bugün
- gocu22
- bu koyden olsam ne olacak18
- sarı torba6
- gecenin şarkısı6
- 30 ağustos 2026 samsunspor fenerbahçe maçı19
- kürtler olmasa türkler anadoluya giremezdi yalanı17
- ilişkiler üzerine bir tavsiye bırak6
- şu an hissedilen duygu6
- çaylak yapın beni11
- sarapci koala77
- s'i l v'e r m'i s t8
- dinlerin yalan olması13
- soğan yiyen kız11
- kötü hissedildiğinde rahatlamak için yapılan şey5
- rahatsız ettiğim herkesten özür dilerim9
- ama ben bipolarım10
- 15 temmuz yalanı5
- aylık 777 bin lira iyi para mıdır sorunsalı6
- fenerbahçe'nin tüm kulvarlarda favori olması6
- 30 ağustos zafer bayramı19
- çocukluğunuz nasıl geçti3
- versace red jeans2
- dile dolanan şarkılar2
- 30 ağustos 2026 girne feribot faciası8
- ay kavga var galiba6
- safiyenin kocası faik5
- bkono5
- 29 ağustos 2026 galatasaray göztepe maçı28
- ezilenlerin iktidarını kuran büyük insan34
- sözlükte korunan bir yazar olmak5
- yalnızlık4
- enayimiknatisii4
- damdan düşer gibi3
- sözlüğü nezih bir ortama çevirmek4
- geceye bir şiir bırak4
- katatespizartmasi10
- am lazerinin içine kamera koyan güzellik merkezi3
- sözlük kızları adam mıdır5
- herkesin birbiriyle kavga ettiği sözlük4
- anayasanın ilk 3 maddesi ile kavgalı kitle3
- tai lung44
- kavga eden yazarlar5
- sihirli annem izleyen erkek4
- türkiye savaşa girecek5
- her yer bok kokuyor arkadaş her yer11
- asmacayı seven kızlar dernegi3
- incil vahiy9
- kktc de 3 günlük yas ilan edilmesi4
- türk ten kürt'ü ayırırsan türk kalmaz6
- dünyanın en kötü hissi2
şehir: chisinau.
tarih: mart, 2001.
yer : kent pazarı.
bizim semt pazarlarımızı çok da andıran, terlikten maydanoza kadar her şeyin bulunabileceği kent pazarında arkadaşımla dolaşıyoruz, soğuk ve hafiften karın sepelendiği bir pazar sabahı.
moldovalı pazarcı ile ıvır-zıvır bir şeyin fiyatı için çat-pat ruscamızla anlaşmaya çalışırken, başında; beyaz bir yemeninin üzerine siyah bir şal atmış, büyük suratlı, büyük burunlu yaşlı bir kadın, kırış kırış olmuş yüzünü gülümseterek yanaştı;
- siz türksünüz?
- evet!
- evet!
dedik. o da bozuk bir türkçe ile;
- ben ermeniyim...
diye yanıt verdi.
anlatması güç lakin, hoş hisler kaplamıştı içimizi. bir yandan, yabancı bir ülkede ve bir ermeni ile yanyana olmanın tarihe dayalı korkusu diğer taraftan, gülüşünden başına taktığı yazmasına kadar onu bizden hissetmenin güzelliği.
pazarcı ile anlaşmamıza yardımcı olduktan sonra bizimle birlikte yürümeye devam etti.
- babam, harputluymuş benim.
- ben ankaralıyım...
- ben de istanbul...
aslında fazlaca önem taşımayan ancak, aramızdaki yakınlığı artırıcı ve içten konuşmalar devam ederken istemsiz, oturduğumuz evin önüne geldiğimizi ve onu da sürüklediğimizi fark ettik.
- bizim evimiz burası...
- evet! 47'de oturuyoruz, gelin! bir türk kahvesi armağan edelim size.
- başka zaman...
ayrıldık. aradan belki de bir hafta geçmemişti ki, akşam vakti kapı çalındı. karşımızda o vardı. elindeki, sağı solu ezik-büzük, islenmiş çorba tenceresini bize uzatıyordu.
- bunu size getirdim, dolma var seversiniz...
- hoş geldin! teyze... gel içeri, lütfen!
- rahatsızlık veririm.
- ne demek! gel hadi...
geldi. oturduk, zor olsa da anlaşabiliyorduk. söylenen her cümle, onun bizimle aynı kültürü, aynı duyguları ve aynı kalbi taşımakta olduğunu gösteriyordu, yalanlarla yazılan tarihin yalancılığını, yüzüne vururcasına...
arkadaşım, boşalttığı tencereyi mutfakta yıkayıp içerisine, türkiye'den getirdiği lokum ve cevizleri koymuş;
- bizde adettir. dolu gelen tencere boş gönderilmez.
dedi. gözleri parıldayan teyze önce merdivene doğru bir adım attı sonra tekrar bize dönerek;
- harput nasıl bir yer?
diye ayaküstü soruverdi. bilmediğimiz bir yer olmasına rağmen;
- çok güzel bir yer.
- çok güzel...
diyerek yanıt verdik.
tarih: mart, 2001.
yer : kent pazarı.
bizim semt pazarlarımızı çok da andıran, terlikten maydanoza kadar her şeyin bulunabileceği kent pazarında arkadaşımla dolaşıyoruz, soğuk ve hafiften karın sepelendiği bir pazar sabahı.
moldovalı pazarcı ile ıvır-zıvır bir şeyin fiyatı için çat-pat ruscamızla anlaşmaya çalışırken, başında; beyaz bir yemeninin üzerine siyah bir şal atmış, büyük suratlı, büyük burunlu yaşlı bir kadın, kırış kırış olmuş yüzünü gülümseterek yanaştı;
- siz türksünüz?
- evet!
- evet!
dedik. o da bozuk bir türkçe ile;
- ben ermeniyim...
diye yanıt verdi.
anlatması güç lakin, hoş hisler kaplamıştı içimizi. bir yandan, yabancı bir ülkede ve bir ermeni ile yanyana olmanın tarihe dayalı korkusu diğer taraftan, gülüşünden başına taktığı yazmasına kadar onu bizden hissetmenin güzelliği.
pazarcı ile anlaşmamıza yardımcı olduktan sonra bizimle birlikte yürümeye devam etti.
- babam, harputluymuş benim.
- ben ankaralıyım...
- ben de istanbul...
aslında fazlaca önem taşımayan ancak, aramızdaki yakınlığı artırıcı ve içten konuşmalar devam ederken istemsiz, oturduğumuz evin önüne geldiğimizi ve onu da sürüklediğimizi fark ettik.
- bizim evimiz burası...
- evet! 47'de oturuyoruz, gelin! bir türk kahvesi armağan edelim size.
- başka zaman...
ayrıldık. aradan belki de bir hafta geçmemişti ki, akşam vakti kapı çalındı. karşımızda o vardı. elindeki, sağı solu ezik-büzük, islenmiş çorba tenceresini bize uzatıyordu.
- bunu size getirdim, dolma var seversiniz...
- hoş geldin! teyze... gel içeri, lütfen!
- rahatsızlık veririm.
- ne demek! gel hadi...
geldi. oturduk, zor olsa da anlaşabiliyorduk. söylenen her cümle, onun bizimle aynı kültürü, aynı duyguları ve aynı kalbi taşımakta olduğunu gösteriyordu, yalanlarla yazılan tarihin yalancılığını, yüzüne vururcasına...
arkadaşım, boşalttığı tencereyi mutfakta yıkayıp içerisine, türkiye'den getirdiği lokum ve cevizleri koymuş;
- bizde adettir. dolu gelen tencere boş gönderilmez.
dedi. gözleri parıldayan teyze önce merdivene doğru bir adım attı sonra tekrar bize dönerek;
- harput nasıl bir yer?
diye ayaküstü soruverdi. bilmediğimiz bir yer olmasına rağmen;
- çok güzel bir yer.
- çok güzel...
diyerek yanıt verdik.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar