bugün
- claudian clouds33
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı16
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri23
- bana onu sormayin10
- tai lung12
- meriç dükalığı8
- insanları birbirine düşürmek4
- sevdiğiniz yazarlar8
- trabzonspor5
- şemsiyeli benim3
- sözlüğün ölü gibi olması5
- galatasaray9
- katatespizartmasi2
- sözlük kızlarının kekleri24
- bildiğiniz sure sayısı4
- kıçını yırtsan sonu tabut2
- beşiktaş5
- şemsiyeli lavuk5
- sıcak havada çay içmek2
- kamudaki torpil durumları3
- islamda namaz yoktur32
- kürdistan10
- fusya semsiyeli yabanci21
- ağzı kokan insan5
- yalancıyı sikmiyorlar2
- ekşi sözlükteki entrymin 4256 artı oy alması7
- hayat kalitesini düşüren şeyler3
- futbol10
- günün sözü16
- dantelli sütyen takan erkek12
- ak partililerin apoya villa yaptırması36
- nervio15
- türkiye6
- olympique marseille5
- sözlükte kimin idamına evet dersiniz3
- ekonomi5
- anın görüntüsü23
- akaryakıt3
- sen dost ararsan koş mevlana ya6
- zengin göbekli vs kaslı fakir adam5
- ölümden korkuyor musunuz17
- mazotun yarım litresi 50 tl28
- gülerken ısınarak terleyip pasta kokan kız7
- kitap kurdu erkeklerin hiç osurmaması5
- hintlilerin savaşırken inek inek diye bağırması5
- baba oğul bisiklet5
- güzel olduğunuzu nasıl anlarsınız6
- erkek erkeğe buluşmaya giderken parfüm sıkan erkek6
- yesene beni diyen kız9
- allah ım verdiğini kimse engelleyemez4
Uysal bir bahar yağmuru yağıyor.
Gökyüzü kapalı ama yapraklarında biriken su damlacıklarıyla erguvan ağaçları sanki başka bir hayatın ışıklarıyla güneşli bir gün gibi parlıyor.
Bu şehrin şiirini onlar yazıyor.
Bazen Baki gibi yazıyor:
"Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım
Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar"
Bazen Hilmi Yavuz gibi yazıyor:
"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı"
Yağmur yağdığında "üzerlerine inciler dökülmüş yakutlar" gibi ışıldayan erguvanlar geçip gidiyor ve geriye sadece erguvanlar kalıyor.
Bütün şiirler gibi onlar da şiirleriyle vahşiler, yerli yerine yerleşmiş bütün düşüncelerimle duygularımı "inci köpüklü yakut bir deniz" gibi kabararak yerlerinden oynatıyorlar.
Onlara bakarken "geriye sadece erguvanların kalacağını" biliyorum, şiirli bir yokluğun yolcuları olduğumuzu, binlerce yıldır onların o sessiz yakut bakışlarıyla izlediği hayatın kendilerini olduğundan daha mühim sanan misafirleri olduğumuzu...
Bu şehrin ev sahibi onlar.
Bizanslıları da, Haçlıları da, Osmanlıları da gördüler.
Değişik diller, değişik kıyafetler, değişik geleneklerle akan bir insan nehrinin sahilinde duruyorlar.
Her şey değişiyor.
Erguvanlarla duygularımız değişmiyor.
Hepimiz yaşamak macerasının acemileriyiz.
Bunu, onlar biliyor.
Harmaniyeleriyle, zırhlarıyla, kaftanları ve peçeleriyle önlerinden geçen onca insan hep aynı hataları yaptılar, "misafir" olduklarını unuttular, duygularını küçümsediler, onları sakladılar, hep bir başka zamana ertelediler, "bir başka zaman" olmadığını hiç bilemediler, hissettikleriyle yaşadıkları arasında uçurumlar oluştu.
Hep bir başkası olmak istediler.
insanların bir türlü kendileri olamadıklarını, en çok "kendileri olmaktan" korktuklarını, kendileri olmaktan utandıklarını, saklandıklarını, kendilerini saklayabilmek için gerçek olmayan hayatlar icat ettiklerini, aslında var olmayan "bir başkasını" taklit etmeye çalıştıklarını gördü erguvanlar.
Kuşaktan kuşağa hep aynı hataları tekrarladıklarını...
"işte tenha her yanımız, hep tenha
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde"
Hep tenha oldu her yanımız, kalabalıkları aradıkça biz tenhalaştık, kendimizi bırakıp "bir başkası" olmaya gittik.
Başkaları bizi terk ettiği için tenhalaşmadık, kendimizi ilk terk eden bizdik.
Onun için tenhalaştık.
Kendimizi saklamak, kendimizden uzaklaşmak, kendimiz olmamak için ne kadar çok yalan söyledik.
Sanki uğursuz bir ses daha doğduğumuz andan itibaren bize, "Sen kötü bir şeysin, kendinden kaç, başkası ol" diyordu.
Bir "başkası olmak" için kaçanların tenhalığıydı hayatımızda hissettiğimiz.
Kaçarak geçip gidiyorduk hayattan.
Yakut gözlü erguvanlar kalıyordu sadece.
"Nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde"
Bizim var olduğumuz gibi kayboldu o insanlar, o harmaniyeliler, o zırhlılar, kaftanlılar, maşlahlılar.
Hiç kaybolmayacaklarını sanarak kayboldular.
Eğer erguvanlar gibi seyredebilseydiniz onları, önünüzden akıp giderken yaptıklarını, yalanlarını, gereksiz korkularını, anlamsız saplantılarını, kendilerinden duydukları utancı ve saklanabilmek için nasıl tenhalaşarak kaçtıklarını, acırdınız insanlara.
Kendinize acırdınız.
"Neyimden utanıyorum en çok" diye sorardınız kendinize.
Neyinizden utanıyorsunuz gerçekten?
Üstelik de bu kadar övünürken kendinizle, böbürlenirken, kimselere benzemediğinizi anlatırken, neyi saklamaya çalışıyorsunuz?
Sizin saklamaya çalıştıklarınızı başkaları da saklamaya çalışıyor.
Karşılıklı yalanlarınız.
Bunu bu kadar acıklı yapan da bu belki.
Uysal bir bahar yağmurunun altında "inci kakmalı yakutlar" gibi ışıldıyor erguvan ağaçları, şehrin sahipleri onlar, sessiz muhafızları, bu şehrin şiirini onlar yazıyor.
Onun için çiçeklerini açtıklarında içim dalgalanıyor.
O yakuttan şiir temizliyor içimi.
Her şey anlamını yitiriyor.
Yeni anlamlar geliyor kaybolanların yerine.
Ben kendimi saklamaya çalışacak kadar önemli biri değilim.
Siz de önemli biri değilsiniz.
Sadece acemiyiz biraz, cahiliz.
Ne kendimizi biliyoruz, ne başkalarını.
Ruhumuzdaki şu zaaflar sadece bize ait sanıyoruz, mükemmel insanlar arasındaki tek zavallı biziz sanki, başkalarının zaafları yok, bir biziz zaaflarıyla lekeli olanlar.
Herkes bizim gibi.
Hepimizde aynı yaralar var.
O yaralarla doğduk biz.
Hiçbir yalan iyileştiremedi onları.
Binlerce yıldan beri utanıyoruz kendimizden.
"Zaman'ın sırı hálá duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı"
Kendinize bakınca kimi görüyorsunuz?
Bir başkası olmak isteyen birini.
Bir başkasını taklit eden birini.
Bir başkası olduğuna herkesi inandırmak isteyen birini.
Şehrin tepelerine doğru yayılan erguvan ağaçlarına bakmalı insan.
Çiçeklerine asılı kalan yağmur damlalarına.
O "inci damlalarının" içindeki ışıklı gölgelere, geçmiş zamanın orada kalan izlerine, söylenememiş nice duyguya, yaşanamamış nice hayata, dilleri, dinleri, kıyafetleri değişse de hep aynı korkuyu derinlerinde besleyenlere bakın.
Onlar yoklar şimdi...
Bizim var olduğumuz gibi yok oldular.
"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı"
Var olmanın utancı ve yok olmanın ıstırabıyla yürüyoruz hayatın içinden.
Dostça, ılık bir yağmur yağıyor.
Her şey anlamını değiştiriyor.
Hiçbir şeyin önemi yok şu anda.
Dallarına sıralanmış yağmur damlalarıyla bir erguvan ağacı bana her şeyi anlatıyor.
Yağmurdan, yakut çiçeklerden ve şiirden başka gerçek yok.
Ben gerçek değilim.
Siz de değilsiniz.
Başkası olmaya çalışırken tenhalaşmışız ve aynalara baktığımızda sadece aynaları görüyoruz.
Bu şehir binalarını değiştiriyor, insanlarını değiştiriyor, çehresini değiştiriyor, savaşlar, çatışmalar, kıyamlar, aşklar, ihtiraslı kavgalar yaşıyor, geriye boş aynalar ve erguvanlar kalıyor.
Bunca zamanda "olduğu gibi olan" kimseye rastlamıyor.
Kimse duygularına sahip çıkmıyor.
Sahipsiz, terk edilmiş duyguların hayaletleri dolaşıyor şehrin sokaklarında, binlerce yıldan beri söylenmeyen, saklanan, utanılan duygular.
Sahipleri çoktan gitti.
Yeni gelenler eskilerin duygularını alıp onları aynı onlar gibi terk ediyorlar.
"kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı"
Sözlerimizden de, hayatlarımızdan da, şehrimizden de gittiler.
Kuytular kaldı.
Karanlık, koyu kuytular.
Bir gün gelecek ve insanlar kendileri gibi olacaklar mı, hiçbir duygularını saklamadan, duygularından utanmadan, korkmadan, gerçek kendileri olacaklar mı?
Yoksa "gerçek kendimiz" bu mu, bu yalanlar, içimizdekileri utançla saklamalar mı bizim aslımız?
Hiç değişmeyecek miyiz?
Hep, geriye "kuytular" mı kalacak?
Bu şehrin ışığı bizi, içimizi hiç aydınlatmayacak mı?
Erguvanlar açtılar.
Şehrin sahipleri.
"Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım
Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar"
Hiçbir kelimesini bile anlamadığımız şiirinde Baki yağmurda erguvanları anlatıyor, incilerle yakutlarla işlenmiş bir fidanı.
Yağmur yağıyor.
"incilerle donatıyor yakuttan çiçekleri."
Bütün duygularım değişiyor.
Bir ağaç gibi gerçek olabilmeye ne kadar yaklaşabilirim acaba diye merak ediyorum, siz ne kadar yaklaşabilirsiniz?
Gerçeği insan ancak yok olacağını sezdiğinde bu kadar kuvvetli istiyor...
Ve binlerce yıldır burada duran erguvan ağaçları kaybolmuş bir geçmişi hatırlatırken, kaybolacağımız bir gelecek olduğunu da söylüyor.
Bir kalabalığın içindeyiz.
Erguvanların önünden akıp giden bir kalabalığın.
Hiçbirimiz kendimizle ilgili gerçekleri söyleyemedik.
Ne Bizans imparatorları, ne Haçlı komutanları, ne Osmanlı padişahları, ne de tahtsız ve taçsız yaşayanlar.
Yağmurlar hep yağdı.
Erguvanlar hep açtı.
Biz yaşadık.
Biz öldük.
"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı"
ahmet altan
Gökyüzü kapalı ama yapraklarında biriken su damlacıklarıyla erguvan ağaçları sanki başka bir hayatın ışıklarıyla güneşli bir gün gibi parlıyor.
Bu şehrin şiirini onlar yazıyor.
Bazen Baki gibi yazıyor:
"Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım
Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar"
Bazen Hilmi Yavuz gibi yazıyor:
"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı"
Yağmur yağdığında "üzerlerine inciler dökülmüş yakutlar" gibi ışıldayan erguvanlar geçip gidiyor ve geriye sadece erguvanlar kalıyor.
Bütün şiirler gibi onlar da şiirleriyle vahşiler, yerli yerine yerleşmiş bütün düşüncelerimle duygularımı "inci köpüklü yakut bir deniz" gibi kabararak yerlerinden oynatıyorlar.
Onlara bakarken "geriye sadece erguvanların kalacağını" biliyorum, şiirli bir yokluğun yolcuları olduğumuzu, binlerce yıldır onların o sessiz yakut bakışlarıyla izlediği hayatın kendilerini olduğundan daha mühim sanan misafirleri olduğumuzu...
Bu şehrin ev sahibi onlar.
Bizanslıları da, Haçlıları da, Osmanlıları da gördüler.
Değişik diller, değişik kıyafetler, değişik geleneklerle akan bir insan nehrinin sahilinde duruyorlar.
Her şey değişiyor.
Erguvanlarla duygularımız değişmiyor.
Hepimiz yaşamak macerasının acemileriyiz.
Bunu, onlar biliyor.
Harmaniyeleriyle, zırhlarıyla, kaftanları ve peçeleriyle önlerinden geçen onca insan hep aynı hataları yaptılar, "misafir" olduklarını unuttular, duygularını küçümsediler, onları sakladılar, hep bir başka zamana ertelediler, "bir başka zaman" olmadığını hiç bilemediler, hissettikleriyle yaşadıkları arasında uçurumlar oluştu.
Hep bir başkası olmak istediler.
insanların bir türlü kendileri olamadıklarını, en çok "kendileri olmaktan" korktuklarını, kendileri olmaktan utandıklarını, saklandıklarını, kendilerini saklayabilmek için gerçek olmayan hayatlar icat ettiklerini, aslında var olmayan "bir başkasını" taklit etmeye çalıştıklarını gördü erguvanlar.
Kuşaktan kuşağa hep aynı hataları tekrarladıklarını...
"işte tenha her yanımız, hep tenha
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde"
Hep tenha oldu her yanımız, kalabalıkları aradıkça biz tenhalaştık, kendimizi bırakıp "bir başkası" olmaya gittik.
Başkaları bizi terk ettiği için tenhalaşmadık, kendimizi ilk terk eden bizdik.
Onun için tenhalaştık.
Kendimizi saklamak, kendimizden uzaklaşmak, kendimiz olmamak için ne kadar çok yalan söyledik.
Sanki uğursuz bir ses daha doğduğumuz andan itibaren bize, "Sen kötü bir şeysin, kendinden kaç, başkası ol" diyordu.
Bir "başkası olmak" için kaçanların tenhalığıydı hayatımızda hissettiğimiz.
Kaçarak geçip gidiyorduk hayattan.
Yakut gözlü erguvanlar kalıyordu sadece.
"Nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde"
Bizim var olduğumuz gibi kayboldu o insanlar, o harmaniyeliler, o zırhlılar, kaftanlılar, maşlahlılar.
Hiç kaybolmayacaklarını sanarak kayboldular.
Eğer erguvanlar gibi seyredebilseydiniz onları, önünüzden akıp giderken yaptıklarını, yalanlarını, gereksiz korkularını, anlamsız saplantılarını, kendilerinden duydukları utancı ve saklanabilmek için nasıl tenhalaşarak kaçtıklarını, acırdınız insanlara.
Kendinize acırdınız.
"Neyimden utanıyorum en çok" diye sorardınız kendinize.
Neyinizden utanıyorsunuz gerçekten?
Üstelik de bu kadar övünürken kendinizle, böbürlenirken, kimselere benzemediğinizi anlatırken, neyi saklamaya çalışıyorsunuz?
Sizin saklamaya çalıştıklarınızı başkaları da saklamaya çalışıyor.
Karşılıklı yalanlarınız.
Bunu bu kadar acıklı yapan da bu belki.
Uysal bir bahar yağmurunun altında "inci kakmalı yakutlar" gibi ışıldıyor erguvan ağaçları, şehrin sahipleri onlar, sessiz muhafızları, bu şehrin şiirini onlar yazıyor.
Onun için çiçeklerini açtıklarında içim dalgalanıyor.
O yakuttan şiir temizliyor içimi.
Her şey anlamını yitiriyor.
Yeni anlamlar geliyor kaybolanların yerine.
Ben kendimi saklamaya çalışacak kadar önemli biri değilim.
Siz de önemli biri değilsiniz.
Sadece acemiyiz biraz, cahiliz.
Ne kendimizi biliyoruz, ne başkalarını.
Ruhumuzdaki şu zaaflar sadece bize ait sanıyoruz, mükemmel insanlar arasındaki tek zavallı biziz sanki, başkalarının zaafları yok, bir biziz zaaflarıyla lekeli olanlar.
Herkes bizim gibi.
Hepimizde aynı yaralar var.
O yaralarla doğduk biz.
Hiçbir yalan iyileştiremedi onları.
Binlerce yıldan beri utanıyoruz kendimizden.
"Zaman'ın sırı hálá duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı"
Kendinize bakınca kimi görüyorsunuz?
Bir başkası olmak isteyen birini.
Bir başkasını taklit eden birini.
Bir başkası olduğuna herkesi inandırmak isteyen birini.
Şehrin tepelerine doğru yayılan erguvan ağaçlarına bakmalı insan.
Çiçeklerine asılı kalan yağmur damlalarına.
O "inci damlalarının" içindeki ışıklı gölgelere, geçmiş zamanın orada kalan izlerine, söylenememiş nice duyguya, yaşanamamış nice hayata, dilleri, dinleri, kıyafetleri değişse de hep aynı korkuyu derinlerinde besleyenlere bakın.
Onlar yoklar şimdi...
Bizim var olduğumuz gibi yok oldular.
"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı"
Var olmanın utancı ve yok olmanın ıstırabıyla yürüyoruz hayatın içinden.
Dostça, ılık bir yağmur yağıyor.
Her şey anlamını değiştiriyor.
Hiçbir şeyin önemi yok şu anda.
Dallarına sıralanmış yağmur damlalarıyla bir erguvan ağacı bana her şeyi anlatıyor.
Yağmurdan, yakut çiçeklerden ve şiirden başka gerçek yok.
Ben gerçek değilim.
Siz de değilsiniz.
Başkası olmaya çalışırken tenhalaşmışız ve aynalara baktığımızda sadece aynaları görüyoruz.
Bu şehir binalarını değiştiriyor, insanlarını değiştiriyor, çehresini değiştiriyor, savaşlar, çatışmalar, kıyamlar, aşklar, ihtiraslı kavgalar yaşıyor, geriye boş aynalar ve erguvanlar kalıyor.
Bunca zamanda "olduğu gibi olan" kimseye rastlamıyor.
Kimse duygularına sahip çıkmıyor.
Sahipsiz, terk edilmiş duyguların hayaletleri dolaşıyor şehrin sokaklarında, binlerce yıldan beri söylenmeyen, saklanan, utanılan duygular.
Sahipleri çoktan gitti.
Yeni gelenler eskilerin duygularını alıp onları aynı onlar gibi terk ediyorlar.
"kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı"
Sözlerimizden de, hayatlarımızdan da, şehrimizden de gittiler.
Kuytular kaldı.
Karanlık, koyu kuytular.
Bir gün gelecek ve insanlar kendileri gibi olacaklar mı, hiçbir duygularını saklamadan, duygularından utanmadan, korkmadan, gerçek kendileri olacaklar mı?
Yoksa "gerçek kendimiz" bu mu, bu yalanlar, içimizdekileri utançla saklamalar mı bizim aslımız?
Hiç değişmeyecek miyiz?
Hep, geriye "kuytular" mı kalacak?
Bu şehrin ışığı bizi, içimizi hiç aydınlatmayacak mı?
Erguvanlar açtılar.
Şehrin sahipleri.
"Dürr ü yakut ile nahl-i murassa sandım
Erguvan üzre dökülmüş katarat-ı emtar"
Hiçbir kelimesini bile anlamadığımız şiirinde Baki yağmurda erguvanları anlatıyor, incilerle yakutlarla işlenmiş bir fidanı.
Yağmur yağıyor.
"incilerle donatıyor yakuttan çiçekleri."
Bütün duygularım değişiyor.
Bir ağaç gibi gerçek olabilmeye ne kadar yaklaşabilirim acaba diye merak ediyorum, siz ne kadar yaklaşabilirsiniz?
Gerçeği insan ancak yok olacağını sezdiğinde bu kadar kuvvetli istiyor...
Ve binlerce yıldır burada duran erguvan ağaçları kaybolmuş bir geçmişi hatırlatırken, kaybolacağımız bir gelecek olduğunu da söylüyor.
Bir kalabalığın içindeyiz.
Erguvanların önünden akıp giden bir kalabalığın.
Hiçbirimiz kendimizle ilgili gerçekleri söyleyemedik.
Ne Bizans imparatorları, ne Haçlı komutanları, ne Osmanlı padişahları, ne de tahtsız ve taçsız yaşayanlar.
Yağmurlar hep yağdı.
Erguvanlar hep açtı.
Biz yaşadık.
Biz öldük.
"Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı"
ahmet altan
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar