMAN MÜKEMMEL OLMAYAN ADEMOĞULLARI OLARAK, MÜKEMMELiN PEŞiNDEN NEDEN KOŞARIZ? PEKi YA MÜKEMMEL OLANI BULDUĞUMUZ DA, ONUN DA KENDi MÜKEMMELiNi ARADIĞINI GÖRÜRSEK VE ARTIK MÜKEMMEL OLMAYAN iÇiN BiLE GEÇ KALMIŞSAK?..
zamanında yalçın küçük ün yazmış olduğu 'küfür romanları' isimli kitapla, roman yazması bir süre engellenmiş, ancak daha sonra tekrar roman yazmaya başlamış kişidir.

Kendisine verilen iki güzel ayar için:

TARiHTE AÇILAN 'KILIÇ YARASI'
http://dagarcik.blogcu.com/225727/
BiR ACAiP NESNE GÖRDÜM... iSYAN GÜNLERiNDE AŞK
http://dagarcik.blogcu.com/216524/
iki erotik-romantik kitap yazarak "aydın" olunabileceğini göstermiş überyazar.
türkiye'de "aydınlık" bu olsa gerek.

not: aşkı birilerinden öğrenmeye gerek duymayacak kadar homo sapiens'im.
edebi anlamda doğru düzgün bir eser yazamamış, kayda değer bir kitabı olmayan, her kitabı birbirinin benzeri olan ve ortalıkta yazarım diye dolaşan tip. yazar demeye utandığım bu şahsiyetin çok satmasını da anlayabilmiş değilim doğrusu. kitap boyunca okuyucuyu sadece azdıran bu şahsiyetin cümle yapısı, anlatım biçimi de rezillik. şahsen bulvar gazetesi'nin köşe yazarlarını ondan daha üstün olarak görüyorum. öyle ki onlar ahmet altan'dan kat kat daha iyi yazıyorlar. eğer ahmet altan da yazarsa onlar da türk edebiyatı'nın devleridirler.

edit : http://www.sabah.com.tr/Y...eketin-munasebetli-cocugu
simdi bir yazari iyi elestirebilmek için önce onun kulliyatini hatmek lazimdir. sonra ise yasadiği toplumu ve etkilesimlerini iyi analiz etmek lazimdir. ne yazık ki kliselerle dolup tasmakta olan dünyamizda bir insana yafta yapistirildi mi siktin sene kaliyor. o insan bizim toplumumuz gibi yazin alaninda kabiz ise ne yazik ki işi daha zor oluyor. ahmet altan aşk yazari damgasini yemis olan aslında kültürlü ve çağı yakalmis adamdir. ama işi laga lugaya vurmustur o ayri mesele. siyasi olarak en ufak bir fikirde yahut ezber bozan bir eserde yahut fikirde adami oylum oylum oyarlar ve hayatini mahvederler. babasi cetin altan'in yasadiklarindan feyz alarak kaleminden ekmegini kazandigindan dolayi bazi 3. sınıf eserler vermistir. ama bir edebiyatci olarak onun degerini dusurmez bu. bizler bazen hayatimizi surdurmek icin hadi kendimizi gectim sorumlu oldugumuz kisilere karsi yukumluluklerimizden dolayi karakterimize ters gelen isler yapmisizdir. ticaretle ugrasiyorsak göz göre göre kazik atmisizdir yahut tirtik yapmisizdir. şimdi biz değersiz miyiz ? değiliz. benim kişisel inancim akıllı insan okuduklarini kendi iradesinin, prensiplerinin ve aklının süzgeçinden geçirir. yoksa her okudugu eserden olsun izlediği filmden etkilenen birey affedersiniz ama kisiliği ve karakteri oturmamistir. misal olarak graham greene okudugunuz vakit kendinizi casus mu hissediyorsunuz? hayir tabi ki hissetmiyorsunuz. toplumumuz ne yazik ki bazilarinin dediği gibi bir cürüme içinde. ama bunun sebebi ahmet altan ve türevleri oldugunu inanmiyorum. köylü kurnazi ve bürokratik dar kaliplarda yasayan ister sağcı olsun ister solcu ezberci zihniyettir. misal vermek gerekirse halkimiz pinti varlikli babanin mirascisi gibi görgüsüzce ve göt görmedikce para yiyen sonradan görme bir mirasci gibi olmasidir. bunun sebebi geçmis kusaklarin çağı pas gecmeli ve gelecek kusaklarn hizlandirilmis biçimde o asamalar katetmelidir.. ki bunun en güzel örnegini franco dönemi ispanyasini anlatan almadovor filmlerinde görüyoruz. ahmet altan bence iyi bir yazardir. kötü kitaplari var mi ? var. ama o kitaplarindaki olaylardan ötürü degil olay kurgulanisindan ötürü sinifta kalmistir. zaten bir kitabi edebi olarak yargilamak istiyorsak anlattigi konuya degil karakterleri boyutunda bakmamiz, olay örgüsünü tahlil etmemiz icab eder.
(bkz: kolera günlerinde aşk)
(bkz: isyan günlerinde aşk)

