bugün
- ilkokul bebesine türbanı savunmak52
- sinem dedetaş'ın ahında boğulacaksınız14
- ağlıyorum sözlük21
- gilded'in gözyaşları6
- cuma namazına gitmek yerine sözlükte takılmak16
- 25 yılda adam edilen istanbul'u 5 yılda bitirmek41
- donuzlanan başlığıma yazmasın8
- seren serengil3
- manifest dinleyen erkek10
- ahmet hakan'ın ben böyle yağmur görmedim yazısı11
- cumaya gitmeyen erkek bacımdır3
- türk arapsız yaşayamaz3
- sabah 7 akşam 7 günlük yevmiye 500 tl3
- sabahları 2 simit 2 açma 2 poğaça yiyen insan8
- anamgile gittiydim bacı gıı diyen kız4
- adana adliyesi nde kavga sanatlarını öğrenmek3
- 14 ekim 2026 aston villa fenerbahçe maçı74
- 30 yaş üstü erkeklerin patatese dönmes8
- 15 ekim 2026 hoffenheim beşiktaş maçı19
- avram avinu3
- fon vurgunu17
- beni seviyor musun sözlük16
- neo osmanlı2
- arkadaşlar porselen mi bunlar yeni geldi4
- sen farklısın diyen erkek20
- pforzheim6
- atatürk diyor ki2
- beşiktaş9
- sözlük ablası16
- bütün yazarların bir gün öleceklerini düşünmek9
- arı2
- platon un mağara alegorisi10
- g i l d e d l i l y3
- bugün ne oldu2
- osmanlı dönemiyle gurur duymak7
- hasidik hanımı2
- futbol12
- 623 000 bin asker kaçağı12
- said nursi denilince akla gelen şeyler18
- sabahları aç karnına kahve içen özenti2
- 13 ekim 2026 galatasaray barcelona maçı87
- yazarların sabah kahvaltıları9
- ayrıldık36
- iltica23
- iddaa oynamayi birakma sebepleri3
- yüksek enflasyon19
- köpeği hakaret olarak kullanmak13
- yavıdiler cumartesi ışık bile açmıyu2
- evde çiçek yetiştiren erkek19
- dünyanın altı günde yaratılması6
ümit bayazoğlu'nun 12'8/2008'de yazdığı ve demokratik kitle örgütlerini eleştiren yazıyı yayınlamamış, aksine yazarı işten çıkarmış görüntüde solcu gazete. bu da bayazoğlu'nun yayınlanmayan yazısı:
Behemehal lağvedilmeliler!
Son sözü en başta söyleyerek açalım konuyu: Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa "behemehal lağvedilmeli"; bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Aylardır dilimdeydi bu, cesaret edip ortaya çıkaramıyordum. Ta ki, BirGün yazarlarından şair, avukat Akif Kurtuluş'un, kendine demokrat sendikaların foyasını ortaya döken yazılarını okuyuncaya kadar.
Bir memleket düşünün; 30 senedir orada tek grev olmamış, öyleyse bu memlekette her şey güllük-gülistanlık. iş barışı kurulmuş, alan razı, satan razı. işler tıkırında. Sosyal haklar garanti, sigortalar tamam, iş güvenliği sağlanmış, sağlık hizmetleri şahane. işçiler patronları seviyor, patronlar işçileri.
Öyleyse sendikalara ne lüzum var?
Bir memleket düşünün ki, orada seçim yapılıyor fakat partilerin seçim bildirilerinde işçi haklarına dair tek vaat yok. Demek ki bu ülkede sınıf çelişkisi bitmiş. Ekonomik demokratik örgütlenmeye gerek kalmamış.
Öyleyse sendikalara ne lüzum var?
Fakat bakıyoruz, bu memlekette bakkaldan çok sendika tabelası var. Ve her birinin önünde makam arabası bir Mercedes.
Kurtuluş, bu konuya dair iki yazı yazdı. Bunların ilkinden yeni bir şey öğrendim; hani seçimlerde % 10 barajı var ya, meğer bu baraj yalnız parlamenter temsilin değil, emeğin de önünü tıkayan bir illetmiş. Hafıza tazelemek ve benim gibi bilmeyenleri uyandırmak için Kurtuluş'un 17 Ağustos 07 tarihli yazısından aynen naklen:
"... benzer bir baraj, bu yirmi beş yıl boyunca, işçilerin toplu pazarlık yapabilmesi önünde önemli bir engel olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü bir işyerinde çalışan işçinin yarısından fazlasını üye yapmanız yetmiyor, daha önce, o işkolunda çalışan toplam işçinin en az % 10'unun üyeniz olması şart. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) bu süre boyunca, Türkiye'yi sayısız kereler uyardı, bu nedenle kara listeye alınması gündeme geldi. Son olarak Haziran toplantısında ILO, kendi içinde çok önemli bir aşamayı işaret eden, Türkiye'ye araştırma yapmak üzere bir heyetin gönderilmesi kararı aldı ve örneğin seçim sürecinde bu gelişme gündeme gelmedi, kamuoyunda bir tartışma yaratamadı. Her defasında da Türkiye, verilen sözlerle deyim yerindeyse "direkten döndü." ILO önünde Türkiye'yi canhıraş biçimde savunan, işverenlerden önce sıranın önüne geçen, hemen her seferinde, işçi sendikaları oldu. Barajın kaldırılması yönündeki yasa değişikliği tasarısına da, barajın üstündeki birçok sendikanın karşı çıktığının doğrudan tanığıyım. Altındakilerin itirazının da, büyük ölçüde konumlarından kaynaklandığının, 'mağduriyet durumundan demokrat' olduklarının da farkındayım."
Sendikalar böyle, ya meslek odalarına ne diyorsunuz?
Üç yıl önce Ankara Kızılay'da T.M.M.O.B'nin odalarından birine, Maden Mühendisleri Odası'na yolum düşmüştü. ilk gözüme çarpan rafların-dolapların kitapsızlığıydı, bir köşede güya bir bar-amerikan, suyu bulanık bir akvaryum, kaloriferden kavrulmuş saksılar ve perdeler. Başkanla tanıştırıldım. Laf olsun, torba dolsun diye, "yıl içinde yapacağınız en önemli iş ne olacak" diye sordum. Kutlanmayı bekleyen bir yüz ifadesiyle "üst katı alacağız!" dedi ve ilave etti: "o zaman burası bar, üst kat lokanta olacak".
Bir kere de istanbul'da Beyoğlu'ndaki Mimarlar Odası'na yolum düşmüştü. içeri girer girmez gözleri yakan bir sigara dumanı bulutu ve patates tava-paçanga-sigara böreği yanık yağ kokusu. Kül tablaları dolmuş taşmış. Sıradan bir bardan bile b.ktan bir yer. içeride üç-beş kadın, 25 - 30 erkek var. Bıyıklar buruluyor, etekler çekiştiriliyor. Duvarlarsa çırılçıplak.
Paylaşmak istediğim bir gözlemim daha var, lise yıllarından bir arkadaşa rastladım. Okumuş mühendis olmuş. Halen yaşadığı ilin mesleki teşkilatında yönetici. O da bana yaptıkları faaliyetleri anlattı. Kemalist derneklere angaje olarak yaptıkları eylemleri sıralarken, gözlerinde 1970'li yıllardan kalma kıvılcımlar yanıp sönüyordu. Son genel kurulda az kalsın teşkilatı mollalara kaptıracaklarmış, bunları anlattı.
Ne zaman "Biz aşağıda imzası olanlar" diye gazetelerde bir ilan görsem , "Eyvah! Yine kaybettik" diyorum. Çünkü böyle ilanların altında mutlaka bu sendikaların, bu güya sivil toplum kuruluşu olan derneklerin, odaların adı var. Ve eyvah diyorum, yine kaybettik.
Kurtuluş, 25 Ağustos 07 tarihli ikinci yazısında meselenin özünü ortaya çıkarıyor: "Sendikalar (meslek örgütleri), kurumsal yapısı, yönetici formasyonu ve sınıfla ilişki biçimi ile bir bütün olarak demokrasiyi istemiyor. Demokrasiyi güçlendiren, ama aynı zamanda demokrasi içinde güçlenebilen çoğulculuk, katılımcılık ve açıklık, sendika nomenklaturası (baskıcı Polit Büro üyeleri gibi) için ciddi tehdit oluşturmakta. Elinde muhalefet bayrağı varken çoğulculuk, katılımcılık ve açıklık kavramlarını dilinden düşürmeyen bir 'mücadele anlayışı', çok geçmeden bu ilkelerin 'sınıfa fazla' olduğunu, tıpkı 'halk' gibi, işçinin de demokrasiden anlamadığını, 'tecrübeyle' kavramaktadır. Sendikaların bütün enerjisini şubelerden başlayan iktidar kavgalarında harcaması, aslında aynı dili kullananların neden bu kadar çekiştiklerini de anlamamızı gerektirmektedir." (Parantez içleri üb).
Yine bu yazıdan ibreti âlemlik bir rezaletle vedalaşalım:
"Bir sendikanın yöneticileri aleyhine, aynı sendikanın bir şubesinin yöneticileri tarafından, bir taşınmaz alım satımında yolsuzluk yapıldığı ve menfaat temin edildiği iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulunulur. Savcılık iddiayı ciddi bulur ve bu yöneticiler yargılanırlar; mahkeme genel başkan da dahil olmak üzere yöneticilerin atılı suçu işledikleri kanaatine varır. Dava Yargıtay'da iken, 'Rahşan affı' sonucu beş yıl içinde aynı nitelikte bir suç işlememek kaydıyla dosya işlemden kaldırılır. Bir süre sonra yapılan genel kurulda, suçlayan sendikacılardan ikisi ile, suçlanan genel başkan, birlikte liste çıkarıp, yönetime aday olurlar. işçi, menfaat temin ettiği iddiasıyla suçlanan ve hakkında kesinleşmemiş mahkûmiyet kararı bulunan (ve bu bakımdan tabii ki suçsuz) genel başkan ile, suçlayan şube başkanı ve şube sekreterinin yer aldığı listeyi hem de önemli bir sayısal destekle yönetime getirir. Daha doğrusu suçlanan, zaten onbeş yıldır genel başkandır; suçlayan şube başkanı da aynı listeden seçilir ve birlikte sendikayı yönetirler. Bu üç sendikacıyı bir araya getiren ortak değerin ne olduğunu kimse sormamış, muhalefet sormuş ise de, sonuca bakılırsa, 'dersini almıştır'. Bugün hırsızlıkla suçladığı başkanla yarın kol kola giren birini ayıplayacak bir 'içtihat' olmadığı gibi, tam tersine siz, genel kurulu, yani demokrasiyi hazmedememek gibi bir ayıpla karşı karşıya kalıyorsunuz."
Sizleri sendikalar, odalar, barolar gibi sivil-toplum örgütleri üzerine düşünmeye davet ediyorum.
bu da linki: http://www.medyakronik.com/haber/1006/
Behemehal lağvedilmeliler!
Son sözü en başta söyleyerek açalım konuyu: Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa "behemehal lağvedilmeli"; bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Aylardır dilimdeydi bu, cesaret edip ortaya çıkaramıyordum. Ta ki, BirGün yazarlarından şair, avukat Akif Kurtuluş'un, kendine demokrat sendikaların foyasını ortaya döken yazılarını okuyuncaya kadar.
Bir memleket düşünün; 30 senedir orada tek grev olmamış, öyleyse bu memlekette her şey güllük-gülistanlık. iş barışı kurulmuş, alan razı, satan razı. işler tıkırında. Sosyal haklar garanti, sigortalar tamam, iş güvenliği sağlanmış, sağlık hizmetleri şahane. işçiler patronları seviyor, patronlar işçileri.
Öyleyse sendikalara ne lüzum var?
Bir memleket düşünün ki, orada seçim yapılıyor fakat partilerin seçim bildirilerinde işçi haklarına dair tek vaat yok. Demek ki bu ülkede sınıf çelişkisi bitmiş. Ekonomik demokratik örgütlenmeye gerek kalmamış.
Öyleyse sendikalara ne lüzum var?
Fakat bakıyoruz, bu memlekette bakkaldan çok sendika tabelası var. Ve her birinin önünde makam arabası bir Mercedes.
Kurtuluş, bu konuya dair iki yazı yazdı. Bunların ilkinden yeni bir şey öğrendim; hani seçimlerde % 10 barajı var ya, meğer bu baraj yalnız parlamenter temsilin değil, emeğin de önünü tıkayan bir illetmiş. Hafıza tazelemek ve benim gibi bilmeyenleri uyandırmak için Kurtuluş'un 17 Ağustos 07 tarihli yazısından aynen naklen:
"... benzer bir baraj, bu yirmi beş yıl boyunca, işçilerin toplu pazarlık yapabilmesi önünde önemli bir engel olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü bir işyerinde çalışan işçinin yarısından fazlasını üye yapmanız yetmiyor, daha önce, o işkolunda çalışan toplam işçinin en az % 10'unun üyeniz olması şart. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) bu süre boyunca, Türkiye'yi sayısız kereler uyardı, bu nedenle kara listeye alınması gündeme geldi. Son olarak Haziran toplantısında ILO, kendi içinde çok önemli bir aşamayı işaret eden, Türkiye'ye araştırma yapmak üzere bir heyetin gönderilmesi kararı aldı ve örneğin seçim sürecinde bu gelişme gündeme gelmedi, kamuoyunda bir tartışma yaratamadı. Her defasında da Türkiye, verilen sözlerle deyim yerindeyse "direkten döndü." ILO önünde Türkiye'yi canhıraş biçimde savunan, işverenlerden önce sıranın önüne geçen, hemen her seferinde, işçi sendikaları oldu. Barajın kaldırılması yönündeki yasa değişikliği tasarısına da, barajın üstündeki birçok sendikanın karşı çıktığının doğrudan tanığıyım. Altındakilerin itirazının da, büyük ölçüde konumlarından kaynaklandığının, 'mağduriyet durumundan demokrat' olduklarının da farkındayım."
Sendikalar böyle, ya meslek odalarına ne diyorsunuz?
Üç yıl önce Ankara Kızılay'da T.M.M.O.B'nin odalarından birine, Maden Mühendisleri Odası'na yolum düşmüştü. ilk gözüme çarpan rafların-dolapların kitapsızlığıydı, bir köşede güya bir bar-amerikan, suyu bulanık bir akvaryum, kaloriferden kavrulmuş saksılar ve perdeler. Başkanla tanıştırıldım. Laf olsun, torba dolsun diye, "yıl içinde yapacağınız en önemli iş ne olacak" diye sordum. Kutlanmayı bekleyen bir yüz ifadesiyle "üst katı alacağız!" dedi ve ilave etti: "o zaman burası bar, üst kat lokanta olacak".
Bir kere de istanbul'da Beyoğlu'ndaki Mimarlar Odası'na yolum düşmüştü. içeri girer girmez gözleri yakan bir sigara dumanı bulutu ve patates tava-paçanga-sigara böreği yanık yağ kokusu. Kül tablaları dolmuş taşmış. Sıradan bir bardan bile b.ktan bir yer. içeride üç-beş kadın, 25 - 30 erkek var. Bıyıklar buruluyor, etekler çekiştiriliyor. Duvarlarsa çırılçıplak.
Paylaşmak istediğim bir gözlemim daha var, lise yıllarından bir arkadaşa rastladım. Okumuş mühendis olmuş. Halen yaşadığı ilin mesleki teşkilatında yönetici. O da bana yaptıkları faaliyetleri anlattı. Kemalist derneklere angaje olarak yaptıkları eylemleri sıralarken, gözlerinde 1970'li yıllardan kalma kıvılcımlar yanıp sönüyordu. Son genel kurulda az kalsın teşkilatı mollalara kaptıracaklarmış, bunları anlattı.
Ne zaman "Biz aşağıda imzası olanlar" diye gazetelerde bir ilan görsem , "Eyvah! Yine kaybettik" diyorum. Çünkü böyle ilanların altında mutlaka bu sendikaların, bu güya sivil toplum kuruluşu olan derneklerin, odaların adı var. Ve eyvah diyorum, yine kaybettik.
Kurtuluş, 25 Ağustos 07 tarihli ikinci yazısında meselenin özünü ortaya çıkarıyor: "Sendikalar (meslek örgütleri), kurumsal yapısı, yönetici formasyonu ve sınıfla ilişki biçimi ile bir bütün olarak demokrasiyi istemiyor. Demokrasiyi güçlendiren, ama aynı zamanda demokrasi içinde güçlenebilen çoğulculuk, katılımcılık ve açıklık, sendika nomenklaturası (baskıcı Polit Büro üyeleri gibi) için ciddi tehdit oluşturmakta. Elinde muhalefet bayrağı varken çoğulculuk, katılımcılık ve açıklık kavramlarını dilinden düşürmeyen bir 'mücadele anlayışı', çok geçmeden bu ilkelerin 'sınıfa fazla' olduğunu, tıpkı 'halk' gibi, işçinin de demokrasiden anlamadığını, 'tecrübeyle' kavramaktadır. Sendikaların bütün enerjisini şubelerden başlayan iktidar kavgalarında harcaması, aslında aynı dili kullananların neden bu kadar çekiştiklerini de anlamamızı gerektirmektedir." (Parantez içleri üb).
Yine bu yazıdan ibreti âlemlik bir rezaletle vedalaşalım:
"Bir sendikanın yöneticileri aleyhine, aynı sendikanın bir şubesinin yöneticileri tarafından, bir taşınmaz alım satımında yolsuzluk yapıldığı ve menfaat temin edildiği iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulunulur. Savcılık iddiayı ciddi bulur ve bu yöneticiler yargılanırlar; mahkeme genel başkan da dahil olmak üzere yöneticilerin atılı suçu işledikleri kanaatine varır. Dava Yargıtay'da iken, 'Rahşan affı' sonucu beş yıl içinde aynı nitelikte bir suç işlememek kaydıyla dosya işlemden kaldırılır. Bir süre sonra yapılan genel kurulda, suçlayan sendikacılardan ikisi ile, suçlanan genel başkan, birlikte liste çıkarıp, yönetime aday olurlar. işçi, menfaat temin ettiği iddiasıyla suçlanan ve hakkında kesinleşmemiş mahkûmiyet kararı bulunan (ve bu bakımdan tabii ki suçsuz) genel başkan ile, suçlayan şube başkanı ve şube sekreterinin yer aldığı listeyi hem de önemli bir sayısal destekle yönetime getirir. Daha doğrusu suçlanan, zaten onbeş yıldır genel başkandır; suçlayan şube başkanı da aynı listeden seçilir ve birlikte sendikayı yönetirler. Bu üç sendikacıyı bir araya getiren ortak değerin ne olduğunu kimse sormamış, muhalefet sormuş ise de, sonuca bakılırsa, 'dersini almıştır'. Bugün hırsızlıkla suçladığı başkanla yarın kol kola giren birini ayıplayacak bir 'içtihat' olmadığı gibi, tam tersine siz, genel kurulu, yani demokrasiyi hazmedememek gibi bir ayıpla karşı karşıya kalıyorsunuz."
Sizleri sendikalar, odalar, barolar gibi sivil-toplum örgütleri üzerine düşünmeye davet ediyorum.
bu da linki: http://www.medyakronik.com/haber/1006/
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar