bugün
- sözlükteki kaliteli yazarlar34
- avrupa'nın en ucuz akaryakıt fiyatları27
- çok açık giyinen kadınların evlilik hayali kurması30
- kendin hakkında bir gerçek bırak8
- mazot fiyatlarının suçlusu21
- yazarların fobileri15
- yazarların en malımsı özellikleri12
- sözlük yazarlarının normal kombinleri23
- türkiye tarihinin en yüksek asgari maaşı12
- en başarılı türkiye'nin 2026 rte türkiyesi olması11
- keşke bu yaşanmışlıklar onunla olsaydı6
- islamda namaz yoktur37
- kainatta olan her şey mahlukatın yararı içindir2
- 174 kaslı mühendis9
- sözlüğün reisi kim anketi19
- barbara palvin gelse reddedecek sözlük erkeği6
- ioçk'nın müziği7
- erkeklerin birbirine amk demesi6
- ünlüler neden uyuşturucu kullanır21
- 195 kaslı pilot10
- sözlük yazarlarının saatleri14
- gelecekteki sevgiliye not6
- nick vermeden bir yazara seslen10
- israil'in nükleer silahları imha edilmelidir18
- gecenin geç saatlerinde entry girmek2
- bik bik'in jeopolitik ve stratejik önemi15
- bir erkeğe ilk mesaj nasıl atılmalı15
- almanya da yaşayan yazarlar8
- sözlükte her gün bir yazarı şımartıyoruz36
- şeftali11
- barbara palvin mi güzel ben mi diyen sevgili5
- şu an dinlenen şarkı5
- yapay zekanın kod yazması3
- şeytanın bile israil'e karşı olması8
- antipanik sizce biraz antipatik mi12
- moraliniz bozukken ne yapıyorsunuz22
- sözlüğe video yükleyebilmek5
- doğru karpuz seçemeyen erkek12
- borsa istanbul5
- bu saatte hala uyumama sebebi4
- sözlüğün reisi kim14
- ismet gürbüz5
- turşu limonla mı olur sirkeyle mi anketi5
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı18
- kedi göbeği4
- çağla idi21
- ince parmaklı erkek4
- gabar'dan petrol buldukça üzülen chp liler5
- sözlükteki her kızı öven tipler11
- borsa8
(Pirimizin 2011'deki "Desem öldürürler, Demesem öldüm" üst başlığı ile yayınladığı makalesini buraya bırakalım)
"NONOŞ REiS, NONOŞUM DEVLET" - ismet Özel -
"Yakıcı sual birçok yüreği kemiriyordu şimdilik kendine akıl hocası rolü biçilmiş görünen Türkiye’de, Türkiye’nin nonoşum sığ devletinde. Birçok Arap ülkelerinde olup biten, bir kısmı devam eden, yenileri beklenen hırgür, Türkiye’ye sıçrayacak mı? Böyle bir suali Üsame bin Ladin’in ölüm haberi mânâsız kıldı. Çünkü engebeli bir yere takılmış olan jeton bazı vakıalar zuhur edince yerleşmesi için açılan yere düşüveriyor.
Çünkü yaşadığımız dünyada Müslüman diye bilinen her kim olursa olsun, onun, manzara itibariyle kendi yerinde durup durmadığının, duruyorsa ufkî mi, şakulî mi durduğunun çoktan beri sermayeyi muhafaza etmekten başka anlam taşımayacak hale sokulduğu ahmakların da fark edebilecekleri bir şey haline geldi. Sözü dolandırmadan söyleyelim ki, bugün bir tek Üsame bin Ladin’in öldürüldüğü haberi, yarın ortaya bin tane Üsame bin Ladin’in salınacağının işaretidir.
Ölenin de öldürenin de kolaylıkla aynı zemini paylaşmakla kendilerine yer bulabildiklerini anlamadıysanız, bu ölüme sevinenin de, bu ölüme üzülenin de aynı dûn yere hapsedildiğini hiç anlamayacaksınız demektir. Siz de tasmasını sevenler takımındansınız.
Böyle bir zaviyeden bakılırsa, Türkiye’yi göz önüne almanın değeri büyüyerek değişir.
Bizim tarihimizi mânâlı kılan tarih disiplini değil; tarih denilen şeyi anlamlandıran bizim tarihimizdir. Yükün ağırlığı yılgınlık vermesin. Allah kullarına kaldıramayacakları yük yüklemez. Türkiye 27 yıl süren bir “tek parti” dönemi yaşadı. Bu dönem, NSDAP Almanyasına, Il Duce italyasına, Stalin Rusyasına sadece şeklen benzer.
Esas itibariyle ve özü bakımından Türkiye’in eşsiz, benzersiz ve antropologların programlarına dahil edemediği bir dokusu vardır. Bu doku sebebiyle, son dalgalanmalar içinde Türkiye Cumhuriyet’ini değişim rüzgârına kaptırma ihtimali ve devrilen hükümetler kervanına Türkiye’yi de katma ihtimali hiç yoktur.
Beş bin yıllık tecrübesiyle Türkiye’nin bünyesi sadece gayri-Müslîm âlemin yapısına uymamakla kalmaz; aynı zamanda Müslümanların yaşadıkları diğer ülkelerin iktidar ilişkileri de Türkiyeninkine benzemez.
Doğmuş olmakla Türkiye Cumhuriyet’i Türk tarihinin son safhası haline geldi. Bahsettiğimiz Türk idare tarzının alabileceği son şekildir.
Neden son safha, neden son şekil? Kapitalizmin tarihî karakterinden haberdar olmaksızın bu suallere cevap bulunamaz. Dünya sistemi nasıl doğdu, kimlerin sofralarında, nasıl büyüdü ve bu sistemin ömrü nasıl nihayete erer? Tek dişi kalmış canavarın diş geçiremediği bir alandan haberdar olmadan da bu suallere cevap bulunamaz.
istiklâl Harbi bize Anadolu topraklarını XIII. asırdan sonra ikinci kez vatan kıldığı gibi, Türklere dünya merkezi iktidarının sözünü geçiremediği bir sahayı da temin etti. Kâfirler yürürlüğe soktukları operasyonlarla meseleyi sanki hiç istiklâl Harbi olmamışa getirmeye gayret ediyorlar.
Felâketi hızlandırmak isteyenler Türk tarihinden istiklâl Harbi’ni silmek hevesindedir. Adnan Menderes’in “ben dünya çapında bir adamım” sözünü bir böbürlenme sananlar, Türkiye’nin neresi, Türklerin kimler olduğu hakkında sadık bilginin mevcudiyeti sebebiyle huzuru kaçanlardır.
Bugün kendimizi ifade ederken artık hiç kimsenin zikre yeltenmediği “ülkesi ve milletiyle yekparelik” hem ülke olarak Türkiye’nin, hem de millet olarak Türklüğün varlık şartıdır. Türkiye mesuliyetine bigâne kalan, Türklüğe mensubiyeti askıya alan “BiZ” tarifinin dışındadır. “BiZLiK” gelmiş geçmiş bütün anayasaların da, hakanî, sultanî bütün yasakların da üstündedir.
“BiZLiK” mer’iyyet alanı neresi olursa olsun bütün kanunların üstünde geçerlilik sahibidir. Dolayısıyla ister idareciler, isterse idare edilenler arasında yer alsın hakkında hükme vardığımız her kişinin, her kimsenin “BiZ”e ne yaptığına, “BiZ”i hangi tesirlere açtığına bakarız.
istanbul’u fetheden Türkler yerkürenin tamamına ve bütün insanlığa bir hayatî muamele dersi okuttular. Bu dersin verildiği sırada dost, düşman herkes başını sallıyordu.
Sallanan başlar sabit ölçülere bağlandığında hadiselerin mahiyeti başka türlü kavranmaya başladı. insanların okuduklarından neler anladığı her gün biraz daha karmaşıklaştı. Nedir hayatî muamele? Birlikte yaşamanın Antik çağdan itibaren insanlar katında hasretle aranan optimum veznidir. Aruz vezni, hece vezni değil, yaşama vezni.
Biz Türkler, bir özgürlük alanı arıyor isek, devlet ile millet arasındaki nizayı behemehâl Osmanlılık ile Türklük arasındaki intibaksızlık olarak kavramalıyız. "Dini despotizme âlet eden Osmanlılarla, despotizmi dinle savuşturan Türkler asırlar boyu içiçe yaşadı."
Taraflar bu içiçelikten istifade ettikçe Avrupa’nın zararı büyüdü. Papalık Avrupa’yı Türklerin mağlup edilebileceğine ikna ettikten sonra bu kıtada millî pazarını faal kılarak devletleşen ülke Fransa oldu. Güneş Kral XIV. Louis, “L’état, c’est moi” (Devlet benim cismimden ibarettir) derken, Türk varlığının Osmanlı varlığıyla kaynaşmış olduğu zannını ve yanılgısını dile getiriyordu.
Güneş Kralın avlusunda nonoşlar (Les mignons du Roi) olurdu. Kralın nonoşları II. Osman devrinden başlayarak, Türkiye’yi idare edenleri devletlerinin yıkılacağına ikna etti. III.Selim saltanatından itibaren Türkiye devlet reisi nonoşlaşan bir ülke durumuna düştü.
Kudret kaybı lisan kaybı demek oldu. Bir sebeple “Mahmud-ı Adlî” denildiğinde, bu ülkede, Hz. Ömer adaletinden eser kalmadığını herkes anlayabiliyordu. “Batışımız islâm’dan uzaklaştığımız içindir” fikriyle hareket ederek çarpıklığı biraz daha çarpıttılar.
Çünkü onların islâm’dan anladığı devletin elini güçlendiren her şeydi. Batılılaşma macerası içinde hep bir nonoş reisimiz ve hep nonoşum demekten gocunmadığımız devletimiz oldu. Komiktik. Komikliğe gülüyorduk. Güleriz ağlanacak halimize diyorduk. Herşeye rağmen bir “BiZ” vardı ve biz etrafımızdakilere hiçbir bakımdan benzemiyorduk."
"NONOŞ REiS, NONOŞUM DEVLET" - ismet Özel -
"Yakıcı sual birçok yüreği kemiriyordu şimdilik kendine akıl hocası rolü biçilmiş görünen Türkiye’de, Türkiye’nin nonoşum sığ devletinde. Birçok Arap ülkelerinde olup biten, bir kısmı devam eden, yenileri beklenen hırgür, Türkiye’ye sıçrayacak mı? Böyle bir suali Üsame bin Ladin’in ölüm haberi mânâsız kıldı. Çünkü engebeli bir yere takılmış olan jeton bazı vakıalar zuhur edince yerleşmesi için açılan yere düşüveriyor.
Çünkü yaşadığımız dünyada Müslüman diye bilinen her kim olursa olsun, onun, manzara itibariyle kendi yerinde durup durmadığının, duruyorsa ufkî mi, şakulî mi durduğunun çoktan beri sermayeyi muhafaza etmekten başka anlam taşımayacak hale sokulduğu ahmakların da fark edebilecekleri bir şey haline geldi. Sözü dolandırmadan söyleyelim ki, bugün bir tek Üsame bin Ladin’in öldürüldüğü haberi, yarın ortaya bin tane Üsame bin Ladin’in salınacağının işaretidir.
Ölenin de öldürenin de kolaylıkla aynı zemini paylaşmakla kendilerine yer bulabildiklerini anlamadıysanız, bu ölüme sevinenin de, bu ölüme üzülenin de aynı dûn yere hapsedildiğini hiç anlamayacaksınız demektir. Siz de tasmasını sevenler takımındansınız.
Böyle bir zaviyeden bakılırsa, Türkiye’yi göz önüne almanın değeri büyüyerek değişir.
Bizim tarihimizi mânâlı kılan tarih disiplini değil; tarih denilen şeyi anlamlandıran bizim tarihimizdir. Yükün ağırlığı yılgınlık vermesin. Allah kullarına kaldıramayacakları yük yüklemez. Türkiye 27 yıl süren bir “tek parti” dönemi yaşadı. Bu dönem, NSDAP Almanyasına, Il Duce italyasına, Stalin Rusyasına sadece şeklen benzer.
Esas itibariyle ve özü bakımından Türkiye’in eşsiz, benzersiz ve antropologların programlarına dahil edemediği bir dokusu vardır. Bu doku sebebiyle, son dalgalanmalar içinde Türkiye Cumhuriyet’ini değişim rüzgârına kaptırma ihtimali ve devrilen hükümetler kervanına Türkiye’yi de katma ihtimali hiç yoktur.
Beş bin yıllık tecrübesiyle Türkiye’nin bünyesi sadece gayri-Müslîm âlemin yapısına uymamakla kalmaz; aynı zamanda Müslümanların yaşadıkları diğer ülkelerin iktidar ilişkileri de Türkiyeninkine benzemez.
Doğmuş olmakla Türkiye Cumhuriyet’i Türk tarihinin son safhası haline geldi. Bahsettiğimiz Türk idare tarzının alabileceği son şekildir.
Neden son safha, neden son şekil? Kapitalizmin tarihî karakterinden haberdar olmaksızın bu suallere cevap bulunamaz. Dünya sistemi nasıl doğdu, kimlerin sofralarında, nasıl büyüdü ve bu sistemin ömrü nasıl nihayete erer? Tek dişi kalmış canavarın diş geçiremediği bir alandan haberdar olmadan da bu suallere cevap bulunamaz.
istiklâl Harbi bize Anadolu topraklarını XIII. asırdan sonra ikinci kez vatan kıldığı gibi, Türklere dünya merkezi iktidarının sözünü geçiremediği bir sahayı da temin etti. Kâfirler yürürlüğe soktukları operasyonlarla meseleyi sanki hiç istiklâl Harbi olmamışa getirmeye gayret ediyorlar.
Felâketi hızlandırmak isteyenler Türk tarihinden istiklâl Harbi’ni silmek hevesindedir. Adnan Menderes’in “ben dünya çapında bir adamım” sözünü bir böbürlenme sananlar, Türkiye’nin neresi, Türklerin kimler olduğu hakkında sadık bilginin mevcudiyeti sebebiyle huzuru kaçanlardır.
Bugün kendimizi ifade ederken artık hiç kimsenin zikre yeltenmediği “ülkesi ve milletiyle yekparelik” hem ülke olarak Türkiye’nin, hem de millet olarak Türklüğün varlık şartıdır. Türkiye mesuliyetine bigâne kalan, Türklüğe mensubiyeti askıya alan “BiZ” tarifinin dışındadır. “BiZLiK” gelmiş geçmiş bütün anayasaların da, hakanî, sultanî bütün yasakların da üstündedir.
“BiZLiK” mer’iyyet alanı neresi olursa olsun bütün kanunların üstünde geçerlilik sahibidir. Dolayısıyla ister idareciler, isterse idare edilenler arasında yer alsın hakkında hükme vardığımız her kişinin, her kimsenin “BiZ”e ne yaptığına, “BiZ”i hangi tesirlere açtığına bakarız.
istanbul’u fetheden Türkler yerkürenin tamamına ve bütün insanlığa bir hayatî muamele dersi okuttular. Bu dersin verildiği sırada dost, düşman herkes başını sallıyordu.
Sallanan başlar sabit ölçülere bağlandığında hadiselerin mahiyeti başka türlü kavranmaya başladı. insanların okuduklarından neler anladığı her gün biraz daha karmaşıklaştı. Nedir hayatî muamele? Birlikte yaşamanın Antik çağdan itibaren insanlar katında hasretle aranan optimum veznidir. Aruz vezni, hece vezni değil, yaşama vezni.
Biz Türkler, bir özgürlük alanı arıyor isek, devlet ile millet arasındaki nizayı behemehâl Osmanlılık ile Türklük arasındaki intibaksızlık olarak kavramalıyız. "Dini despotizme âlet eden Osmanlılarla, despotizmi dinle savuşturan Türkler asırlar boyu içiçe yaşadı."
Taraflar bu içiçelikten istifade ettikçe Avrupa’nın zararı büyüdü. Papalık Avrupa’yı Türklerin mağlup edilebileceğine ikna ettikten sonra bu kıtada millî pazarını faal kılarak devletleşen ülke Fransa oldu. Güneş Kral XIV. Louis, “L’état, c’est moi” (Devlet benim cismimden ibarettir) derken, Türk varlığının Osmanlı varlığıyla kaynaşmış olduğu zannını ve yanılgısını dile getiriyordu.
Güneş Kralın avlusunda nonoşlar (Les mignons du Roi) olurdu. Kralın nonoşları II. Osman devrinden başlayarak, Türkiye’yi idare edenleri devletlerinin yıkılacağına ikna etti. III.Selim saltanatından itibaren Türkiye devlet reisi nonoşlaşan bir ülke durumuna düştü.
Kudret kaybı lisan kaybı demek oldu. Bir sebeple “Mahmud-ı Adlî” denildiğinde, bu ülkede, Hz. Ömer adaletinden eser kalmadığını herkes anlayabiliyordu. “Batışımız islâm’dan uzaklaştığımız içindir” fikriyle hareket ederek çarpıklığı biraz daha çarpıttılar.
Çünkü onların islâm’dan anladığı devletin elini güçlendiren her şeydi. Batılılaşma macerası içinde hep bir nonoş reisimiz ve hep nonoşum demekten gocunmadığımız devletimiz oldu. Komiktik. Komikliğe gülüyorduk. Güleriz ağlanacak halimize diyorduk. Herşeye rağmen bir “BiZ” vardı ve biz etrafımızdakilere hiçbir bakımdan benzemiyorduk."
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar