bugün
- şeriatı savunan begüm polat'ın şaplak şovu49
- fatma betül sayan kaya18
- fatma betülüm yapmaz5
- fon krizi kimin üstüne yıkılacak22
- insanlık nasıl geliştirilebilir13
- yüz gerdirme ameliyatı olan doktorun ölmesi2
- beşiktaş6
- boğaz ağrısı4
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı88
- flavio bolsonaro'nun brezilya'dan kaçışı2
- kötüye bir şey olmaz5
- aşk11
- işe gitmeye üşenmek2
- bitlis'te oğluna filistin ismini koyan adam28
- sözlüğün yeni tasarımı14
- iyi menemenin sırrı18
- 5 kasım 2026 celtic beşiktaş maçı10
- muslettin amca23
- uyudunuz mu4
- nasıl hissettiğimi kimse anlamıyor2
- sabahları nefret edilen şeyler4
- beyaz ekmek yemenin varoşluk olması11
- gece gelen açlık7
- hayatın anlamı ne7
- alexander nübel7
- yemek yapmayı bilmeyen kızı istemem diyen erkek9
- aşk karın doyurmuyor diyen kız9
- yorik'in kafatasına mum dikmek2
- gülşen in memeleri14
- fenerbahçe liverpool'u yensin sakso çekeceğim31
- yeraltı varlıkları7
- sigara içmek8
- aşk bir yemek olsaydı8
- chp'nin türkiye'yi sosyal devlet yapmak istemesi5
- pankek7
- iyi saksafon çalarım diyen kız7
- yazılımcıların flört edememesi3
- sözlükte kim kimle sevgili27
- üşüyerek yatağa girip yavaşça ısınmak6
- sözlüğe ne oldu5
- şimdi olsa da yesek denilen şeyler4
- mehmet şimşek5
- kendimi intihar edeceğim4
- nervio43
- hamas denince akla gelenler11
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı14
- mazide kalmış sözlük yazarları3
- toplumsal çürüme7
- tuborg ice7
- afyonkarahisar da iki araçta 5 kişinin öldürülmesi6
harrenhall'dan kings landing'e yol alirken gordugu ruyayla kafa karistiran karakter. foreshadowing düşkünlüğüyle ışık saçan kılıçlara yer veren martin "lan acaba?" dedirtti bir doz.
yankılı karanlığın ortasında basamaklar aniden bitti. jaime önündeki uçsuz bucaksız boşluğu sezdi, irkilerek durdu, hiçliğin kenarında sendeliyordu. bir mızrak ucu jaime’nin beline battı ve onu uçuruma itti. jaime bağırdı ama düşüş kısaydı. ellerinin ve dizlerinin üstüne indi, yumuşak kumdan ve sığ sudan ibaret bir zemindeydi. casterly kayası’nın altında sulak mağaralar vardı ama burası jaime’ye yabancıydı. “bu yer de ne?”
“senin yerin.” ses yankılandı; yüzlerce sesti, binlerce ses, akıllı lann’den bu yana günlerin şafağında yaşayan bütün lannisterlar’ın sesi. ama en çok babasının sesiydi ve lord tywin’in yanında jaime’nin kız kardeşi duruyordu, solgun ve güzel, elinde bir meşale vardı. joffrey de oradaydı, birlikte hayat verdikleri oğul. ve onların arkasında, bir düzine altın saçlı karanlık suret daha.
“kardeşim, babamız neden buraya getirdi bizi?”
“biz? burası senin yerin kardeşim. bu senin karanlığın.” mağaradaki tek ışık cersei’nin meşalesiydi. cersei’nin meşalesi bütün dünyadaki tek ışıktı. cersei gitmek için döndü.
“benimle kal,” diye yalvardı jaime. “beni burada tek başıma bırakma.” ama gidiyorlardı. “beni karanlıkta bırakmayın!” burada korkunç bir şey yaşıyordu. “en azından bir kılıç verin bana.”
“sana bir kılıç verdim,” dedi lord tywin.
kılıç, jaime’nin ayağının dibindeydi. jaime, kılıcın kabzasını kavrayana dek eliyle suyun altını aradı. bir kılıcım olduğu sürece hiçbir şey beni incitemez. jaime çeliği havaya kaldırırken, kılıcın ucunda solgun bir alev belirdi, kılıcın kenarı boyunca yürüdü ve kabzadan bir karış uzakta durdu. çeliğin rengini alan ateş, gümüşi mavi bir ışıkla yandı ve karanlık geri çekildi. jaime, karanlığın içinden gelebilecek şeylere karşı hazır bir halde yere çömeldi, etrafı dinleyerek bir çemberin içinde hareket etti. çizmeleri diz yüksekliğindeki soğuk suyla doldu. suya dikkat et dedi jaime kendine. suda yaşayan yaratıklar olabilir, gizli derinlikler...
arkadan şiddetli bir su sesi geldi. jaime sese doğru döndü... ama solgun ışık sadece tarthlı brienne’i ortaya çıkardı, kızın elleri ağır zincirlerle bağlanmıştı. “seni güvende tutacağıma dair yemin ettim,” dedi fahişe inatla. “bir ant içtim.” kız çıplaktı, ellerini jaime’ye doğru kaldırdı. “lütfen sör. yalvarırım.”
çelik halkalar ipek gibi ayrıldı. “bir kılıç,” diye yalvardı brienne ve işte oradaydı, kın, kemer, her şey. brienne, kemeri kalın beline bağladı. ışık o kadar loştu ki, aralarında sadece birkaç adım mesafe olmasına rağmen jaime kızı zar zor görüyordu. bu ışıkta güzel bile olabilir, diye düşündü. bu ışıkta bir şövalye bile olabilir. brienne’in kılıcı da alev aldı, gümüşi mavi parladı. karanlık biraz daha geriledi.
cersei’nin, “alevler sen yaşadığın sürece yanacak,” dediğini duydu jaime. “onlar öldüğünde sen de ölmelisin.”
“kardeşim!” diye bağırdı jaime. “benimle kal. kal!” uzaklaşan adımların yumuşak sesinden başka bir cevap gelmedi.
yankılı karanlığın ortasında basamaklar aniden bitti. jaime önündeki uçsuz bucaksız boşluğu sezdi, irkilerek durdu, hiçliğin kenarında sendeliyordu. bir mızrak ucu jaime’nin beline battı ve onu uçuruma itti. jaime bağırdı ama düşüş kısaydı. ellerinin ve dizlerinin üstüne indi, yumuşak kumdan ve sığ sudan ibaret bir zemindeydi. casterly kayası’nın altında sulak mağaralar vardı ama burası jaime’ye yabancıydı. “bu yer de ne?”
“senin yerin.” ses yankılandı; yüzlerce sesti, binlerce ses, akıllı lann’den bu yana günlerin şafağında yaşayan bütün lannisterlar’ın sesi. ama en çok babasının sesiydi ve lord tywin’in yanında jaime’nin kız kardeşi duruyordu, solgun ve güzel, elinde bir meşale vardı. joffrey de oradaydı, birlikte hayat verdikleri oğul. ve onların arkasında, bir düzine altın saçlı karanlık suret daha.
“kardeşim, babamız neden buraya getirdi bizi?”
“biz? burası senin yerin kardeşim. bu senin karanlığın.” mağaradaki tek ışık cersei’nin meşalesiydi. cersei’nin meşalesi bütün dünyadaki tek ışıktı. cersei gitmek için döndü.
“benimle kal,” diye yalvardı jaime. “beni burada tek başıma bırakma.” ama gidiyorlardı. “beni karanlıkta bırakmayın!” burada korkunç bir şey yaşıyordu. “en azından bir kılıç verin bana.”
“sana bir kılıç verdim,” dedi lord tywin.
kılıç, jaime’nin ayağının dibindeydi. jaime, kılıcın kabzasını kavrayana dek eliyle suyun altını aradı. bir kılıcım olduğu sürece hiçbir şey beni incitemez. jaime çeliği havaya kaldırırken, kılıcın ucunda solgun bir alev belirdi, kılıcın kenarı boyunca yürüdü ve kabzadan bir karış uzakta durdu. çeliğin rengini alan ateş, gümüşi mavi bir ışıkla yandı ve karanlık geri çekildi. jaime, karanlığın içinden gelebilecek şeylere karşı hazır bir halde yere çömeldi, etrafı dinleyerek bir çemberin içinde hareket etti. çizmeleri diz yüksekliğindeki soğuk suyla doldu. suya dikkat et dedi jaime kendine. suda yaşayan yaratıklar olabilir, gizli derinlikler...
arkadan şiddetli bir su sesi geldi. jaime sese doğru döndü... ama solgun ışık sadece tarthlı brienne’i ortaya çıkardı, kızın elleri ağır zincirlerle bağlanmıştı. “seni güvende tutacağıma dair yemin ettim,” dedi fahişe inatla. “bir ant içtim.” kız çıplaktı, ellerini jaime’ye doğru kaldırdı. “lütfen sör. yalvarırım.”
çelik halkalar ipek gibi ayrıldı. “bir kılıç,” diye yalvardı brienne ve işte oradaydı, kın, kemer, her şey. brienne, kemeri kalın beline bağladı. ışık o kadar loştu ki, aralarında sadece birkaç adım mesafe olmasına rağmen jaime kızı zar zor görüyordu. bu ışıkta güzel bile olabilir, diye düşündü. bu ışıkta bir şövalye bile olabilir. brienne’in kılıcı da alev aldı, gümüşi mavi parladı. karanlık biraz daha geriledi.
cersei’nin, “alevler sen yaşadığın sürece yanacak,” dediğini duydu jaime. “onlar öldüğünde sen de ölmelisin.”
“kardeşim!” diye bağırdı jaime. “benimle kal. kal!” uzaklaşan adımların yumuşak sesinden başka bir cevap gelmedi.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar