bugün
- gulmekicinyaratilmis7
- pahalıyı dayanıklı sanmak5
- aşk acısı çekiyorum sözlük13
- hükümet değişse ülke düzelir mi4
- çocukların sürekli abur cubur istemesi4
- dublajı orjinalinden daha iyi olan izlenceler5
- güzel kızların her zaman haklı olması3
- hamburgerin çok abartılması2
- erdogan'a yarayacak diye mizmızlanmak4
- aşkını bir sır gibi senelerce saklamak3
- büyünce sürekli çikolata yiyeceğim fikri2
- masak'ın ahbap bağışlarını incelemesi4
- sokakta 1 lira isteyen emo2
- çerçeve yasa8
- macar pasaportuyla 184 ülkenin vizesiz gezilmesi6
- trabzon büyükşehir belediyesi21
- nickten isim tahmini yapmak10
- en büyük aşklar pilav üstü az kuruyla başlar3
- flört uygulamaları3
- midilli adası8
- guinness birası5
- 2026 2027 sezonu süper lig şampiyonluk yarışı17
- sözlüğün şizofren ve sapık dolu olduğu gerçeği15
- başkasının diş fırçasıyla dişlerini fırçalamak2
- internetin artık ölmesi2
- mazot fiyatlarının suçlusu3
- otobüsteki en iyi koltuk hangisidir sorunsalı16
- 7 ağustos 20262
- mohamed salah'ın trabzonspor'a transferi26
- sözlükte entrylerini anlamadiginiz kişi15
- masklavi'yi şeriatla yönetilen ülkeye göndermek13
- isteklerinize nasıl sınır koyuyorsunuz5
- akrabalarla ilişkiyi kes17
- izmirli kızlar neden kıçı açık geziyor sorunsalı12
- zorunlu eğitim9
- sinem dedetaş11
- sözlüğün boşalması3
- haramidere de haramilik yapmak5
- kemalistler yunanistan'a defolsun8
- batıl inançlar7
- 5 ağustos 2026 fenerbahçe sturm graz maçı18
- caddebostan da bostan yetiştirmek4
- mason greenwood11
- orjinalinden iyi coverlar2
- the blair witch project2
- fetönün siyasi ayağı araştırlsın önergesinin reddi8
- apo hapisten çıkınca ak partililerin tepkisi8
- arkadaşlar pizza yer miyiz4
- kilolu olmak5
- şaka maka 40'a yaklaşmak6
2007 şubatında hürriyette yazdığı şu yazısını beğendiğim yazardır.
görmemek
'Büyük bir sevginin göstergesi olan binlerce küçük ayrıntıyı ıskaladım.' Ne çarpıcı bir cümle. Geniş bir ovadan gözleri rüzgarla dolarak dörtnala geçtikten sonra bir tepenin üzerinde durup geriye bakan süvarinin, mavi akarsular, zümrüdi çimenlikler, dalları olgun meyvelerle ağırlaşmış yemiş ağaçları, her esintide rengi değişen çiçek tarhları, bereketinden kızıllaşmış topraklar, cıvıldaşan kuş sürüleri, koyu yeşil ormanlar gördüğünde şaşırması gibi şaşırıyor bazen insan kendi geçmişine baktığında.
"Biraz önce aralarından geçerken ben bunları nasıl görmedim" diye soruyor kendine.
"Nasıl görmedim?"
Sürekli aradığımız bir şeyi, sevgiyi, onca işareti ortadayken nasıl görmeyiz?
Bizi körleştiren nedir?
Hızla koşarken hangi rüzgar gözlerimize dolar da aradığımız şeyin tam da ortasında olduğumuzu görmemizi engeller?
insan ruhunun ve zaaflarının büyük yazarı Lawrence Durrell'ın kahramanı gibi biz de genellikle "binlerce küçük ayrıntıyı" ıskalarız.
Ve, günlerimizi, belki de yıllarımızı sevilmediğimizi sanarak geçiririz.
Belki de hepimiz, sevginin kendini, dağlardan yuvarlanan bir çığ gibi, patlayan bir volkan gibi, fırtınalarla coşup limanları yıkan deli bir deniz gibi bir seferde ve büyük bir işaretle göstermesini bekliyoruz.
Bütün hayatımızı içinde geçirmek isteyeceğimiz güzel bir ovanın, binlerce küçük işaretten, meyve ağaçlarından, çiçek tarhlarından, ormanlardan, ırmaklardan, kuş sürülerinden, otlaklardan oluşacağını düşünemeyiz.
Her biri bizim için "küçük bir işarettir" ve ovanın tümünü görmemizi engeller.
Sonra bir gün döner ve geriye bakarız bir tepeden.
Her şey açıkça gözükür bize.
Pişmanlık ve şaşkınlıkla başımızı eğeriz.
Söylenmiş bir cümle, küçük bir gülümseme, bir gözyaşı, şefkatle omzumuza dokunan bir el, kuvvetli bir sarılış, kederli bir bakış, utangaç bir öfke, zihnimizin değişik yerlerine saklanmış "binlerce küçük işaret" birden ani bir dalgalanmayla bir araya gelir ve biz "büyük bir sevgiyi" ıskaladığımızı anlarız.
"Bellek sonradan onları alıp mızraklara dönüştürüyor. insan uykusunda çığlık atıyor, küfrediyor. Yani, mesela - beni öpmek için - gözlüklerini güneş yanığı burnunun üzerinden bir zeytin kavanozunun kapağını kaldırır gibi kaldırması."
"Iskaladığımız" o küçük işaretler, belleğimize değişik biçimlerde kaydolan, ölü anılar arasında canlılığını hiç kaybetmeden kımıldanan, geçmişi bir altın buharı gibi soluyup onlardan keskin parıltılı pişmanlıklar yaratan bütün o unutulduğunu sandığımız davranışlar, bazen uykunun sakin sessizliğinde ayaklanıp bilincimize mızraklar gibi saplanır.
Özlemle uyandırır bizi.
"Bizi öpmek için güneş gözlüklerini güneş yanığı burnunun üzerinden kaldıran" birinin o minicik hareketini hatırlar, o hareketteki belki başka hiç kimsenin hissedemeyeceği sevgiyi hissederiz.
Belki de öpüldüğümüz anda hissetmediğimiz sevgiyi.
O sırada aklımız başka yerdedir, küçük işaretler değil, büyük altüst oluşlar aramaktayızdır, o küçük işaretin kıymetini bilmeyiz.
Sonra bir gece kaybedilmiş birinin acısıyla uyanırız.
Manasızca kaybettiğimizi anlayarak.
Çığlıklarla.
Aradığımız sevgiyi bulmuşuzdur ama bulduğumuz artık geçmişte kalmış, anıların arasına saklanmıştır, sevginin sahibi uzaklara gitmiştir.
Durrell'ın "Afrodit'in Başkaldırısı" isimli kitabındaki kahramanı gibi o korkunç soruyu sorarız:
"insan geçmişteki birini sevmeye başlayamaz yoksa başlayabilir mi?"
Geçmişteki birini sevebilir mi insan?
Eğer o "geçmiş" hálá belleğimizin kireçlenmiş, canlılığını kaybetmiş anıları arasında soluk alıp veriyorsa, hálá kımıldıyorsa, hálá zihnimize mızraklar gibi saplanıyorsa ve o işaretleri yeniden keşfetmek hálá canımızı acıtıyorsa, "geçmişteki" biri henüz "geçmiş" olmamış demektir.
Anılardaki işaretleri toplar, bir araya getirir, onları tek tek yerlerine yerleştirir ve karşımıza çıkan resmi yeniden sevmeye başlarız.
Ve, sorarız kendimize, "neden o zaman bu gerçeği görmedim?"
Cevap, Durrell'ın cümlelerindedir:
"O kadar bilgiden serseme dönmüş olduğum için onu olduğu gibi, yani doğal haliyle göremezdim."
Sevdiğimiz biri hakkında topladığımız bilgiler.
Çoğu zehirli olan bilgiler.
Onun hayatıyla, mazisiyle, yaptıklarıyla ilgili bilgiler, kendimizi eksik ve sevilmeye layık olmayan biri gibi görmeye yatkın zihnimizin yarattığı kuşkularla birleştiğinde, koyu sülfür dumanları gibi gözlerimizi yakar, bizi körleştirir.
Bereketli bir ovadan etrafımızı görmeden dörtnala geçeriz.
Aradığımız yeri bulduğumuzu anlayamadan...
Ardımızda bıraktığımız ovaya yeniden dönmek isteriz.
"Geçmişi" alıp ondan yeni bir gelecek inşa etmek.
"Elim onunkini arayıp buldu; yarı uyukluyorduk, alınan her nefesle çok uzaklarda kalmış olan bir geçmişi yeniden kuran arkeologlar gibiydik."
Kendi geçmişimizi kazmak.
Değerli işaretleri arayıp bulmak.
"Geçmişi yeniden kurmak."
Hatırlanması gerekenleri hatırlayarak, unutulması gerekenleri unutarak, her anı yerli yerine yerleştirerek kendimize bir hayatı yeniden inşa etmek.
