bugün
- öküz gibi araba süren öküz4
- 3 numara saç kirli sakal8
- minibüs şoförleri2
- laik teyzelerin fenotipi34
- kadın gülüşü2
- eğitim sistemi sorgulaması2
- sözlüğü bırakıyorum ajitasyonu12
- recep tayyip erdoğan12
- z kuşağı kitap okuyor mu10
- yeni parti10
- arkadaşlar kararsız kaldım hangisini alayım18
- dem partili yazar7
- akp oyları yüzde 10'un üzerinde10
- mhp akp iyi anahtar bbp ittifakı5
- beşiktaş11
- yavuz ağıralioğlu7
- geceye bir şiir bırak5
- islam barış dinidir13
- osuruktan şiirler67
- mansur yavaş11
- kadınların o güzel ciğerleri3
- ekrem imamoğlu8
- 23 ağustos 2026 alanyaspor beşiktaş maçı6
- milliyetçi hareket partisi4
- bir insanı hayatının merkezine koymak7
- 2028 cumhurbaşkanlığı seçimleri6
- honore de balzac4
- kalp ritmini hızlandıran şeyler5
- mhp dem kardeştir ayrım yapan kalleştir4
- davranışlardaki küçük ayrıntıları kafaya takmak5
- selahattin demirtaş4
- yazarların favori oyun karakteri15
- yeni başlayanlar için soruşturma4
- dolar isterse 100 olsun41
- 22 ağustos 2026 fenerbahçe konyaspor maçı19
- cumhuriyet halk partisi6
- tayyip erdoğan'a oy vermeye karar vermek8
- hukuk okuyan tiplerin biraz ezik olması9
- futbol15
- kitap okumaya geç başlamak4
- haydi güzelim şeker ezelim4
- seçime 40 gün kala ayakkabı ile seccadeye basmak3
- günün yazar kavgası bahisleri3
- amın arasına giren mayo3
- anahtar partisi büyük birlik partisi ittifakı7
- gece geç saatte ışığı yanan evler2
- 2 dünya savaşı'na katılmış yazarlar4
- sözlüğün en güzel kız yazarı8
- huzursuz insan4
- 1948 arap israil savaşı12
bozuksa sahibine acayip ızdırab veren makinadır. nereden mi biliyorum. hikayemi kısaca anlatayım efendim:
ben seretanın spottan, ikinci el alınmış fotoğraf makinasıyım.
spottan alınmış bir canon 400d nin başına neler gelebileceğini bu dünyada kaç duyarlı vatandaş düşünmüştür, ben hikayemi anlattıktan sonra da kaç vicdan ''vah vah'' çekecek bilmiyorum doğrusu ama umuyorum ki bu hikayeden vizörden bakmasını bilen güzel gözler ders alacaklardır.
varoluşumun filmini geriye doğru sardığımda hatırladığım ilk şey doğu bank ta bir dükkanda şişe dibi gibi gözlükleri olan hafif mütevekkil, her halinden öğrenci olduğu belli bir çocuğun ''abi biraz daha indirim yapamaz mısın'' dediğini, dükkanın köşesindeki tripodu kadraja pekte iyi oturtamayarak bir deneme çekimi yaptığını anımsıyorum.
dükkanın çırağının ilk hafızama girişi de bu güne denk gelir. kaypak bir tipti, her tavrıyla bir kapalı çarşı çocuğu, yalancı düzenbaz boktan esprileriyle kafa ütüleyen dangalağın biri. o an düşündüğüm komik gelebilir ama japonların sırf bir canon 400d bu çoğun boktan esprileriyle kendini tüketmesin diye ses kaydı özelliğini bünyeme koymadıklarını düşünmüştüm.
bir gün vitrinde en yakın rakibim nikon 60d ile yanyana durmuş ilk gelen hangimizi seçecek diye varlığından kuşku duyulmayan, ancak resmen tutuşulmamış bir iddianın sıkıntısı içerisindeyken ''o adam'' geldi. beni seçti. pazarlığını yaptı ve bu güzel şehre ilk kez objektifimi çevirmemi sağladı. galata kulesi ile galata köprüsü, kız kulesi, cihangirden bir akşam manzarası, taksimde protesto gösterileri, yeni caminin önünde kuşlara elindeki elma şekerini ikram eden kırmızı bereli sevimli kız, aynı tatlı veledin şekerini düşürmesiyle ağlamaya başlaması salya sümük... ve daha bir çok güzel kare fotoğraf...
ama o mesut günler çok sürmedi. bu şehrin onca güzelliğine rağmen kirli ve rutubetli havasından mı yoksa varoluşumdan getirdiğim kaçınılmaz bulantıdan mı anlayamadığım bir sıkıntı hasıl oldu beynimde. ana kartımda bir ur peyda oldu. hem de daha birkaç ay bile olmamışken..
sahibim beni aldığı yere getirdi. yine o yavşak çırak, o bağırış o spot mallar. o nikon d60 hala orda, sanki bana bakıp sırıtıyor gibi geliyordu. ilk sahibim beni orda ucuza geri vererek başka bir makina alıp gitti. giderken yüzüme bile bakmadan, ''allah belasını versin böyle makinanın'' diyerek uzaklaştı. yine yapayalnız kalmıştım, gerçi içerlendiğim tek şey o kırmızı bereli sevimli kızı bir daha görememekten başka bir şey değildi ama yine de aşağılanmışlık duygusunu da sindiremiyordum bir türlü.
lavuk çırak beni temizledi ''abi bunu birine kaktırırız gider'' dedi ve beni eski yerime koydu yine.
henüz iki gün bile geçmemişti biri geldi. amatördü, iyi niyetli ama bilgisizdi. pazarlık etti çırağın blöfünü göremedi ve hiç yoktan bir sürü para bayılarak beni aldı. yüzüne ilk kez dikkatli baktığımda o kırmızı bereli küçük çocuğun mutluluğu adeta gelip yeni sahibimin yüzüne ilişiverdiğini gördüm. bir an buruk bir sevinç kapladı içimi. çünkü biliyordum ki aynı yüzde çok geçmeden aynı küçük kızın elma şekerini yere düşürdükten sonraki ifadesi gelip yerleşecek, belki de benden bile nefret etmesine sebep olacaktı. ah bu benim amansız hastalığım...
öyle de oldu...
ilk iki ay hava değişiminden olsa gerek çok mutluydum, kendimi enerjik hissediyordum ve çektiğim kareler istanbuldan oldukça farklı ama bir o kadar da güzeldi. eski, yer yer sıvası dökülmüş, çatısı akmış köy evleri, köy insanlarının yüzlerindeki kırışıklıklarda bir ömür yaşanmışlıkların alenen okunuşu, bitmeyen bitmesini bile istemediğim, sahil boyunca kıvrılıp giden yollar, 94 yıl önce yaşanmış o büyük savaşın geride bıraktıkları, istanbuldan daha güzel olduğunu düşündüğüm çanakkale boğazı, deniz fenerleri, kilitbahir kalesi, benim bile duygulanmama sebep olan siperler, şekline şemaline anlam veremesemde güzel olduğunu düşündüğüm şehitler anıtı ve hastalığımın yeniden başgöstermesine neden olan, toprağın altında olması gerekirken bir vitrinin rafına konulmuş camın arkasından görüp dehşete kapılmama neden olan kafatasları...
hikayemin sonrası, en çileli günlerimin başlaması ile devam ediyor efendim. 5 ay boyunca gözümü her açtığımda başka bir teknik serviste buldum kendimi. kimi oramı buramı mıncıkladı, kederime keder oldu, kimi anakartımdaki tümörü bulup o sıcak iğnesini tam üstüne bastırarak canımı bir kat daha yaktı. bu arada sürekli yeni sahibimi düşündüm durdum. önümüzdeki yaz için söz vermişti ege turu yapacak, önümüze ne gelirse kadraja alacak hatta deklanşöre basmasına gerek olmaksızın o işi de ben yapacaktım. yapamayacağım bir şey için söz verdiğimde bile hastalığıma vererek beni daha fazla üzmemek için bir şey dememişti. ah güzel günler...
şu an bu satırları erkayaların sirkecideki teknik servisinden yazıyorum. henüz usta gelmedi. Dostum Seretanda gelmedi henüz. Bu gün yarın gelecek ve beni ciddi bir kefaret ile çıkartacak bu hastahaneden...
ben seretanın spottan, ikinci el alınmış fotoğraf makinasıyım.
spottan alınmış bir canon 400d nin başına neler gelebileceğini bu dünyada kaç duyarlı vatandaş düşünmüştür, ben hikayemi anlattıktan sonra da kaç vicdan ''vah vah'' çekecek bilmiyorum doğrusu ama umuyorum ki bu hikayeden vizörden bakmasını bilen güzel gözler ders alacaklardır.
varoluşumun filmini geriye doğru sardığımda hatırladığım ilk şey doğu bank ta bir dükkanda şişe dibi gibi gözlükleri olan hafif mütevekkil, her halinden öğrenci olduğu belli bir çocuğun ''abi biraz daha indirim yapamaz mısın'' dediğini, dükkanın köşesindeki tripodu kadraja pekte iyi oturtamayarak bir deneme çekimi yaptığını anımsıyorum.
dükkanın çırağının ilk hafızama girişi de bu güne denk gelir. kaypak bir tipti, her tavrıyla bir kapalı çarşı çocuğu, yalancı düzenbaz boktan esprileriyle kafa ütüleyen dangalağın biri. o an düşündüğüm komik gelebilir ama japonların sırf bir canon 400d bu çoğun boktan esprileriyle kendini tüketmesin diye ses kaydı özelliğini bünyeme koymadıklarını düşünmüştüm.
bir gün vitrinde en yakın rakibim nikon 60d ile yanyana durmuş ilk gelen hangimizi seçecek diye varlığından kuşku duyulmayan, ancak resmen tutuşulmamış bir iddianın sıkıntısı içerisindeyken ''o adam'' geldi. beni seçti. pazarlığını yaptı ve bu güzel şehre ilk kez objektifimi çevirmemi sağladı. galata kulesi ile galata köprüsü, kız kulesi, cihangirden bir akşam manzarası, taksimde protesto gösterileri, yeni caminin önünde kuşlara elindeki elma şekerini ikram eden kırmızı bereli sevimli kız, aynı tatlı veledin şekerini düşürmesiyle ağlamaya başlaması salya sümük... ve daha bir çok güzel kare fotoğraf...
ama o mesut günler çok sürmedi. bu şehrin onca güzelliğine rağmen kirli ve rutubetli havasından mı yoksa varoluşumdan getirdiğim kaçınılmaz bulantıdan mı anlayamadığım bir sıkıntı hasıl oldu beynimde. ana kartımda bir ur peyda oldu. hem de daha birkaç ay bile olmamışken..
sahibim beni aldığı yere getirdi. yine o yavşak çırak, o bağırış o spot mallar. o nikon d60 hala orda, sanki bana bakıp sırıtıyor gibi geliyordu. ilk sahibim beni orda ucuza geri vererek başka bir makina alıp gitti. giderken yüzüme bile bakmadan, ''allah belasını versin böyle makinanın'' diyerek uzaklaştı. yine yapayalnız kalmıştım, gerçi içerlendiğim tek şey o kırmızı bereli sevimli kızı bir daha görememekten başka bir şey değildi ama yine de aşağılanmışlık duygusunu da sindiremiyordum bir türlü.
lavuk çırak beni temizledi ''abi bunu birine kaktırırız gider'' dedi ve beni eski yerime koydu yine.
henüz iki gün bile geçmemişti biri geldi. amatördü, iyi niyetli ama bilgisizdi. pazarlık etti çırağın blöfünü göremedi ve hiç yoktan bir sürü para bayılarak beni aldı. yüzüne ilk kez dikkatli baktığımda o kırmızı bereli küçük çocuğun mutluluğu adeta gelip yeni sahibimin yüzüne ilişiverdiğini gördüm. bir an buruk bir sevinç kapladı içimi. çünkü biliyordum ki aynı yüzde çok geçmeden aynı küçük kızın elma şekerini yere düşürdükten sonraki ifadesi gelip yerleşecek, belki de benden bile nefret etmesine sebep olacaktı. ah bu benim amansız hastalığım...
öyle de oldu...
ilk iki ay hava değişiminden olsa gerek çok mutluydum, kendimi enerjik hissediyordum ve çektiğim kareler istanbuldan oldukça farklı ama bir o kadar da güzeldi. eski, yer yer sıvası dökülmüş, çatısı akmış köy evleri, köy insanlarının yüzlerindeki kırışıklıklarda bir ömür yaşanmışlıkların alenen okunuşu, bitmeyen bitmesini bile istemediğim, sahil boyunca kıvrılıp giden yollar, 94 yıl önce yaşanmış o büyük savaşın geride bıraktıkları, istanbuldan daha güzel olduğunu düşündüğüm çanakkale boğazı, deniz fenerleri, kilitbahir kalesi, benim bile duygulanmama sebep olan siperler, şekline şemaline anlam veremesemde güzel olduğunu düşündüğüm şehitler anıtı ve hastalığımın yeniden başgöstermesine neden olan, toprağın altında olması gerekirken bir vitrinin rafına konulmuş camın arkasından görüp dehşete kapılmama neden olan kafatasları...
hikayemin sonrası, en çileli günlerimin başlaması ile devam ediyor efendim. 5 ay boyunca gözümü her açtığımda başka bir teknik serviste buldum kendimi. kimi oramı buramı mıncıkladı, kederime keder oldu, kimi anakartımdaki tümörü bulup o sıcak iğnesini tam üstüne bastırarak canımı bir kat daha yaktı. bu arada sürekli yeni sahibimi düşündüm durdum. önümüzdeki yaz için söz vermişti ege turu yapacak, önümüze ne gelirse kadraja alacak hatta deklanşöre basmasına gerek olmaksızın o işi de ben yapacaktım. yapamayacağım bir şey için söz verdiğimde bile hastalığıma vererek beni daha fazla üzmemek için bir şey dememişti. ah güzel günler...
şu an bu satırları erkayaların sirkecideki teknik servisinden yazıyorum. henüz usta gelmedi. Dostum Seretanda gelmedi henüz. Bu gün yarın gelecek ve beni ciddi bir kefaret ile çıkartacak bu hastahaneden...
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar