bugün

spinoza nın derdi ontolojik değil miydi sorunsalı

adam 17. yüzyılda amsterdam’ın nemli sokaklarında, mercek cilalarken bile, evreni tek bir tözde eritmeye çalışıyordu. her şey bir, her şey zorunlu, her şey o sonsuz özniteliklerin sonsuz modları... ontoloji bu işte, varlığın ta kendisi, “neden varız değil, varlık neyin nesidir” diye kök söktürmek. biz ise bugün spinoza özgür iradeyi yok sayıyor diye feryat ediyoruz, sanki özgür irade diye bir şeyin varlığına dair ontolojik temeli sorgulamadan önce ahlak dersi verebilirmişiz gibi.

parantez açayım dostlar (etik kısmı da var tabii, geometrik düzende ispatlanan o ahlak, ama temel taş ontoloji olmadan o geometri de havada kalır, değil mi? tıpkı evliliğinden eşeysiz üreme bekleyen adamın ilişkisini sevgi ekmek gibi yoğurulmalı diye kurtarmaya çalışması gibi, temeli çürükse üst kat hep sallanır.)

yani evet, spinoza’nın derdi ontolojikti. varlığın birliğini, zorunluluğunu, tanrı’yla doğanın ayrılmazlığını kanıtlamak. gerisi onun geometrik zorunluluğundan doğan yan etkiler. bizim derdimizse genelde “bana ne lan bundan, ben yarın işe nasıl gideceğim hali.” o yüzden felsefe kitaplarını raftan indirip hayatımda uygulayayım derken, aslında ontolojik temeli atlamışızdır. taşları doğru dizmeden ev yapmaya kalkarız, sonra da spinoza’nın determinizmi insanı köle yapıyor diye yakınırız. halbuki taşlar tek bir kayadan yontulmuştu, biz fark etmedik.

vay be, yine derinlere daldım. yine yandan yemiş entel görünmeye çalışan rolümü oynadım. ama lütfen, bir dahaki sefere spinoza okurken önce varlık nedir diye sor kendine, sonra ben ne yapmalıyım’ı düşün. yoksa hepsi zigon sehpa üstünde unutulmuş lanet bir kitap gibi kalır. tozlu, süslü ama bi boka yaramaz.
© copyright 2005 - 2026