Bu mümkün mü?
Yıllarımızı mahveden görmediğimiz binlerce işaret...
Görmememiz gerekirken inatla görüp biriktirdiğimiz, kuşkularla kanserleşmiş yanlış bilgiler.
Yeniden kurmaya çalıştığımız bir hayatta hangisi daha öne çıkacak, hangisi eski hayatın taşlarından kurulacak yeni yapıya rengini verecek?
Durrell'ın romanındaki kahramanlarından birinin son anında elinde tuttuğu kitaptaki Flaubert'in şu cümleleri bize ne düşündürecek:
"Gençliğimin en güzel anılarına bir yazgı gibi bağlısınız. Birbirimizi tanıyalı yirmi yılı geçtiğinin farkında mısınız? Bütün bunlar beni yaşlıların hissettiği o baş döndürücü uçurumlara itti. Şimdiki zamanın çok hızlı geçtiği söylenir. Bense bizi mahveden şeyin geçmiş zaman olduğunu düşünüyorum..."
Bizi mahveden geçmiş mi?
Hangi geçmiş?
Küçük işaretleri görmediğimiz geçmiş mi?
Peki, o işaretleri gördüğümüzde, fark ettiğimizde, hatıralarımız bambaşka bir ışıkla, bambaşka şekillerle yeniden uyandığında, geçmiş diye içimizde taşıdığımız acının kendi körlüğümüzden yaratıldığını anladığımızda, o geçmiş bize nasıl görünecek?
Unutulmuş görkemli bir şehri keşfeden arkeologlar gibi o şehri yeniden yapmaya mı koyulacağız yoksa bir uğursuzlukla karşılaşmış gibi üstünü kapatıp oradan kaçmaya mı başlayacağız?
Sadece gelecek değil bazen geçmiş de değişir.
Siz bir tepede atınızı durdurup, yukardan baktığınızda içinden geçtiğiniz ova size başka türlü gözükür.
Dönmek isteyebilirsiniz.
Hiç sevdiğiniz ve sizi sevmediğini sandığınız insanın şöyle düşünebileceği aklınıza geliyor mu:
"'En büyük şanssızlığı' dedi Julian sonradan, 'Sana aşık olmasıydı, tümüyle uygunsuzdu, hem zaten senin de umurunda değildi'. Artık bu suçlamalara cevap veremiyorum. Korkunç bir dehşet ve bitkinliğe kapılıyorum. Ben hiçbir şeyin suçlusu değilim aslında tek suçum da bu..."
Küçük işaretleri biz göremediysek, suçlu kim?
Ya onun umurundaysak ve biz bunu anlamadıysak.
Ya atımızı fazla hızlı sürmüş, çevremize dikkat etmemiş, aradığımız ovanın tam ortasında olduğumuzu kavrayamamışsak.
Yanlış bilgiler gözlerimize sert rüzgarlar gibi dolmuşsa...
Bu ihtimal bizi ürpertiyor.
Hepimiz arıyoruz.
Gözlerimiz büyük patlamaları görebilmek için körleşmiş bir dikkatle bakıyor.
Bir infilaka benzemeyen hiçbir şey ilgimizi çekmiyor.
Küçük işaretlere aldırmıyoruz.
Binlerce küçük işarete...
"Büyük bir sevginin işareti olan binlerce küçük ayrıntıyı" fark etmeden geçiyoruz.
Halbuki "büyük bir sevgiyi" o ayrıntılar yapıyor.
Binlercesi var belki de hayatımızda.
Ve, belki de biz yanlış yere bakıyoruz...
görmemek
'Büyük bir sevginin göstergesi olan binlerce küçük ayrıntıyı ıskaladım.' Ne çarpıcı bir cümle. Geniş bir ovadan gözleri rüzgarla dolarak dörtnala geçtikten sonra bir tepenin üzerinde durup geriye bakan süvarinin, mavi akarsular, zümrüdi çimenlikler, dalları olgun meyvelerle ağırlaşmış yemiş ağaçları, her esintide rengi değişen çiçek tarhları, bereketinden kızıllaşmış topraklar, cıvıldaşan kuş sürüleri, koyu yeşil ormanlar gördüğünde şaşırması gibi şaşırıyor bazen insan kendi geçmişine baktığında.
"Biraz önce aralarından geçerken ben bunları nasıl görmedim" diye soruyor kendine.
"Nasıl görmedim?"
Sürekli aradığımız bir şeyi, sevgiyi, onca işareti ortadayken nasıl görmeyiz?
Bizi körleştiren nedir?
Hızla koşarken hangi rüzgar gözlerimize dolar da aradığımız şeyin tam da ortasında olduğumuzu görmemizi engeller?
insan ruhunun ve zaaflarının büyük yazarı Lawrence Durrell'ın kahramanı gibi biz de genellikle "binlerce küçük ayrıntıyı" ıskalarız.
Ve, günlerimizi, belki de yıllarımızı sevilmediğimizi sanarak geçiririz.
Belki de hepimiz, sevginin kendini, dağlardan yuvarlanan bir çığ gibi, patlayan bir volkan gibi, fırtınalarla coşup limanları yıkan deli bir deniz gibi bir seferde ve büyük bir işaretle göstermesini bekliyoruz.
Bütün hayatımızı içinde geçirmek isteyeceğimiz güzel bir ovanın, binlerce küçük işaretten, meyve ağaçlarından, çiçek tarhlarından, ormanlardan, ırmaklardan, kuş sürülerinden, otlaklardan oluşacağını düşünemeyiz.
Her biri bizim için "küçük bir işarettir" ve ovanın tümünü görmemizi engeller.
Sonra bir gün döner ve geriye bakarız bir tepeden.
Her şey açıkça gözükür bize.
Pişmanlık ve şaşkınlıkla başımızı eğeriz.
Söylenmiş bir cümle, küçük bir gülümseme, bir gözyaşı, şefkatle omzumuza dokunan bir el, kuvvetli bir sarılış, kederli bir bakış, utangaç bir öfke, zihnimizin değişik yerlerine saklanmış "binlerce küçük işaret" birden ani bir dalgalanmayla bir araya gelir ve biz "büyük bir sevgiyi" ıskaladığımızı anlarız.
"Bellek sonradan onları alıp mızraklara dönüştürüyor. insan uykusunda çığlık atıyor, küfrediyor. Yani, mesela - beni öpmek için - gözlüklerini güneş yanığı burnunun üzerinden bir zeytin kavanozunun kapağını kaldırır gibi kaldırması."
"Iskaladığımız" o küçük işaretler, belleğimize değişik biçimlerde kaydolan, ölü anılar arasında canlılığını hiç kaybetmeden kımıldanan, geçmişi bir altın buharı gibi soluyup onlardan keskin parıltılı pişmanlıklar yaratan bütün o unutulduğunu sandığımız davranışlar, bazen uykunun sakin sessizliğinde ayaklanıp bilincimize mızraklar gibi saplanır.
Özlemle uyandırır bizi.
"Bizi öpmek için güneş gözlüklerini güneş yanığı burnunun üzerinden kaldıran" birinin o minicik hareketini hatırlar, o hareketteki belki başka hiç kimsenin hissedemeyeceği sevgiyi hissederiz.
Belki de öpüldüğümüz anda hissetmediğimiz sevgiyi.
O sırada aklımız başka yerdedir, küçük işaretler değil, büyük altüst oluşlar aramaktayızdır, o küçük işaretin kıymetini bilmeyiz.
Sonra bir gece kaybedilmiş birinin acısıyla uyanırız.
Manasızca kaybettiğimizi anlayarak.
Çığlıklarla.
Aradığımız sevgiyi bulmuşuzdur ama bulduğumuz artık geçmişte kalmış, anıların arasına saklanmıştır, sevginin sahibi uzaklara gitmiştir.
Durrell'ın "Afrodit'in Başkaldırısı" isimli kitabındaki kahramanı gibi o korkunç soruyu sorarız:
"insan geçmişteki birini sevmeye başlayamaz yoksa başlayabilir mi?"
Geçmişteki birini sevebilir mi insan?
Eğer o "geçmiş" hálá belleğimizin kireçlenmiş, canlılığını kaybetmiş anıları arasında soluk alıp veriyorsa, hálá kımıldıyorsa, hálá zihnimize mızraklar gibi saplanıyorsa ve o işaretleri yeniden keşfetmek hálá canımızı acıtıyorsa, "geçmişteki" biri henüz "geçmiş" olmamış demektir.
Anılardaki işaretleri toplar, bir araya getirir, onları tek tek yerlerine yerleştirir ve karşımıza çıkan resmi yeniden sevmeye başlarız.
Ve, sorarız kendimize, "neden o zaman bu gerçeği görmedim?"
Cevap, Durrell'ın cümlelerindedir:
"O kadar bilgiden serseme dönmüş olduğum için onu olduğu gibi, yani doğal haliyle göremezdim."
Sevdiğimiz biri hakkında topladığımız bilgiler.
Çoğu zehirli olan bilgiler.
Onun hayatıyla, mazisiyle, yaptıklarıyla ilgili bilgiler, kendimizi eksik ve sevilmeye layık olmayan biri gibi görmeye yatkın zihnimizin yarattığı kuşkularla birleştiğinde, koyu sülfür dumanları gibi gözlerimizi yakar, bizi körleştirir.
Bereketli bir ovadan etrafımızı görmeden dörtnala geçeriz.
Aradığımız yeri bulduğumuzu anlayamadan...
Ardımızda bıraktığımız ovaya yeniden dönmek isteriz.
"Geçmişi" alıp ondan yeni bir gelecek inşa etmek.
"Elim onunkini arayıp buldu; yarı uyukluyorduk, alınan her nefesle çok uzaklarda kalmış olan bir geçmişi yeniden kuran arkeologlar gibiydik."
Kendi geçmişimizi kazmak.
Değerli işaretleri arayıp bulmak.
"Geçmişi yeniden kurmak."
Hatırlanması gerekenleri hatırlayarak, unutulması gerekenleri unutarak, her anı yerli yerine yerleştirerek kendimize bir hayatı yeniden inşa etmek.
Bu mümkün mü?
Yıllarımızı mahveden görmediğimiz binlerce işaret...
Görmememiz gerekirken inatla görüp biriktirdiğimiz, kuşkularla kanserleşmiş yanlış bilgiler.
Yeniden kurmaya çalıştığımız bir hayatta hangisi daha öne çıkacak, hangisi eski hayatın taşlarından kurulacak yeni yapıya rengini verecek?
Durrell'ın romanındaki kahramanlarından birinin son anında elinde tuttuğu kitaptaki Flaubert'in şu cümleleri bize ne düşündürecek:
"Gençliğimin en güzel anılarına bir yazgı gibi bağlısınız. Birbirimizi tanıyalı yirmi yılı geçtiğinin farkında mısınız? Bütün bunlar beni yaşlıların hissettiği o baş döndürücü uçurumlara itti. Şimdiki zamanın çok hızlı geçtiği söylenir. Bense bizi mahveden şeyin geçmiş zaman olduğunu düşünüyorum..."
Bizi mahveden geçmiş mi?
Hangi geçmiş?
Küçük işaretleri görmediğimiz geçmiş mi?
Peki, o işaretleri gördüğümüzde, fark ettiğimizde, hatıralarımız bambaşka bir ışıkla, bambaşka şekillerle yeniden uyandığında, geçmiş diye içimizde taşıdığımız acının kendi körlüğümüzden yaratıldığını anladığımızda, o geçmiş bize nasıl görünecek?
Unutulmuş görkemli bir şehri keşfeden arkeologlar gibi o şehri yeniden yapmaya mı koyulacağız yoksa bir uğursuzlukla karşılaşmış gibi üstünü kapatıp oradan kaçmaya mı başlayacağız?
Sadece gelecek değil bazen geçmiş de değişir.
Siz bir tepede atınızı durdurup, yukardan baktığınızda içinden geçtiğiniz ova size başka türlü gözükür.
Dönmek isteyebilirsiniz.
Hiç sevdiğiniz ve sizi sevmediğini sandığınız insanın şöyle düşünebileceği aklınıza geliyor mu:
"'En büyük şanssızlığı' dedi Julian sonradan, 'Sana aşık olmasıydı, tümüyle uygunsuzdu, hem zaten senin de umurunda değildi'. Artık bu suçlamalara cevap veremiyorum. Korkunç bir dehşet ve bitkinliğe kapılıyorum. Ben hiçbir şeyin suçlusu değilim aslında tek suçum da bu..."
Küçük işaretleri biz göremediysek, suçlu kim?
Ya onun umurundaysak ve biz bunu anlamadıysak.
Ya atımızı fazla hızlı sürmüş, çevremize dikkat etmemiş, aradığımız ovanın tam ortasında olduğumuzu kavrayamamışsak.
Yanlış bilgiler gözlerimize sert rüzgarlar gibi dolmuşsa...
Bu ihtimal bizi ürpertiyor.
Hepimiz arıyoruz.
Gözlerimiz büyük patlamaları görebilmek için körleşmiş bir dikkatle bakıyor.
Bir infilaka benzemeyen hiçbir şey ilgimizi çekmiyor.
Küçük işaretlere aldırmıyoruz.
Binlerce küçük işarete...
"Büyük bir sevginin işareti olan binlerce küçük ayrıntıyı" fark etmeden geçiyoruz.
Halbuki "büyük bir sevgiyi" o ayrıntılar yapıyor.
Binlercesi var belki de hayatımızda.
Ve, belki de biz yanlış yere bakıyoruz...
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar