bugün
- imamların maaşı çok diyen öğretmen8
- yeni parti30
- kasiyer kıza nasıl açılırım20
- benzetildiğiniz ünlü10
- insan olmaya ceyrek kala18
- enayimiknatisii4
- rakı tokuşturan tipler4
- güne bir soru bırak5
- ideal erkek boyunun 1 84 olması14
- pompacı kıza nasıl açılınır6
- nasıl gidiyor hayat5
- hırt9
- hem kemalist hem sosyal demokrat olunmaz4
- ben ahbap derneğine güveniyorum16
- cumhuriyet halk partisi15
- irmik helvası5
- barış yarkadaş7
- çok seviyorum sözlük anlıyor musun4
- film önerisi2
- dem parti'nin chp den daha büyük olması2
- büyük sözü dinlememek4
- true'yi eskorta emanet etmek2
- kabak yemeği vs hamburger14
- butlan chp sinde kalan 44 milletvekili4
- ben burada ne yapıyorum hissi6
- nervio28
- adnan oktar7
- anne hathaway3
- gece sevişilen erkeği sabah kafası kesilmiş görmek2
- yazarların lahmacun yeme rekorları8
- özgür özel chp den istifa etti4
- true ahlaksızlığı5
- seri gizli artı oy veren melek13
- put7
- doktor bey vizitte7
- aile hekimini överek istediğini yazdırmak4
- en büyük korkunuz8
- sözlükte salça olunabilecek altenatif yazarlar9
- yeni parti sosyal demokrat mı olacak kemalist mi3
- dünya kuzenler günü5
- özgürlükçü eğitimin imkansızlığı üzerine3
- 186 boyundaki erkek19
- erdoğan ın dünya lideri olması8
- çocukların şımarık olması6
- güne bir şarkı bırak4
- altı ok'a ihanet edip mührü başka yere vurmak21
- kuş bokunun şans getirdiğine inanmak2
- yeni parti için isim önerisi2
- true abazanlığı4
- sizin adınız yanınca doktorun yanına giren tip6
Konuyla ilgili ataol behramoğlu'na ait ulusal sol'un ne olduğunu değil ama nasıl olması gerektiğini az da olsa anlatan bir makaleyi eklemek isterim. Makalenin başlığı "uyuyan kim?". Naçizane fikrimce tartışmamız gereken kavramlar değil fikirlerin ta kendisidir. Kavramlar bizi birbirimize yaklaştırmıyor ama uzaklaştırıyor. Ne mutlu her türlü etiketten ve yakıştırmadan uzak duranlara!
""Çocukluk yıllarımdan anımsadığım bir karikatür vardır. Büyük olasılıkla Akbaba dergisinde gördüğüm bu karikatür, bize göre geleneksel giysileri içinde, eli sopalı bir Yunanlıyı ve Yunanlının sopa attığı bir Türkü gösteriyordu. Şunca yıl geçtikten sonra da aklımda sözcüğü sözcüğüne kalan alt yazı aynen şöyleydi:
Vur eski kölesi utandır onu
Bırakma uyusun uyandır onu
Karikatürün çiziminden çok, sözler yer etmiş zihnimde. Bu sözlerde can acıtan, irkilten bir şey var. Ustaca söylenmişliği (tonlama, uyaklar) etkiyi artırıyor... 'Eski köle'nin efendisini pataklaması dayağı yiyen bakımından, aşağılanmanın varabileceği en son nokta olsa gerek...
ilkokul dönemlerimizde ve daha sonraki yıllarda, ders kitaplarından ya da başkaca kaynaklardan kendi tarihimiz konusunda edindiğimiz bilgiler, yüzeysel, duygusal, şovencedir. Cumhuriyet döneminin bütün kuşakları için sanıyorum ki bu böyledir. Kısa bir özet yapmak gerekirse, söylenebilecek olan şudur: Türkler Orta Asya'daki kuraklık nedeniyle Anadolu'ya göçmüş, Malazgirt'teki zaferden sonra önce Selçuklu sonra Osmanlı imparatorluklarını kurmuş, iyi padişahlar ve devlet adamları döneminde yükselen Osmanlı imparatorluğu, kötüleri döneminde çöküntüye uğramış, daha sonra da çöken bu imparatorluğun yıkıntılarında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
iddia ediyorum ki, bu ülkede okumuş yazmışlar arasında bu konuda yapılacak bir soruşturmadan alınacak sonuçlar yukarıdakinden daha kapsamlı ve derinlikli olamayacaktır.
Orta Asya'dan gelen Türkler kim?
Orada ne yapıyorlardı?
Anadolu'ya gerçekten de niye geldiler? Bu Türkler geldiğinde Anadolu'da kimler, hangi uygarlıklar vardı?
Türklerin gelişinden sonra Anadolu'da neler değişti? Orta Asya'dan gelen Türkler Anadolu'da ne gibi değişimlere uğradılar?
Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları nasıl kuruldu, nasıl yükseldi, nasıl yıkıldı?
Bu konularda özellikle yabancı dillerdeki sayısız araştırmadan değil, bizdeki ders kitaplarından söz ediyorum. Türkiye'de ilk ve orta dereceli okullardaki tarih derslerinde okutulan kitapların doğru bir insanlık ve ulus bilinci oluşturmaya değil, kafa karışıklığı ve bilinçsizlik yaratmaya yaradığını düşünüyorum. Kabahat bu kitapları yazanlarda değil, bütün bir eğitim sistemindedir.
Türklüğümle ilgili bilincimi oluşturan bizdeki tarih kitapları değil, yurtdışı yolculuklarımda edindiğim izlenimler olmuştur. Moskova'daki bir parkta gördüğüm bir anıt tuhafıma gitmişti. Yaşmaklı bir Türk (Müslüman) kadın diz çözmüş, kendisine süngü ya da tüfeğini doğrultan Rus askerine yalvarıyordu. Bizde o dönemde resim ve heykel yasaklı olduğu için 19. yüzyıla (ya da daha öncelere) ilişkin bu gibi 'anıt'lardan yoksunuz. Yine de, beni asıl yadırgatan, bir anıtta bir kadının bu durumda gösterilmesi olmuştu...
Bulgaristan yolculuklarımda, tarihsel yerleri gezerken, 'rehber'lerin en sık kullandıkları sözlerin başında 'Türk boyunduruğu' anlamına gelen 'turetskaya iga' sözcükleri geliyordu. Osmanlı egemenliği dönemini adlandıran bu deyim sanıyorum ki bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Bir Yunanistan yolculuğumuzda, Atina'nın girişindeki bir duvar yazısını, gruptaki Rumca bilen arkadaş dilimize çevirmişti: Türk kanı için!
Çekoslovak halk kültürü konulu bir derlemedeki bölümlerden birinin 'Türk Egemenliği Dönemi' başlığını taşıdığını gördüğümde şaşırmıştım.
Yugoslavya'nın (şimdiki Sırbistan'ın) Niş kentinde bir semtin adının 'Kele Kule' (kelle kule) olduğunu, buradaki bir müzede bir Osmanlı paşasının kestirdiği kafalardan artakalan kafataslarının sergilendiğini daha önce bir röportajımda yazmıştım...
Yakınlardaki bir Yunanistan yolculuğumda, o sırada bulunduğumuz küçük bir kentin ingilizce tanıtım broşüründe "altı yüzyıl süren Türk işgali" diye bir söz vardı. Yunanistanlı genç çevirmene, azıcık da alayla, bir işgalin altı yüzyıl süremeyeceğini, ya da altı yüzyıl süren şeyin işgal değil başka bir şey olması gerektiğini anlatmıştım...
Batıdan, doğudan, bunlara benzer çok sayıda örnek, izlenim sıralayabilirim...
Bir ara, başka dillerde Türklere ilişkin deyimleri, başka ülkelerden edebiyatçıların yapıtlarında Türklere ve Türkiye'ye ilişkin bölümleri derlemeye merak sarmış ve bu işte epeyce de yol almıştım...
Bunları söylemekle amacım, dünyada, özellikle de yakın coğrafyada, bize ilişkin olumsuz duyguların ne kadar çok olduğunu göstermek değil...
Çünkü örnekler sadece olumsuzlarla da sınırlı değil.
Yugoslavya'da, aynı Niş kentinin yakınlarında ünlü bir kiliseyi gezerken papaz, bu tarihsel anıtın bütün bir Osmanlı egemenliği döneminde varlığını koruduğunu, yardım ve destek gördüğünü, buna karşılık Nazi saldırıları sırasında hasara uğradığını söylemişti.
Yine bir Bulgaristan yolculuğumda, o sırada Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevinde de bulunan ünlü Bulgar şairi Georgi Cagarov, bir sohbetimizde yarı şaka yarı ciddi, Balkanlar'da dirlik düzenlik için, Osmanlı egemenliği gibi bir egemenliğe gereksinim olduğunu söylemişti.
Cagarov'un büsbütün de şaka olsun diye konuşmadığını anlamak için, bu sohbetimizden yaklaşık yirmi yıl sonraki Balkan trajedisiyle ivo Andriç'in ölümsüz yapıtı Drina Köprüsü'nü birlikte okumak yeter...
Bütün bunlarla asıl söylemek istediğim, dünyada ve özellikle de ülkemizin ait olduğu (Küçük ve Büyük Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Balkanlar, Orta Avrupa, Akdeniz ülkeleri.) coğrafyada var olan (olumlu, olumsuz, karışık vb...) Türk ve Türkiye imgesinden, Başta 'aydın'ımız olmak üzere, kendi ülkemiz insanının habersizliği, derin bilgisizlik ve ilgisizliğidir...
Namık Kemal'ler kendilerine 'Osmanlı' deseler de Batı bu sözcüğü 'Türk'e çevirmiş, 'Genç Osmanlılar'ı 'Genç Türkler' yapmıştır.
Balkanlar'da Yunan, Bulgar, Sırp, biraz daha geç olarak Anadolu'da Ermeni aydınları arasında ulusalcılık bilinci doğup gelişmekteyken, Osmanlı'da 'Türk' sözcüğü, geriliği, köylülüğü anlatmaktaydı...
19. yüzyılın son çeyreğinde Mehmet Emin Yurdakulun Türkçe Şiirlerine kadar.
Mustafa Kemal'in esin kaynaklarından biri, insancıl, özgürlükçü Tevfik Fikret'se, bir öteki "bırak beni haykırayım" diye haykıran şairdir.
Mehmet Emin Yurdakul'daki Türklük bilinci şoven bir ulusçuluk değil, "en hakir bir insanı kardeş duyan'; "esir yaratmayan bir Tanrıya iman" eden, 'paçavralar içindeki yoksul"un yaraladığı bir ruhtur.
'Mustafa Kemal ulusçuluğu' bu bilincin ve duygululuğun sentezidir...
O "Özgürlük ve bağımsızlık benim kişiliğimdir" özdeyişi, bu sentezin üzerinde yükseliyor.
Bugün gelinen bir noktada Türk aydını şizofrenik bir kişilik bozulması yaşıyor.
Bir yanda gerici, dinsel akım.
Bir yanda şoven ulusçuluk.
Bir yanda küreselci teslimiyetçilik.
Bir yanda yurtseverlikten yoksun solculuk.
Ve her yanda tutuculuk (sekterlik) ya da fırsatçılık (oportunizm)... Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir solcu, emek ideolojisini, ulusal aidiyetinin karşısına koymaz.
Bunun, bağımsızlığını antiemperyalist bir savaşla kazanmış bir ülkede özellikle böyle olması gerekir.
Üstelik bu ülkenin bulunduğu coğrafyada, yukarıda sıralanan örneklerde görülebileceği gibi, sağcısıyla solcusuyla birçok ulus, haklı ya da haksız, kendi ulusal kimliğini Türk ve Türkiye karşıtlığı temelinde oluşturmuşken...
Yazımın girişindeki karikatüre ve zihnimden çıkmadığını söylediğim alt yazıya dönüyorum...
Kimse bizim 'eski köle'miz değil ve biz kimsenin 'efendisi' değildik...
Fakat insanlık tarihinin en eski, en köklü uygarlıklarından birinin mirasçısı, sürdürümcüsü olduğumuzu bugün bizler yeterince kavrayamıyor olsak da başkaları biliyor ve bir biçimde bunu bize anımsatıyorlar...
Cumhuriyet devrimleri ise bu büyük mirasın yeni, çağdaş aşamasıdır.
Hiçbir ulus, hiçbir halk, ötekinden daha 'hakir', daha aşağı görülemez...
Fakat, en azından Küçük Asya'daki tarihimizin başlıca bir özelliği, bu tarihin hiçbir döneminde bir başka ulusun boyunduruğu altında yaşanmamış oluşudur...
Sıradan halk, sokaktaki insan, bunun bilgisine olmasa bile sezgisine, içgüdüsüne sahiptir.
Bütün davranışlarında, tepkilerinde bu özelliğinin belirtileri görülebilir.
Aşağılık duygusu halka değil bir kısım aydınımıza özgüdür. Milletimiz uyumuyor ama uyuşturulmuş.
Bilgisi kıt, fakat sezgileri, içgüdüsü henüz sağlam...
Uyuyanlar ise, aydınlarımız ya da aydın saydıklarımızın birçoğu... Öncelikle onların şizofrenik kişilik bozulmasından kurtulmaları gerekiyor.
Burada öncülük, emeğin ideolojisi olan solculukla kimliğimizin temellerinden birini oluşturan yurtseverlik duygusunun ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu kavraması gereken solculara düşüyor...
Solcular bu sentezi yapabildikleri ve onu halka ulaştırmanın doğru dilini ve yollarını bulabildiklerinde, milletin hiç de uyku da olmadığı açık seçik görülebilecek...""
kaynak: bilgi yayınevi, bir millet uyanıyor 1, editör: atilla ilhan, mart 2005
""Çocukluk yıllarımdan anımsadığım bir karikatür vardır. Büyük olasılıkla Akbaba dergisinde gördüğüm bu karikatür, bize göre geleneksel giysileri içinde, eli sopalı bir Yunanlıyı ve Yunanlının sopa attığı bir Türkü gösteriyordu. Şunca yıl geçtikten sonra da aklımda sözcüğü sözcüğüne kalan alt yazı aynen şöyleydi:
Vur eski kölesi utandır onu
Bırakma uyusun uyandır onu
Karikatürün çiziminden çok, sözler yer etmiş zihnimde. Bu sözlerde can acıtan, irkilten bir şey var. Ustaca söylenmişliği (tonlama, uyaklar) etkiyi artırıyor... 'Eski köle'nin efendisini pataklaması dayağı yiyen bakımından, aşağılanmanın varabileceği en son nokta olsa gerek...
ilkokul dönemlerimizde ve daha sonraki yıllarda, ders kitaplarından ya da başkaca kaynaklardan kendi tarihimiz konusunda edindiğimiz bilgiler, yüzeysel, duygusal, şovencedir. Cumhuriyet döneminin bütün kuşakları için sanıyorum ki bu böyledir. Kısa bir özet yapmak gerekirse, söylenebilecek olan şudur: Türkler Orta Asya'daki kuraklık nedeniyle Anadolu'ya göçmüş, Malazgirt'teki zaferden sonra önce Selçuklu sonra Osmanlı imparatorluklarını kurmuş, iyi padişahlar ve devlet adamları döneminde yükselen Osmanlı imparatorluğu, kötüleri döneminde çöküntüye uğramış, daha sonra da çöken bu imparatorluğun yıkıntılarında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
iddia ediyorum ki, bu ülkede okumuş yazmışlar arasında bu konuda yapılacak bir soruşturmadan alınacak sonuçlar yukarıdakinden daha kapsamlı ve derinlikli olamayacaktır.
Orta Asya'dan gelen Türkler kim?
Orada ne yapıyorlardı?
Anadolu'ya gerçekten de niye geldiler? Bu Türkler geldiğinde Anadolu'da kimler, hangi uygarlıklar vardı?
Türklerin gelişinden sonra Anadolu'da neler değişti? Orta Asya'dan gelen Türkler Anadolu'da ne gibi değişimlere uğradılar?
Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları nasıl kuruldu, nasıl yükseldi, nasıl yıkıldı?
Bu konularda özellikle yabancı dillerdeki sayısız araştırmadan değil, bizdeki ders kitaplarından söz ediyorum. Türkiye'de ilk ve orta dereceli okullardaki tarih derslerinde okutulan kitapların doğru bir insanlık ve ulus bilinci oluşturmaya değil, kafa karışıklığı ve bilinçsizlik yaratmaya yaradığını düşünüyorum. Kabahat bu kitapları yazanlarda değil, bütün bir eğitim sistemindedir.
Türklüğümle ilgili bilincimi oluşturan bizdeki tarih kitapları değil, yurtdışı yolculuklarımda edindiğim izlenimler olmuştur. Moskova'daki bir parkta gördüğüm bir anıt tuhafıma gitmişti. Yaşmaklı bir Türk (Müslüman) kadın diz çözmüş, kendisine süngü ya da tüfeğini doğrultan Rus askerine yalvarıyordu. Bizde o dönemde resim ve heykel yasaklı olduğu için 19. yüzyıla (ya da daha öncelere) ilişkin bu gibi 'anıt'lardan yoksunuz. Yine de, beni asıl yadırgatan, bir anıtta bir kadının bu durumda gösterilmesi olmuştu...
Bulgaristan yolculuklarımda, tarihsel yerleri gezerken, 'rehber'lerin en sık kullandıkları sözlerin başında 'Türk boyunduruğu' anlamına gelen 'turetskaya iga' sözcükleri geliyordu. Osmanlı egemenliği dönemini adlandıran bu deyim sanıyorum ki bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Bir Yunanistan yolculuğumuzda, Atina'nın girişindeki bir duvar yazısını, gruptaki Rumca bilen arkadaş dilimize çevirmişti: Türk kanı için!
Çekoslovak halk kültürü konulu bir derlemedeki bölümlerden birinin 'Türk Egemenliği Dönemi' başlığını taşıdığını gördüğümde şaşırmıştım.
Yugoslavya'nın (şimdiki Sırbistan'ın) Niş kentinde bir semtin adının 'Kele Kule' (kelle kule) olduğunu, buradaki bir müzede bir Osmanlı paşasının kestirdiği kafalardan artakalan kafataslarının sergilendiğini daha önce bir röportajımda yazmıştım...
Yakınlardaki bir Yunanistan yolculuğumda, o sırada bulunduğumuz küçük bir kentin ingilizce tanıtım broşüründe "altı yüzyıl süren Türk işgali" diye bir söz vardı. Yunanistanlı genç çevirmene, azıcık da alayla, bir işgalin altı yüzyıl süremeyeceğini, ya da altı yüzyıl süren şeyin işgal değil başka bir şey olması gerektiğini anlatmıştım...
Batıdan, doğudan, bunlara benzer çok sayıda örnek, izlenim sıralayabilirim...
Bir ara, başka dillerde Türklere ilişkin deyimleri, başka ülkelerden edebiyatçıların yapıtlarında Türklere ve Türkiye'ye ilişkin bölümleri derlemeye merak sarmış ve bu işte epeyce de yol almıştım...
Bunları söylemekle amacım, dünyada, özellikle de yakın coğrafyada, bize ilişkin olumsuz duyguların ne kadar çok olduğunu göstermek değil...
Çünkü örnekler sadece olumsuzlarla da sınırlı değil.
Yugoslavya'da, aynı Niş kentinin yakınlarında ünlü bir kiliseyi gezerken papaz, bu tarihsel anıtın bütün bir Osmanlı egemenliği döneminde varlığını koruduğunu, yardım ve destek gördüğünü, buna karşılık Nazi saldırıları sırasında hasara uğradığını söylemişti.
Yine bir Bulgaristan yolculuğumda, o sırada Cumhurbaşkanı Yardımcısı görevinde de bulunan ünlü Bulgar şairi Georgi Cagarov, bir sohbetimizde yarı şaka yarı ciddi, Balkanlar'da dirlik düzenlik için, Osmanlı egemenliği gibi bir egemenliğe gereksinim olduğunu söylemişti.
Cagarov'un büsbütün de şaka olsun diye konuşmadığını anlamak için, bu sohbetimizden yaklaşık yirmi yıl sonraki Balkan trajedisiyle ivo Andriç'in ölümsüz yapıtı Drina Köprüsü'nü birlikte okumak yeter...
Bütün bunlarla asıl söylemek istediğim, dünyada ve özellikle de ülkemizin ait olduğu (Küçük ve Büyük Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Balkanlar, Orta Avrupa, Akdeniz ülkeleri.) coğrafyada var olan (olumlu, olumsuz, karışık vb...) Türk ve Türkiye imgesinden, Başta 'aydın'ımız olmak üzere, kendi ülkemiz insanının habersizliği, derin bilgisizlik ve ilgisizliğidir...
Namık Kemal'ler kendilerine 'Osmanlı' deseler de Batı bu sözcüğü 'Türk'e çevirmiş, 'Genç Osmanlılar'ı 'Genç Türkler' yapmıştır.
Balkanlar'da Yunan, Bulgar, Sırp, biraz daha geç olarak Anadolu'da Ermeni aydınları arasında ulusalcılık bilinci doğup gelişmekteyken, Osmanlı'da 'Türk' sözcüğü, geriliği, köylülüğü anlatmaktaydı...
19. yüzyılın son çeyreğinde Mehmet Emin Yurdakulun Türkçe Şiirlerine kadar.
Mustafa Kemal'in esin kaynaklarından biri, insancıl, özgürlükçü Tevfik Fikret'se, bir öteki "bırak beni haykırayım" diye haykıran şairdir.
Mehmet Emin Yurdakul'daki Türklük bilinci şoven bir ulusçuluk değil, "en hakir bir insanı kardeş duyan'; "esir yaratmayan bir Tanrıya iman" eden, 'paçavralar içindeki yoksul"un yaraladığı bir ruhtur.
'Mustafa Kemal ulusçuluğu' bu bilincin ve duygululuğun sentezidir...
O "Özgürlük ve bağımsızlık benim kişiliğimdir" özdeyişi, bu sentezin üzerinde yükseliyor.
Bugün gelinen bir noktada Türk aydını şizofrenik bir kişilik bozulması yaşıyor.
Bir yanda gerici, dinsel akım.
Bir yanda şoven ulusçuluk.
Bir yanda küreselci teslimiyetçilik.
Bir yanda yurtseverlikten yoksun solculuk.
Ve her yanda tutuculuk (sekterlik) ya da fırsatçılık (oportunizm)... Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir solcu, emek ideolojisini, ulusal aidiyetinin karşısına koymaz.
Bunun, bağımsızlığını antiemperyalist bir savaşla kazanmış bir ülkede özellikle böyle olması gerekir.
Üstelik bu ülkenin bulunduğu coğrafyada, yukarıda sıralanan örneklerde görülebileceği gibi, sağcısıyla solcusuyla birçok ulus, haklı ya da haksız, kendi ulusal kimliğini Türk ve Türkiye karşıtlığı temelinde oluşturmuşken...
Yazımın girişindeki karikatüre ve zihnimden çıkmadığını söylediğim alt yazıya dönüyorum...
Kimse bizim 'eski köle'miz değil ve biz kimsenin 'efendisi' değildik...
Fakat insanlık tarihinin en eski, en köklü uygarlıklarından birinin mirasçısı, sürdürümcüsü olduğumuzu bugün bizler yeterince kavrayamıyor olsak da başkaları biliyor ve bir biçimde bunu bize anımsatıyorlar...
Cumhuriyet devrimleri ise bu büyük mirasın yeni, çağdaş aşamasıdır.
Hiçbir ulus, hiçbir halk, ötekinden daha 'hakir', daha aşağı görülemez...
Fakat, en azından Küçük Asya'daki tarihimizin başlıca bir özelliği, bu tarihin hiçbir döneminde bir başka ulusun boyunduruğu altında yaşanmamış oluşudur...
Sıradan halk, sokaktaki insan, bunun bilgisine olmasa bile sezgisine, içgüdüsüne sahiptir.
Bütün davranışlarında, tepkilerinde bu özelliğinin belirtileri görülebilir.
Aşağılık duygusu halka değil bir kısım aydınımıza özgüdür. Milletimiz uyumuyor ama uyuşturulmuş.
Bilgisi kıt, fakat sezgileri, içgüdüsü henüz sağlam...
Uyuyanlar ise, aydınlarımız ya da aydın saydıklarımızın birçoğu... Öncelikle onların şizofrenik kişilik bozulmasından kurtulmaları gerekiyor.
Burada öncülük, emeğin ideolojisi olan solculukla kimliğimizin temellerinden birini oluşturan yurtseverlik duygusunun ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu kavraması gereken solculara düşüyor...
Solcular bu sentezi yapabildikleri ve onu halka ulaştırmanın doğru dilini ve yollarını bulabildiklerinde, milletin hiç de uyku da olmadığı açık seçik görülebilecek...""
kaynak: bilgi yayınevi, bir millet uyanıyor 1, editör: atilla ilhan, mart 2005
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar