bugün
- geceleri bir kadına sarılıp uyuyamamak10
- velvet55
- yazarların favori giyim markası14
- yakışıklı erkek denince akla gelen isim10
- friedrich hegel la bi cay icek14
- ölmedeyiz uludağ sözlük6
- sözlüğün en harbi kızı8
- inanılmaz sıkıcısınız ya6
- seninle sevişirken ölmek istiyorum7
- sözlük yazarlarının 2027 kararları6
- sözlüğün en harbi erkeği7
- migros'a sorulacak tek soru24
- arabayla dağdan inerken dinlenecek şarkılar9
- israile atom bombası atmak8
- sözlüğün en cool erkek yazarı6
- okul zorunluluğu2
- osuruktan şiirler61
- sözlük yazarlarının karşılaştığı garip olaylar9
- kadınların cinsel başlıkları eksilemesi7
- 2026 ekonomik krizi17
- insan olmaya ceyrek kala15
- öz eleştiri yaparken dikkat edilmesi gerekenler4
- geceye bir şarkı bırak10
- kendi klanına laf edilince hoplamak6
- michel foucault3
- hayattaki en değerli şeyler8
- spor ayakkabı5
- sekiz aydır masturbasyon yapmıyor olmak7
- kova burcunun su grubu yerine hava grubunda olması5
- tadej pogacar2
- yargıya güvenen varsa yazsın9
- manyak olmaya karar verdim3
- aleksey batrakov28
- bir sözlük yazarını kıskanmak13
- sigara içmeyi bırakmak istememek8
- dudaktan öpüşmek neden seksle bağlantılı5
- sözlükte güzel kız olmaması sorunsalı8
- 20 ağustos 2026 trabzonspor ferencvaros maçı4
- persac2
- victor osimhen20
- evde soğuk kahve yapımı7
- kadın2
- zeka içerikli entry vs bilgi içerikli entry8
- kadınları aşağılamanın moda olması7
- mutlu ama uzak olsun12
- migros'tan alışveriş yapınca elit olduğunu sanmak6
- sözlükte tek kalsanız yazmaya devam eder misiniz3
- alparslan kuytul15
- bilinçaltı algılama6
- ırkçıların geri zekalı olduğu gerçeği11
Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.
Anlatması zor aslında.
Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.
Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.
Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.
Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.
Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.
Nedeni yok çünkü.
içine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe'nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.
Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?
Acıklı bir soru bu biliyorum.
Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.
Ama olabilir bu.
insanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.
"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.
Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.
Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.
Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.
Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır'ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.
Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade'nin Cibran'ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.
Sonra yazışmaya başlamışlardı.
Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.
Hiç buluşmadılar.
Hiç karşılaşmadılar.
(devami ikinci entryde oha ya takildi gene)
Anlatması zor aslında.
Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.
Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.
Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.
Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.
Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.
Nedeni yok çünkü.
içine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe'nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.
Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?
Acıklı bir soru bu biliyorum.
Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.
Ama olabilir bu.
insanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.
"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.
Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.
Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.
Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.
Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır'ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.
Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade'nin Cibran'ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.
Sonra yazışmaya başlamışlardı.
Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.
Hiç buluşmadılar.
Hiç karşılaşmadılar.
(devami ikinci entryde oha ya takildi gene)
Gündemdeki Haberler