bugün
- kadınları itici yapan detaylar7
- sözlüğün en kötü yazarları6
- sıcakta deri montla gezmek3
- rümeysa eker11
- tip hariç kadınları aşık ettirebilecek şeyler8
- arapperest kişilik bozukluğu semptomları3
- hem ahmet kayacı hem atatürkçü olmak19
- ilgisiz gözlerin gördüğü yıldız2
- 5 haziran 2026 ekrem imamoğlu'na kurulan kumpas3
- evrensel bezginlik anında geneleve gitmek2
- müslüm dinleyip kendini jiletlemek2
- beyaz tenli olmak5
- kolayca doğrulanamaz ezoterik bilgiler5
- kusurlarına rağmen sevmek4
- bulgarların edirne'ye akın etmesi3
- taşkınlığı keşfeden zihin2
- başarılı gelecek öngörüleri4
- sahte varoluş2
- yasemin sakallıoğlu3
- uludağ sözlük'ün kaliteli bir sözlük olması4
- senin yaralarını ben saracağım diyen kadın4
- suca suruklenen cocuk3
- ertuğrul doğan2
- fenerbahçe3
- karımı döverim kime ne3
- şeyma subaşı2
- üstteki yazar hakkında fikrini söyle41
- fikstür şikesi2
- murat soner6
- bu ülkede pezevenkler kemalisttir28
- laikliğin halka sorulmadan getirilmesi28
- memesini küçülten kadına kocasının sitem etmesi9
- yazlıkçı teyzeler5
- tsk'daki tuğgeneral astsubay kavgası3
- galatasaray6
- her başlığa entry giren yazar2
- petzold'un aynalar no 3 filmi4
- nasıl bir kadınla evlenilmeli9
- uğurcan çakır2
- reha muhtar27
- monica bellucci ile 1 hafta vs 50 bin dolar4
- uysaljakoben25
- ismail arı2
- bebe aspirin'in tadını çok ama çok özlemek3
- özel'in talebiyle zeyrek'e 950 bin euro verdim15
- dünyanın sonu5
- evlilik masrafları17
- sivrisinek2
- izmir3
- soul calibur3
bir metre yukarıda dökülen boyalarıyla tavan, sağında bir başka yatağın görüş açısını kapatmak için örttüğü nemli banyo havluları ve solunda o pis kokulu koyu renk perde ruhunu daraltıyordu. perdeyi aralayıverdi. terlemişti, gün pencereden salınmıştı üstüne. güneş nasıl da ışıldıyordu. misketlerin, ışıklı spor ayakkabıların olduğu, çaya ekmek banmanın, çocuk parklarının, en iyi arkadaşı hayriye teyzenin kızı damla'nın ve babasının olduğu günlerdeki gibi...
saçlarını ensesinden omuzlarına döktü. belinden yavaş yavaş süzülen ter damlalarını hissedebiliyordu. mavi duvara döndü yüzünü. ışıklar çıktı ordan, tekrar uyudu eski bir güne. o gün de, böyle kanına girivermişti güneş.
yüzünden sular damlaya damlaya kıvrılıverdi sofraya. erkenden uyanıp annesiyle ekmek pişirmişler, ikisi de yorulup acıkmıştı. içi kıpır kıpır, anacığının karnını seve seve ekmeğini yiyordu. aklından parka gitmenin yollarını arıyordu. sordu. "güneş var, hava bugün çok güzel baba" dedi. ama bugün tarlaya gideceklerdi. anacığı yüklü olduğu için babasının biricik kızına ihtiyacı vardı. "olmaz, çocuk musun sen? daha park mark yok sana, bana yardım etmen lazım. zaten halimiz perişan. yeni icatlar çıkarma gülsüm." gülsüm'ün boynu bükük, kocaman ve bir çocuk ne kadar kederli olabiliyorsa o kadar uzun cümlelerin doluştuğu gözleriyle babasının sıcacık ekmeği nasıl da pay ettiğini izlemeye daldı. baba, kavga ediyordu sanki ekmekle. gözleri kan çanağı, lokmasına zeytin-peynir ekliyordu. homurdanan ağzını, etrafı yağlanmış çay bardağına dayıyordu. kara tırnaklı, bol yarıklı kuru elleri bir küçülüp bir büyüyordu.
ama gülsüm, anlamazdı ki babasının yüzündeki yorgun hüznü. o daha bir çocuktu. güneşler isterdi tenini yakacak. bulunmak için saklanır, bir şeye ulaşmak için değil eğlenmek için zıplardı. yarıştaymışçasına değil, sadece koşmak için koşardı. hava güneşli diye sevinçle dolup, o sokağın sonundaki parka gitmek isterdi.
kaçıverdi gülsüm o gün. salıncaklara koştu, kaydıraklardan zıpladı. tam güneş tepedeyken, o sokağın sonundaki çocuk parkından duydu anasının feryatlarını. evlerinin bir anda nasıl dolup taştığını, saklandığı kırmızı çiçekli tünelin içinden izledi. o an büyüdü gülsüm, hiç bulunmak istemedi. köye birden akşam indi, bir kalabalık hüzünle taşıdılar babasının cesedini.
ama o gün nasıl da güzeldi hava...
gözlerinin yaşını silip, kalktı. elini yüzünü yıkadı, bir sigara yaktı. düşünde gördüklerini düşünüyordu. hep yemek sofrasında hatırlıyordu babasını. onu en çok izleyebildiği zamanlardı galiba. o yemek yerken niye korktuğunu, o gün neden eve dönmediğini hala anlayamıyordu. babası hep üzgün ve suskundu. daha kolay yaşamayı istiyordu belki. karısına aşık olabilmeyi... yumuşacık yataklardan, tıpkı kitaplarda anlatıldığı gibi cıvıl cıvıl ve yemyeşil baharlara uyanmak istiyordu belki de. yaşarken hiç sevmedi yemek yerken alnında damarlar görünen babasını. tek sevdiği, o boyaları dökülmüş çocuk parkıydı.
halbuki ne zaman o yeşil sofra örtüsünü dizlerine çekse çocukluğundan utanır, bastırırdı yüzünün nedensiz gülümsemesini. gözleri ateş gibi, seyrederdi babasını, al al yanakları. sanki hiç çocuk olmamıştı ekmeği elleriyle bölen adam, güneş hiç onu ısıtmamıştı... o sokağın sonundaki park onu hiç çağırmamıştı.
saçlarını ensesinden omuzlarına döktü. belinden yavaş yavaş süzülen ter damlalarını hissedebiliyordu. mavi duvara döndü yüzünü. ışıklar çıktı ordan, tekrar uyudu eski bir güne. o gün de, böyle kanına girivermişti güneş.
yüzünden sular damlaya damlaya kıvrılıverdi sofraya. erkenden uyanıp annesiyle ekmek pişirmişler, ikisi de yorulup acıkmıştı. içi kıpır kıpır, anacığının karnını seve seve ekmeğini yiyordu. aklından parka gitmenin yollarını arıyordu. sordu. "güneş var, hava bugün çok güzel baba" dedi. ama bugün tarlaya gideceklerdi. anacığı yüklü olduğu için babasının biricik kızına ihtiyacı vardı. "olmaz, çocuk musun sen? daha park mark yok sana, bana yardım etmen lazım. zaten halimiz perişan. yeni icatlar çıkarma gülsüm." gülsüm'ün boynu bükük, kocaman ve bir çocuk ne kadar kederli olabiliyorsa o kadar uzun cümlelerin doluştuğu gözleriyle babasının sıcacık ekmeği nasıl da pay ettiğini izlemeye daldı. baba, kavga ediyordu sanki ekmekle. gözleri kan çanağı, lokmasına zeytin-peynir ekliyordu. homurdanan ağzını, etrafı yağlanmış çay bardağına dayıyordu. kara tırnaklı, bol yarıklı kuru elleri bir küçülüp bir büyüyordu.
ama gülsüm, anlamazdı ki babasının yüzündeki yorgun hüznü. o daha bir çocuktu. güneşler isterdi tenini yakacak. bulunmak için saklanır, bir şeye ulaşmak için değil eğlenmek için zıplardı. yarıştaymışçasına değil, sadece koşmak için koşardı. hava güneşli diye sevinçle dolup, o sokağın sonundaki parka gitmek isterdi.
kaçıverdi gülsüm o gün. salıncaklara koştu, kaydıraklardan zıpladı. tam güneş tepedeyken, o sokağın sonundaki çocuk parkından duydu anasının feryatlarını. evlerinin bir anda nasıl dolup taştığını, saklandığı kırmızı çiçekli tünelin içinden izledi. o an büyüdü gülsüm, hiç bulunmak istemedi. köye birden akşam indi, bir kalabalık hüzünle taşıdılar babasının cesedini.
ama o gün nasıl da güzeldi hava...
gözlerinin yaşını silip, kalktı. elini yüzünü yıkadı, bir sigara yaktı. düşünde gördüklerini düşünüyordu. hep yemek sofrasında hatırlıyordu babasını. onu en çok izleyebildiği zamanlardı galiba. o yemek yerken niye korktuğunu, o gün neden eve dönmediğini hala anlayamıyordu. babası hep üzgün ve suskundu. daha kolay yaşamayı istiyordu belki. karısına aşık olabilmeyi... yumuşacık yataklardan, tıpkı kitaplarda anlatıldığı gibi cıvıl cıvıl ve yemyeşil baharlara uyanmak istiyordu belki de. yaşarken hiç sevmedi yemek yerken alnında damarlar görünen babasını. tek sevdiği, o boyaları dökülmüş çocuk parkıydı.
halbuki ne zaman o yeşil sofra örtüsünü dizlerine çekse çocukluğundan utanır, bastırırdı yüzünün nedensiz gülümsemesini. gözleri ateş gibi, seyrederdi babasını, al al yanakları. sanki hiç çocuk olmamıştı ekmeği elleriyle bölen adam, güneş hiç onu ısıtmamıştı... o sokağın sonundaki park onu hiç çağırmamıştı.
Gündemdeki Haberler
güncel Önemli Başlıklar