bir de kendisinin korsan kitaplarını satan işportacıların, sadece kendisine ait kitaplarını yırtıyormuş, bunu duydum.
kitaplarında insanın içinde bir yaşanmamışlık, pişmanlık, geçmişi sorgulama isteği bıraktığını düşünmeye başladığım yazar, okuyucularına bu duyguları yaşatabilen yazarın içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordur. diğer yandan anlatımı, kurduğu cümleler, seçtiği kelimeler gerçekten mükemmel.
kadin ruhuna hitap ettigi söylenen, 3 kitabindan birisi çalinti, altan ailesinin en popüler evladi. bir dönem aktüel dergisinde de yazan, ne yazikki çaldigi kitaplar türkiyede en çok satilan kitaplar arasina girmis bir yazarimizdir kendileri.
taraflı, tarafsız, seven, sevmeyen herkes tarafından şapka çıkarılması gereken bir yazıya bugün imza atmış yazar.

"Çankaya

Başbakan olabilen birinin cumhurbaşkanı olamayacağını kanıtlayan bir hukuk icat etmeye çalışıyorlar.

Zaten bizim devlet maceramızın özeti bu.

Hukuka uymaz

Hukuk icat etmeye çalışır.

O yüzden her şeyi eline yüzüne bulaştırır, darbeler yapar, çeteler kurar, katilleri korur, suikastlerin içinden kendi adamları çıkar.

Türkiye de ikinci sınıf bir ülke olmaktan paçasını bir türlü kurtaramaz.

inatla da bunu sürdürürler.

Devletten maaş alanlar bu ülkenin çıkarını herkesten daha iyi bilirmiş, bizi buna inandırmaya çalışırlar.

Parayı veren biziz, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen akılsızlar da biziz.

Bu kadroları devletin içinde tuttuğumuz, bunlara para verdiğimiz için herhalde akılsız olduğumuza inanıyorlar.

Bizim paramızla yemek yiyorlar, bizim paramızla giyiniyorlar, bizim paramızla saraylarda, villalarda, lojmanlarda oturuyorlar, bir de bize patronluk taslıyorlar.

Böyle beleşinden bir hayat, böyle ucuzundan bir patronluk söz konusu olunca da, ortada sahipsiz duran parayla iktidarı kapışmak için her şeyi yapıyorlar.

Bunca parayla iktidar yetmiyor bir de 28 Şubat gibi ucubeliklerle bankaları soyuyorlar.

Tabii ortada bunca iktidar hırsızlığı olunca bizi işlerine karıştırmak istemiyorlar.

Bizi uzakta tutabilmek içinde, kendileriyle bizim aramıza bazı kutsal tabular yerleştiriyorlar: 'devletin çıkarı', 'milletin bölünmezliği, 'Atatürk'ün ilkeleri', 'şeriat tehlikesi', 'bölücülük tehdidi,' 'ülkeye düşman olan yabancılar.'

Bu barikatların üstünden atlayıp 'ne yapıyorsunuz bakayım siz orada' demek bir türlü mümkün olmuyor tabii.

'Siz bizim paraları nereye harcıyorsunuz,' 'bu kadar parayı silaha yatırmak zorunda mıyız,' 'bu silahların komisyonu kimin cebine giriyor', 'siz toplam kaç para harcırah alıyorsunuz,' 'arabalarınızın benzin parası ne kadar' diye sormak isteyen herkes 'Atatürk'ün ilkelerine,' 'şeriat tehlikesine,' 'bölücülük tehdidine,' çarpıyor.

iktidar pastasının en iştah açan dilimi de anlaşılan Çankaya.

Oraya kimin çıkacağına kendileri karar verecekler.

Sabah Gazetesi'nde Emre Aköz'ün anlattığına göre Mustafa Kemal'den beri böyle bu.

Şimdi gene Çankaya savaşlarını başlattılar.

Sloganlarına bayılıyorum, 'Atatürk'ün koltuğuna bilmem kim oturamaz.'

Biz o koltukta kimlerin oturduğunu gördük.

Cevdet Sunay'ın, Kenan Evren'in, Demirel'in, Sezer'in oturduğu koltuğa şu anda ülkenin başbakanı olan adam oturamazmış.

Niye?

Eşinin başı bağlıymış.

Bu sözlerden benim anladığım, daha önceki cumhurbaşkanlarının hepsinin makamlarını eşlerinin açıkta duran saçlarına borçlu olduğu.

Devlet yönetiminin 'saça' bağlı olduğu bir ülke haline getirdiler burayı.

'Adamın yeteneği nedir, zekası ne kadardır, yaratıcılığı var mı, dünyanın gidişatını kavrayabiliyor mu, devlet içinde armoniyi sağlayabilir mi' diye sormuyoruz, sorduğumuz şu:

'Yenge hanım saçlarını örter mi?'

Örtmüyorsa buyurun Çankaya'ya.

Devleti böylesine gayrıciddi bir duruma düşürdüler işte.

Lakin dünyanın en gülünç devletinde bile 'saç'tan hukuk olamayacağı için, şimdi başbakanın olan birinin cumhurbaşkanı olmayacağını söyleyen bir hukuk icat etmeye uğraşıyorlar.

Toplantılar düzenliyorlar, ciddi ciddi demeçler veriyorlar, birlikte yemekler yiyorlar, ana muhalefetimizin 'sosyal demokrat' liderine 'ordu kızacak ama' türünden acıklı konuşmalar yaptırıyorlar.

Cumhurbaşkanının eşinin başı bağlı olursa ülkeye şeriat gelirmiş.

Cumhurbaşkanının eşinin başı açık olursa ülkeye ne geliyor?

Bakın sizin eşlerinizin başının açık olmasının ülkeye bir yararı olmadı, onların eşlerinin başlarının bağlı olmasının da bir zararı olmaz.

Yarar da zarar da, bu işlerle ilgisi olmayan hanımların saçlarında değil, sizin kafalarınızda.

Eşlerinin başları bağlı olanı da, açık olanı da görüyoruz, ne farkınız var, hanginiz eşlerinizin saçlarından dolayı daha dürüst, daha cesur, daha yaratıcı oldunuz?

Şemdinli rezaletinde elele vermediniz mi?

Suçun üstünü elbirliğiyle örtmediniz mi?

Eşlerinizin saçları, aranızdaki ortaklığa hiç de engel olmadı o zaman.

Eşlerinizin başı açık da olsa kapalı da olsa siz bu işi beceremiyorsunuz.

Suçu kadınlara niye atıyorsunuz?

Saç kavgası yapıp, hak edilmemiş iktidar için dövüşeceğinize size verdiğimiz paraları hak etmek için uğraşsanız daha yararlı olur.

işinizi daha iyi yapabilmek için bir fikriniz var mı?

Yok.

Fikriniz olmadığı için kavgayı 'saç' üzerinden yürütüyorsunuz.

Biriniz de çıkıp 'bu insanların daha mutlu ve zengin yaşaması için şunları yapmak gerek' deyip bir fikir açıklasa ya.

Açıklayamazsınız çünkü hayatınızda böyle bir şey düşünmemişsiniz.

Aklınız fikriniz koltuklarda.

'Koltuk' diyemediğinizden 'saç' diyorsunuz.

Vitrinine saat koyan sünnetçiden pek farkınız yok doğrusu ama sünnetçiyi anladığım gibi sizi de anlıyorum.

Vitrine ne koysaydınız ki?
"
aşk ve kadınlara dair olanları bir yana..
ülkemiz ve tarihimizle ilgili farklı ve önemli tespitleri olan yazar. yapılan yanlışlara işaret etmesi, objektif olarak bakmaya çalışması dikkat çeker. severiz kendisini.
abuk sabut kitaplar yazan * * ve yazdıklarıyla kendisinden soğutmayı güzel bir şekilde başaran yazdıklarında kanımca edebi bir yön bulunmayan normal bir yazar.
kristal denizaltı isimli kitabıyla beni etkilemeyi başaran başarılı bir yazardır.
erdoğan teziç'e ayarın kralını vermiş yazardır.

buyurun:

--spoiler--
Devlet iktidarı

Öyle laflar vardır ki bazen saçmalığıyla tarihe geçer.
Sanırım YÖK Başkanı ve anayasa profesörü Erdoğan Teziç'in sözü de tarihe geçecek.

Gazetede okuduğum konuşmasında, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle ilgili şöyle diyordu:
"Anlaşılan siyasi çoğunluk devlet iktidarını ele geçirmek
istiyor."

Devlet iktidarı...

Demek siyasi çoğunluğa "verilmeyen ve verilmemesi gereken" böyle bir iktidar var.
Bunu söyleyen bir anayasa profesörü olduğuna göre "anayasanın neresinde böyle siyasi çoğunluğa verilmeyecek bir devlet iktidarından söz ediliyor" diye bir sormamız gerekiyor.
Sonra bir soru daha soracağız.

"Dünyanın hangi anayasasında siyasi çoğunluğa verilmeyen devlet iktidarı kavramını gördünüz?"

Böyle bir kavram görmüş olamaz çünkü anayasalar böyle "kimseye verilmeyen" bir "devlet iktidarı" olmasın diye yapılır.
Anayasa, böyle bir gizli iktidar bulunmasın diye oluşturulur.

Eğer böyle bir "devlet iktidarı" varsa ve bu "siyasi çoğunluğa" verilmiyorsa, bu iktidar kim tarafından kime veriliyor?

Bu iktidarı kim kullanıyor?

Bu iktidarın anayasal ve yasal desteği ne?

Bir devlette anayasal ve yasal desteği olmayan bir "iktidar" olabilir mi?

Siyasi çoğunluğa verilmediğine göre bu iktidar halkın iradesinden kopuk demektir, halk iradesinin dışında oluşan bir iktidar kendine yeryüzünün herhangi bir anayasasında yer bulabilir mi?

Siyasi çoğunluğa verilmeyen bir "devlet iktidarı" ancak diktatörlüklerde olur ve bu iktidar halkın iradesine karşı silahla korunur.

Bizim YÖK Başkanı anayasa profesörümüz, bir diktatörlük, silahlı bir zorbalık mı istiyor?

Doğrusunu isterseniz bunun tek bir cevabı bulunuyor:

Evet, öyle bir yönetim istiyor.

Başka türlü, halkın iktidarıyla el değiştirmeyen, siyasi çoğunluğun denetimine verilmeyen bir iktidardan söz edemezdi.

Sanıyorum, bizim hukukçuların tam anlamıyla gözü döndü.

Artık ne hukuk istiyorlar, ne yasa, ne de anayasa.

Bir zorbalık rejimini açıkça talep ediyorlar.

Devleti, seçimle işbaşına gelen hükümetlerin denetiminden çıkarmayı arzuluyorlar.

Seçimleri, halkın iradesini, parlamentoyu, hukuku, anayasayı yok etme peşindeler.

Bu uğurda saçmalamaktan bile kaçınmıyorlar.

Hukuka aykırı kavramlar uyduruyorlar.

Devleti hükümet yönetir, hükümeti siyasi çoğunluk belirler, siyasi çoğunluk da halkın oylarıyla oluşur.

Bu yapının dışında bir iktidar olamaz bir hukuk sisteminin içinde.

Bu yapıyı parçalama peşindeler işte.

Türkiye çok tehlikeli bir dönemden geçiyor.

Bu tehlikeyi sanıldığı gibi ordunun muhtırası değil, hukukçuların hukuka ihaneti yaratıyor.

Anayasa da, hukuk da, hukukçular tarafından yok ediliyor.

Hukuk, bir toplumun güvencesidir.

O olmadı mı o toplumda güvence olmaz.

Kaos, belirsizlik, zorbalık yeşerir.

Silah, kendini halkın iradesinden önemli görür.

Hukukçular, askerlerden daha fazla zorluyorlar darbeyi.

Dokunulmaz bir "devlet iktidarı" istiyorlar.

Bu uğurda tarihe geçecek saçmalıkları bile dile getirmekten kaçınmıyorlar.

Milyonlarca insanın meydanlarda toplandığı, iktidarı protesto ettiği, demokrasinin tadını çıkardığı bir ülkede demokrasiyi öldürmek için uğraşıyorlar.

Çok zorlarlarsa o da olur, darbe de gerçekleşir, anayasa da ortadan kaldırılır.

Bunu istemek için anayasa profesörü olmaya gerek yok ki...

Hukuktan nefret eden bir darbeci olmak yeter.
--spoiler--

http://www.gazetem.net
bir ufağı mehmet altan olan insan.
fenerbahçe-erenköy sahilindeki sabah yürüyüşlerimde karşılaştığım;
''yanıldığımız sürece seveceğiz.
sonra yanıldığımızı anlayacağız.
ve gidip yeniden yanılacağız''...tespitini yapan yazar.
(bkz: ahmet alttan)
kitaplarının çok satması için cinselliği kullanan bir yazardır.
dogru duzgun bir ülke olmadiğimiz için tenkit edilerken biz düz mantik kullanarak itin mabadine gereksiz bir sekilde bilmeden soktugumuz yazar.

kulaktan dolma yalnus yunlus bilgilerle bunu yapanlar masallah sebil gibidir. hatta bu zat-i muhteremler her kez benhim gibi düsünmek zorundadir mantiğini güttükleri için ya bizden ya onlardan dusturunu güderler.

efendiler adfami tenkid edeceksiniz oturun önce kitaplarini okuyun, ondan sonra dogan hizlanlik ediverin. (şimdi dogan hizlan kim demeyin ayaküstü ögrenin yahu bende size kıyak) sonra da köse yazilarini falan fistiği bir hatmedin, bir de yazdiği zamanlari akli selim bir sekilde analiz edin. ondan sonra elestirin.

evet kendisi ne yazik ki kültürel anlamda öküz oldugumuz için kadin edebiyatindan yolunu buluyor buna kabul. ama cok satmakta bir basari değil midir? üsenmeyin gidin yalnizliğin özel tarihi kitabini okuyun. kitap nasil yazilirmiş, uslub neymiş, betimleme kurgu nasil oluyormus onu bir ögrenin.

ya da bu adama cok satiyorda para cukkaliyor diye mi giciksiniz behey ihvanlar? culsuz bir yazar olsa el üstünde tutardiniz yahu.

ya da cetin altan'in oglu diye mi. hani turkiye'deki sosyalizmin el kitabi yazan, daha sonra da sizin necip akli evvelleriniz tarafindan mecliste linç edilen mapuslarda geciren adamin 'koyarim bu işin götüne zaten bu ulkede bu sartlarda bu işin olmasi hayal' demesi ve hayatini yasamasina bozuluyorsunuz?
http://www.gazetem.net'teki son yazısındaki ironik bakışıyla bizi hala uyarmaya çalışan yazar.
(bkz: hanımı çağırma vakti)
bu ülkeyi en iyi anlamış, kalemi en kuvvetli yazarlardandır; üstelik politikadan en iyi anlayan edebiyatçıdır;

bu ülkenin ufkundaki batıyı, batı özentilerinden daha iyi kavrayan ve batının harcındaki doğunun farkında olan, ülkemizin mayasındaki doğuyu araştıran, öğrenen ve öğretendir;

türkçe en mantıklı dildir diyen batılıları kıskandıracak kadar, türkçe'yi edebiyat dili olarak en usta kullananlardandır ki onu okuyan, bir kez okuduktan sonra onu asla terk etmez; o, kendisini okuyan kitaplarını satın alan milyonlarca kişinin yanılmadığını, her yeni yazısıyla, her gün, her dakika kanıtlayandır;

politik derdini anlatmak için türkçe'nin tüm ustalıklarını kullanan; hoşgörüsünü mevlana'dan, mistik ruhunu yunus'tan, barbarlık önünde cesur duruşunu pir sultan'dan, bedreddin'den almıştır; marks'ın, engels'in rahle i tedrisinden geçerken, onların yüz yılı aşkın zaman önce söylediklerinin doğru yanlarıyla, aşılmış yanlarını bilincinin her satırına yerleştirmiş bir ilerici, demokrat kişiliktir;

kendisi müslüman mahallesinde salyangoz satmak işini yapanları da korurken, geri kalmışlığımızın nedenini islam'a bağlayanları da her daim ironiyle uyarmıştır;

farabi'nin, ibni sina'nın, ibni rüşd'ün büyüklüğünü kendi büyüklüğü olarak görüp, ortalama ülke aydınını utandıracak kadar felsefenin farkında olan, kişisel hayatlarımızın, içimizdeki çocuğun iyi yanlarını geliştiren, takıntılı yanlarını çekiştiren, freud'un eleştirel özümsenmesini gerçekleştirmiş, bunu yazılarına, romanlarına en üst düzeyde yerleştirmeyi başarmış, beyin kanallarımızın temizlikçibaşıdır; duygu ve düşünce dünyamızın estetik avcısıdır, güzelliğin yasalarının farkında olan bir güzellik yaratıcısıdır ki sadece bu nedenle güzelin, güzelliğin (estetiğin) önünde secde eder;

dünyanın her yerindeki zorbalar, onun kaleminden payını alır ama o her zaman zorbaları bile anlama zorunluluğunun iç sıkıntısını yüreğinde duyarak yazar; kaleminden bu nedenle kan değil ne güzel ki hep gül damlar; o gülleri kendi yüreğinden damıtırken, anadolu'nun tüm mitolojisinin, tüm efsanelerinin farkında olmaktır onun suçu; bu suça bunca insanı ortak etmek, onu kalabalıkların sırat köprüsünden koşarak geçirtecektir;

insanların, zorunlu edinilmiş, kendilerinin seçmediği din, ırk, milliyet gibi kimliklerle övünmesinin ne denli boş olduğunu, bunu abartanların ne kadar acınacak, trajik sonuçlara yol açtığını usul usul, her satırında bizimle paylaşandır; kendi seçtiğimiz kimliklerle gerekirse övünmeyi ise * * * * babasından sonra bize en iyi öğretendir;

yaşamı; ayıplar, yasaklar, tabular, günahlar ile dolu bir mayın tarlası biçiminde kavrayan ve yaşayanlara, alçakgönüllü bir derviş gibi önderlik etmiş, onları mayınlı yollardan güvenle geçirirken, aynı zamanda onlara mayınsız bir dünyayı inatla vaaz etmiştir; işte bu nedenledir ki başta yüreği olmak üzere vücudunun kimi azalarını insanlar uğruna parçalamış bir azimli, saf, dürüst bilge katırdır;

bach'ın müziğindeki matematiğin, bolero'nun matematiksel müziğindeki tekrarın ve üsluplardaki tekrarın gücünün farkında olan ama bu tekrarı en estetik biçimde, aynı zamanda işlevsel * kullanandır;

düşük yoğunluklu savaşı bilerek sürdürenlerin, kiminde de sorunu çözecek gücü olmayanların iktidarında bile o, bu ülkenin gençlerinin artık ölmemesi için elini taşın altına sokan olmuştur; atatürk'ü en iyi anlayanlardan olduğu için onu abartarak put yapmaya çalışanlara karşı duran, ama yalnızca kendimize tanıdığımız atatürk ismini kullanma hakkının aynı zamanda başkasına atakürt demek hakkını doğurduğunu, bunun da bir başka topluluğun, kendi liderine türkmenbaşı demesi kadar doğal olduğunu yazdığı için 1996'da hapis cezasına çarptırdığımız, toplumun vicdan borcunun olduğu yazarımız;

büyükçe bir çoğunluğu etkilese bile hep azınlıkta olmayı kendi kaderi yapmıştır; kürt olmadığı halde kürtlerin, alevi olmadığı halde alevilerin, kadın olmadığı halde kadınların, dindar olmadığı halde dindarların haklarını en tutarlı biçimde savunmasıyla ülkemde empati* denen kavramın cisimleşmiş anıtı olmuştur;

kıblemizi şaşırdığımız her anda, her olayda, dönüp onun son yazısına şöyle bir göz atıp, "bu konuya böyle bakmayı nasıl akıl edemedim" diye iç geçirdiğimiz; tüm yazılarını okuyup, onun hakkında kendi bağımsız düşüncesini oluşturan özgür topluluğa katılmak isteyenlerin düzenli uğrayacağı http://www.gazetem.net aracılığıyla politik yaklaşımlarını insanlara ulaştıran, günümüzün mahatma gandisi, altan ailesi'nin alçakgönüllü dervişidir.

bu toplum onun kıymetini anladığında umarım geç olmaz.
(bkz: aman tanrim yoksa ahmet altan hakli mi cikiyor)
Ordu ve çıldırma... başlıklı yazısı
http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp
ordu ve cildirma baslikli yazisinda sacmalamis olan yazar. nasil olur iki kisi askeri karargaha gelip yedi askeri oldurur diye soruyor. teror saldirilarinda teroristlerin her zaman cok daha avantajli oldugunu unutuyor. nasil ki 9 arap 3-4 ucak kacirip abd gibi dunyanin en iyi korunan ulkesinde 3 bin kisi olduruyor sayin altan? ya da irak'taki abd askeri olumleri (uc bini asti). ayrica tunceli'deki o karakol baskininda, disarida mevzilenmis teroristler de vardi. tamam orada hata yapilmis olabilir ama bunu tum turk ordusuna maletmek kasitli degilse aptallik degil midir?

altan yazisinda abd ordusunun uzaktan kumandali bombalari etkisiz hale getiren karistiriclar kullandigini bizim neden kullanmadigimizi soruyor. abd bu teknolojiyi kullanmaya 2-3 yillik tecrube sonunda basladi ve bu teknoloji icin abd hukumeti milyarlarca dolar ayirdi. o yuzden bu konunun muhattabi pek bir sevdigin recep tayyip abindir, ordu degil.

yazida "Bütün bunlar, bizimki gibi bir ordu için bile fazlasıyla gayrıciddi ve disiplinsiz hareketler." diyerek, tum dunyada disiplini ile taninan tsk'ya ciddiyetsiz yakistirmasi yapamak da tam bir altan yapimi.

bir insan bu kadar at gozluklu, bu kadar tsk dusmani olur. seni cem uzan dalkavuguyken daha cok seviyorduk be ahmet. keske hep kirmizi koltuk'ta kalip sosyal demokrat belediyelere camur atsaydin. bilmedigin askeri konulara girince sacmalamissin. askeri konular senin kitaplarinda yazidigin ask hikayelerine hic benzemez.

http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp
yazdığı aşk romanları bornova kipa'da promosyon kapsamında iki buçuk milyona satılan pembe dizi yazarı..

muhtemelen doğu'da gittiği en uzak yerin istanbul'un anadolu yakası olduğu ve türkiye ile ilgili "derin" saptamalarını odasında kıçının dibinde sonuna kadar açık klimayla serinlerken le monde okuyarak yaptığı göz önüne alınırsa olaylara neden bu kadar fransız kaldığına ve analizlerindeki yüzeyselliğe de şaşırmamak gerek..
türkiye'nin noam chomsky'si... okumuş angaje yüzeysellerin ömürleri boyunca 'göremeyeceği' gerçekleri derinlemesine gören ve müthiş yoğun ve detaylı biçimde ifade edebilen sıradışı bir kalem... demokrat ve zeki bir beyin...
http://www.samanyoluhaber...&hid=54266&sec=10