bugün
- tembel ve çalışmayan insan14
- manyak olmaya karar verdim9
- 1 saatte 10 bira içmek16
- uzaylı görünce söylenecek ilk şey10
- nick vermeden bir yazara ağır hakaret etmek13
- sözlük kızlarının kombinleri20
- almanya da hangi partiyi seçerdiniz5
- arkadaşlar neden bu kadar salaksınız5
- sözlükte yazışılan kızın true çıkması14
- velvet vs nervio19
- şaka maka 2026 dünya kupasının bitmesi3
- 19 temmuz 2026 ispanya arjantin maçı61
- sözlük yazarlarının akşam yemekleri5
- türkiyeden siktirolup gitmek5
- hırt5
- otel odasında ölmekten korkmak3
- kıbrıs barış harekatı3
- otomobile ek vergi5
- velvet12
- akşamları yürüyüşe çıkmak2
- kasiyer kızdan hoşlanmak17
- messi ve arjantin'in tüm dünyaya rezil olması7
- cunda adası3
- nervio11
- ingilterede çocuklar açlıktan silgi yiyor5
- blok33
- slavko vincic15
- sevilince şımaran kızlar4
- teröriste o da insan demek4
- kadınların efendi erkek yerine katil tercihi4
- liberal eğitimin imkansızlığı2
- yazık oldu yarınlara4
- arkadaşlar ben chatgpt ile konuşmaya gıdıyorum2
- üniversite tercih edeceklere tavsiyeler3
- sözlük kızlarının adam gibi adam olması2
- pahalılığın çaresi3
- vurgun yemek4
- özgünlüğün faydasız olması5
- tayt giyen hatunun götünü dalgalandırmak2
- true hanın gazabı9
- istanbul da hissedilen sıcaklık2
- anna karenina'ya orospu diyen beyinsiz adi köpek6
- arjantin'in 115 dakika şut atamaması8
- ivrindi kuzu2
- tememda kenka nalaka10
- chp'ye oy vermiş yazarlar4
- bu mesajı 10 kişiye göndermeyelerin durumu7
- kitap alıntıları5
- sözlük kimsenin tekelinde değildir9
- enişte senin dobloyu naptın sattınız mı4
abuk sabuk, fikir sistemi bile olmayan, bu milletle ve değerleriyle ve reel bilimlerle ve ilerlemeyle ilintisiz fantastik kurgu. buna, bana inanmayan eblehler için bu ülkenin en iyi, en makul alt-metin deşifrecisi köşe yazarlarından birine* kulak ve beyin verelim (b)ilgili sözlük.
''Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte yönetici elit kadroların iktidarda kalmasını meşrulaştıran bir 'makbul vatandaş' kimliği üretilmesine girişildiğini biliriz. Türklüğü ve laikliği öne çıkaran, ikisini de otoriter zihniyetin kalıpları içine sıkıştıran bir yaklaşım devlete egemen oldu. Böylece gizlenmiş bir ırkçılıkla, kamusal alanın temizlenmesine yönelik bir strateji birleşti. Bu bakış tek parti döneminde doğal ve medeni bile sayıldı... Ama tepeden kimlik tanımlamalarının işlevsel olamadığı bir coğrafyada olduğumuz ya kavranamamıştı, ya da baskı rejiminin toplum istese istemese de başarılı olabileceği sanılmıştı. Oysa bu topraklarda din gereksinimi o denli yüksekti ki, dinsel olmadığı varsayılan öğretiler bile ancak dinî kalıplara dökülerek zihinlere işleyebiliyordu. Dolayısıyla laiklik dine mesafe alan değil, ona alternatif olmaya çalışan bir ideolojik tavra dönüştü. Öte yandan laikliğin dinsellik ihtiyacını gerçek anlamda tatmin edebilecek bir duruş olmadığı da açıktı. Bu haliyle laiklik olsa olsa dindarlığın kamusal alandaki meşruiyetinin tırpanlanması için kullanılabilirdi. Dindarlığın yerine geçebilecek tek alternatif ise tabii ki kemalizmdi... Nitekim Anıt Kabir'in Kâbe'ye, Nutuk'un kutsal kitaba, Mustafa Kemal'in peygambere karşılık geldiğine dair epeyce zengin bir deneyim birikimimiz var. Böylece laik kesim de kendisini rahatlatan bir dinselliğin içinde yoğruldu. Kendilerini 'sekülerleşmiş' sandılar ama bu kavram kişinin kendi zihninde inanç karşısında mesafe alabilmesini, inanç gereksinimine nesnel bakabilmesini ve bu sayede dünyevi olanı çarpıtmaya eğilimli dinsel önermelerden uzak durabilmesini ifade etmekteydi. Ne var ki laik kesim bunu hiçbir zaman beceremedi... Hiçbir zaman sekülerleşemedi. Onun yerine 'laikleşti' ve Müslümanlığın yerine kemalizmi ikame ederek çağdaş olunduğunu sandı.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'deki laiklik uygulaması, Müslümanların kamusal alanda ve özellikle siyasette etkin olmaması gerektiğini ima eden siyasi bir önermeden ibaret kalmış ve özgürleştirici bir sekülerleşmeyi engellemiştir. Çünkü söz konusu otoriter laiklik, insanların inançla olan bağlarını eşitlikçi bir bakış içinde değerlendirmek bir yana, dindar olanla olmayan arasında bir hiyerarşi üretmiştir. Buna göre 'laikler' 'Müslümanların' üzerinde yer almaktadırlar ve yönetme imtiyazına da 'doğal olarak' sahip olmaları gerekmektedir. Bunun bariz bir ırkçılık türü olduğu, siyasi çizgisinin ise ancak faşizan olabileceği ise nedense idrak edilememiştir.
Bunun muhtemel nedenlerinden biri söz konusu yaklaşımın devlet şemsiyesi altında 'rasyonel' kılınmış sayılmasıdır. Diğer bir deyişle devletin hem dindarlığı hem de laikliği daha iyi 'bildiği' varsayımının yarattığı rahatlama sayesinde, laik kesim 'bilimsel ve doğru' olan tavrı sürdürdüğünü sanmıştır. Devletin bilgisinin billurlaştığı kurumlar ise yargı ve diyanettir... Birincisi laikliğin, ikincisi ise dindarlığın 'bilirkişisi' olan bu cüppeli kurumlar, bize her iki alanın da 'doğru' tanımlarını vermekte ve hizada durmamızı sağlamaktadırlar.
Böylece dindar kemalizmin ideolojik sonuçlarından birinin kemalist Müslümanlığın oluşturulması olduğu öne sürülebilir. Bilindiği gibi kemalistler dindarlığa temelde karşı olmadıklarını hep söylerler. Ancak bunun nasıl bir dindarlık olması gerektiğini de yine sadece kemalistler bilmektedir. Bugün halen yargı bizi 'doğru' laikliğe, Diyanet ise 'doğru' Müslümanlığa davet eden akil kurumlar olarak öne çıkarılmakta. Nitekim yargı başörtülü kadınların üniversiteye girmesinin laikliğe aykırı olduğunu söyleyerek bizlere 'gerçek' laikliği hatırlatıyor... Diyanet ise bir müftünün geçenlerde sarf ettiği sözlerle Türkiye toplumuna ''gerçek dini anlatmaya çalışıyor.''
Bu garip özgüvenin nereden geldiği ise malum: Doğrunun tek olduğunu ve ancak bilimsellikte bulunduğunu öne süren pozitivizmin Türkiye koşullarında siyasete tahvil edilmesini ifade eden kemalizm, her türlü çoğullaşmayı ve dolayısıyla zihinsel sekülerleşmeyi sakıncalı bulan bir inanca dönüşmüş durumda. Bunun adı en genel haliyle özgürleşme korkusudur... Kemalistler özgür bir zihniyet ve inanç ortamından o denli korkmaktalar ki, bir yandan kendiliğinden sekülerleşen Anadolu muhafazakârlığını laiklik adına mahkûm ederek siyasetin dışına itmenin yolunu arıyorlar; öte yandan da o sekülerleşme yolundaki muhafazakârları kemalist bir Müslümanlık yorumunun içine hapsederek devlete yamamaya çalışıyorlar.''
yazının orijinal web adresi: http://taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1667
''Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte yönetici elit kadroların iktidarda kalmasını meşrulaştıran bir 'makbul vatandaş' kimliği üretilmesine girişildiğini biliriz. Türklüğü ve laikliği öne çıkaran, ikisini de otoriter zihniyetin kalıpları içine sıkıştıran bir yaklaşım devlete egemen oldu. Böylece gizlenmiş bir ırkçılıkla, kamusal alanın temizlenmesine yönelik bir strateji birleşti. Bu bakış tek parti döneminde doğal ve medeni bile sayıldı... Ama tepeden kimlik tanımlamalarının işlevsel olamadığı bir coğrafyada olduğumuz ya kavranamamıştı, ya da baskı rejiminin toplum istese istemese de başarılı olabileceği sanılmıştı. Oysa bu topraklarda din gereksinimi o denli yüksekti ki, dinsel olmadığı varsayılan öğretiler bile ancak dinî kalıplara dökülerek zihinlere işleyebiliyordu. Dolayısıyla laiklik dine mesafe alan değil, ona alternatif olmaya çalışan bir ideolojik tavra dönüştü. Öte yandan laikliğin dinsellik ihtiyacını gerçek anlamda tatmin edebilecek bir duruş olmadığı da açıktı. Bu haliyle laiklik olsa olsa dindarlığın kamusal alandaki meşruiyetinin tırpanlanması için kullanılabilirdi. Dindarlığın yerine geçebilecek tek alternatif ise tabii ki kemalizmdi... Nitekim Anıt Kabir'in Kâbe'ye, Nutuk'un kutsal kitaba, Mustafa Kemal'in peygambere karşılık geldiğine dair epeyce zengin bir deneyim birikimimiz var. Böylece laik kesim de kendisini rahatlatan bir dinselliğin içinde yoğruldu. Kendilerini 'sekülerleşmiş' sandılar ama bu kavram kişinin kendi zihninde inanç karşısında mesafe alabilmesini, inanç gereksinimine nesnel bakabilmesini ve bu sayede dünyevi olanı çarpıtmaya eğilimli dinsel önermelerden uzak durabilmesini ifade etmekteydi. Ne var ki laik kesim bunu hiçbir zaman beceremedi... Hiçbir zaman sekülerleşemedi. Onun yerine 'laikleşti' ve Müslümanlığın yerine kemalizmi ikame ederek çağdaş olunduğunu sandı.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'deki laiklik uygulaması, Müslümanların kamusal alanda ve özellikle siyasette etkin olmaması gerektiğini ima eden siyasi bir önermeden ibaret kalmış ve özgürleştirici bir sekülerleşmeyi engellemiştir. Çünkü söz konusu otoriter laiklik, insanların inançla olan bağlarını eşitlikçi bir bakış içinde değerlendirmek bir yana, dindar olanla olmayan arasında bir hiyerarşi üretmiştir. Buna göre 'laikler' 'Müslümanların' üzerinde yer almaktadırlar ve yönetme imtiyazına da 'doğal olarak' sahip olmaları gerekmektedir. Bunun bariz bir ırkçılık türü olduğu, siyasi çizgisinin ise ancak faşizan olabileceği ise nedense idrak edilememiştir.
Bunun muhtemel nedenlerinden biri söz konusu yaklaşımın devlet şemsiyesi altında 'rasyonel' kılınmış sayılmasıdır. Diğer bir deyişle devletin hem dindarlığı hem de laikliği daha iyi 'bildiği' varsayımının yarattığı rahatlama sayesinde, laik kesim 'bilimsel ve doğru' olan tavrı sürdürdüğünü sanmıştır. Devletin bilgisinin billurlaştığı kurumlar ise yargı ve diyanettir... Birincisi laikliğin, ikincisi ise dindarlığın 'bilirkişisi' olan bu cüppeli kurumlar, bize her iki alanın da 'doğru' tanımlarını vermekte ve hizada durmamızı sağlamaktadırlar.
Böylece dindar kemalizmin ideolojik sonuçlarından birinin kemalist Müslümanlığın oluşturulması olduğu öne sürülebilir. Bilindiği gibi kemalistler dindarlığa temelde karşı olmadıklarını hep söylerler. Ancak bunun nasıl bir dindarlık olması gerektiğini de yine sadece kemalistler bilmektedir. Bugün halen yargı bizi 'doğru' laikliğe, Diyanet ise 'doğru' Müslümanlığa davet eden akil kurumlar olarak öne çıkarılmakta. Nitekim yargı başörtülü kadınların üniversiteye girmesinin laikliğe aykırı olduğunu söyleyerek bizlere 'gerçek' laikliği hatırlatıyor... Diyanet ise bir müftünün geçenlerde sarf ettiği sözlerle Türkiye toplumuna ''gerçek dini anlatmaya çalışıyor.''
Bu garip özgüvenin nereden geldiği ise malum: Doğrunun tek olduğunu ve ancak bilimsellikte bulunduğunu öne süren pozitivizmin Türkiye koşullarında siyasete tahvil edilmesini ifade eden kemalizm, her türlü çoğullaşmayı ve dolayısıyla zihinsel sekülerleşmeyi sakıncalı bulan bir inanca dönüşmüş durumda. Bunun adı en genel haliyle özgürleşme korkusudur... Kemalistler özgür bir zihniyet ve inanç ortamından o denli korkmaktalar ki, bir yandan kendiliğinden sekülerleşen Anadolu muhafazakârlığını laiklik adına mahkûm ederek siyasetin dışına itmenin yolunu arıyorlar; öte yandan da o sekülerleşme yolundaki muhafazakârları kemalist bir Müslümanlık yorumunun içine hapsederek devlete yamamaya çalışıyorlar.''
yazının orijinal web adresi: http://taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1667
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar