bugün
- işiniz gücünüz yok mu10
- gocu43
- insanları imcitmeyi havalı bir şey sanan ibneler5
- bir bela geliyor29
- masada aniden ayağa kalkıp şiir okuyan erkek4
- karı diyen öküzleri gırtlaklama isteği10
- sözlüğün insanı dertlendirmesi5
- fusya semsiyeli yabanci20
- dizi izlemek4
- halil güneşli karizması4
- ilk kez böyle hissediyorum3
- gecenin şarkısı14
- bilin bakalım ben kimin fakesiyim6
- kimseyle dertleşememek4
- uludağ itiraf13
- heyt bea gocu mu5
- izmirbeyefendisi'nin şemsiyeli olması6
- uludağ sözlük evreni8
- ölümden korkuyor musunuz2
- ametist moru2
- sözlüğün en bebiş yazarı2
- bak seri eksicim sana iki çift lafım var2
- özlenen kişiyi rüyada görmek4
- ben sana ne yaptım2
- geceleri gelen acaba mal mıyım hissi4
- aşkın metafiziğinde toki kurasının önemi2
- bir erkeği kibarca reddetmenin yolları2
- bebişim diye hitap eden erkek2
- sözlüğün kırbacı5
- arkadaşlar çok kırıcısınız6
- arkadaşlar ben yine kilo aldım ya14
- 195 kaslı pilot14
- kendin hakkında bir entry bırak9
- mazotun yarım litresi 50 tl24
- başlık silebilme yetkisi3
- apo'nun villası11
- hasan atilla uğur14
- ayakları üşüyen erkek2
- bugün sizi en mutlu eden an2
- ktç'nin şemsiyeli olması4
- gocu'nun şemsiyeli olması4
- borsa istanbul daki fon krizi5
- gammazların sanki biraz şey olması3
- arkadaşlar ben diablo oynamaya gidiyorum2
- göte giren şemsiye açılmaz3
- yahudiler vs çinliler3
- donald trump'un türk askerini övmesi10
- queen feristah2
- şemşiye ne demek2
- erkekler neden evlenmek ister15
godard ın ilahi komedya şeklinde 3 krallığa ayırarak anlattığı, 2004 yapımı yarı belgesel yarı kurgu nitelikli filmi. genel itibariyle insanlığının içinde bulunduğu varoluş savaşımındaki yıkım, arayış ve anlamlandırma problemleri üzerine kurulu filmde, bu perspektifi piyano sonatları ve yarı senfonik içeriklerle destekleyen godard, bu analoji ile filmi ismiyle müsemma kılıyor. benzer bir şekilde ilahi komedya üçlemesi tasarlayan fakat çekemeden ölen kieslowski yi de anmak gerek.
---olası spoiler ibaresi---
bölümleri sırasıyla cehennem, araf ve cennet olarak dante ile aynı ayrımlayan godard, bunlara krallık payesi vererek, bu zahiri gerçekliğin beşeri vasıfla kurulmuş doğasına değiniyor. yani bir anlamda ilahi yerine beşeri, komedya yerine de müziği koyuyor. filmin cennet bölümüne kadar da bu fizik durum sürerken, filmin son bölümünde metafizik bir düşlemde bulunuluyor.
i̇nsanlık tarihindeki savaşların belgesel ve sinematek görüntüleri ile açılan film, bu ilk 10 dakika boyunca genel bir yıkım/kıyım tablosu gösteriyor bize. bu kısmı cehennem olarak sunan godard, işin semavi kısmından öte insanlığın kendi kendini yüzyıllarca yok etmesinin resmedildiği bu bölüme fazla sözel müdahalede bulunmadan, görsel olarak tasvir sunarak gelişme kısmını araf a bırakıyor.
araf bölümü, filmin temel önerme ve problematiğinin sunulduğu gelişme kısmı olup, çoğunlukla savaş sonrası pitoresk(!) görünümüyle saraybosna da geçiyor. burada godard ın kendisini de gerçek kimliği ile görülüp, siyasal fikirlerin birkaç karakter etrafında serbest salındıkları diyaloglar ve yıkık şehir görüntüleri etrafında, bir kitap festivali için gelen katılımcılar ile filmin kurgusal ekseni çiziliyor. yine başlarda yer alan bu bölümlerde godard ın uygar insanlar devrim yapmaz. onlar kütüphane yapar. fikri ve buna karşı çıkılışı, godard ın genel siyasi tablo ve şiddete bakışındaki çocuksu duyarlılığı anlatması anlamında filme dair ipuçları içeriyor.
filmin bir kısmında öğrenciler ile workshop a girişen godard dan sinema hakkındaki fikirleri ve teknik anlamda bazı bilgiler de alıyoruz. mesela benim hiç duymadığım, filmde godard ın bilinen bir üslup olarak sunduğu çek-ters çevir stili gibi anlatımın teknik boyutu ile ilgili bilgiler ile birlikte; görüngübilimsel yaklaşımlar, fotoğraf karelerindeki analojiler gibi, günümüz sinematografik anlatımının aksine diyalog odaklı kendini ifade biçimlerine zıt görsel bir anlatım gücünü oluşturmanın dinamiklerini çiziyor. burada gerçeğin dual yapısından bahseden godard, kendi sanat anlayışının en karakteristik problemi olan dil-anlam-kısıtlanma konularına doğru geçer. ki bu geçiş, filmin ileriki bölümleri için en önemli anahtar olur.
filistinli bir şair ile yapılan röportajda şairin bahsettiği filolojik sorun, godard ın az önce değinilen semantik sorunu ile benzerdir. burada truva savaşından bahsedilip savaşı homeros dan okuyan bizlerin, olayı sadece galip taraftan dinlemeye mahkum olmamız; bunun yanında homeros un hayatında hiç savaş görmemiş birisi olarak, oldukça canı sıkılan biri olduğu görüşleri sunulur. yine bir bölümünde tayyip erdoğan ın hapse girmesine neden olan, minareleri süngülere benzetme faslına değinilen bu sekansta, truva nın asla kendi hikayesini anlatma şansının olmamasını, godard´ın gerçeğin iki yüzü vardır fikri bağlamında alabiliriz. bu anlamda olayları yalnızca muzaffer tarafın kaleminden dinleme fırsatı bulabilen bizler için, gerçeğin sadece bir yanını bilebilmemiz neticesiyle objektif bir bakış açısına sahip olamama ile birlikte, etkin retorik sanatçıları ve şairleri olan ulusların başarılı addedilmesi haksızlığı da sunularak içeriğin siyasi alt yapısı oluşturulur.
bu anlatımda yine godard ın çocuksu duyarlılığını görürüz. zaferi/gerçeği şiirle algılama gibi ancak duyarlı bir sanatçının düşleyebileceği şekilde arayan godard, şairin dil bağımlılığını geçip gidecek bir bulut gibi görme düşüncesine karşın, ancak cennet bölümündeki kelimelerin boyunduruğundan kurtarılmış ütopik anlatım gibi karamsar bir tutum sergiler.
yine gerçeğin ikili sorununun dilbilimsel zemininde, kızılderililerin jean ve otomobil ile gösterildiği sahnenin ardından kendi geleneksel giysileri ile düşsel gerçekliklerini görmemiz ve bunun, yıkılan mostar köprüsünün eşliğinde çizilmesi, köprünün kendi hikayesini anlatamaması birliği ile oldukça soyut bir sinematografik biçemdir.
bu noktadan varoluşsal soruna yönelen godard, intihar düşüncesindeki hayatın varlığına karşın ölümün yokluğunu sunarak, salt sözcüksel olarak tanımlayabildiğimiz ölüm kavramının gerçekliğini olga karakterinin fikirleri üzerinden inceler. sonrasında gördüğümüz cennet bölümünde yaşanan mutlak sessizlik hali, oryantal düşüncede de incelenen hal-kal durumlarına bir batılının gözüyle bakılması anlamında dokunaklı bir girişimdir. olga nın cennette sükunet içerisindeki huzuru, bize anlatılan yasak meyve hikayesinden bağımsız şekilde elmayı teslimiyet ile paylaşmaları ve bunların yanında olga nın söylediği güzel, açık bir gündü. çok uzağı görebilirsiniz, ama olga nın çıktığı yeri göremezsiniz. sözleri, dilden arınmış salt kavramsal kökeni algılayış anlamında, bizim asla nesnenin özüne inemeyeceğimizi vurgular. bu noktada, ontolojik problemden uzakta, panteist bir şekilde eşya ile bütünleşen olga nın gerçekliği ikiden bire düşüp dualiteyi kırarken; bunu açıklamaya çalıştığı izleyicinin ise, dile bağımlı olarak algılayamayışımız karşıt bir tablo çizer. bu son bölümde kurgusal olan ile realitenin ayrımlanmasını dilbilimsel olarak irdeleyen godard, bu problemi ontolojik problemle birlikte sunar. çözümü ise yalnızca cennet gibi metafizik bir ortamda yakalayabilen godard, kelimelere bağımlı düşünsel zeminde çözümün olanaksızlığını reel dünya ile patetik şekilde ilişkilendirirken, sinematografik anlamda da görüntü realitesini yeğ tutarak gerçekliğe ulaşmanın yolunu arar.
---olası spoiler ibaresi bitti---
nihayetinde savaş ve yıkım tablolarının fonunda, üst anlamsal olarak siyasi bir zemini ve üzerine medeniyetin kendi kendini döngüsel olarak yıkışını koyan; alt anlamsal olarak yine semantik probleme yönelip, bunun yanında ontolojik sorunlarla analoji kurarak eşyanın doğasına inme ütopyasını irdeleyen, 3 bölümden oluşan bir film. jean luc godard ın 74 yaşında, erken dönemindeki romantik gerçeklik sorgulamalarından uzakta, boğucu olmasına rağmen düşünsel ağırlığı ile düşündürücü, çok başarılı son dönem ağır filmi.
---olası spoiler ibaresi---
bölümleri sırasıyla cehennem, araf ve cennet olarak dante ile aynı ayrımlayan godard, bunlara krallık payesi vererek, bu zahiri gerçekliğin beşeri vasıfla kurulmuş doğasına değiniyor. yani bir anlamda ilahi yerine beşeri, komedya yerine de müziği koyuyor. filmin cennet bölümüne kadar da bu fizik durum sürerken, filmin son bölümünde metafizik bir düşlemde bulunuluyor.
i̇nsanlık tarihindeki savaşların belgesel ve sinematek görüntüleri ile açılan film, bu ilk 10 dakika boyunca genel bir yıkım/kıyım tablosu gösteriyor bize. bu kısmı cehennem olarak sunan godard, işin semavi kısmından öte insanlığın kendi kendini yüzyıllarca yok etmesinin resmedildiği bu bölüme fazla sözel müdahalede bulunmadan, görsel olarak tasvir sunarak gelişme kısmını araf a bırakıyor.
araf bölümü, filmin temel önerme ve problematiğinin sunulduğu gelişme kısmı olup, çoğunlukla savaş sonrası pitoresk(!) görünümüyle saraybosna da geçiyor. burada godard ın kendisini de gerçek kimliği ile görülüp, siyasal fikirlerin birkaç karakter etrafında serbest salındıkları diyaloglar ve yıkık şehir görüntüleri etrafında, bir kitap festivali için gelen katılımcılar ile filmin kurgusal ekseni çiziliyor. yine başlarda yer alan bu bölümlerde godard ın uygar insanlar devrim yapmaz. onlar kütüphane yapar. fikri ve buna karşı çıkılışı, godard ın genel siyasi tablo ve şiddete bakışındaki çocuksu duyarlılığı anlatması anlamında filme dair ipuçları içeriyor.
filmin bir kısmında öğrenciler ile workshop a girişen godard dan sinema hakkındaki fikirleri ve teknik anlamda bazı bilgiler de alıyoruz. mesela benim hiç duymadığım, filmde godard ın bilinen bir üslup olarak sunduğu çek-ters çevir stili gibi anlatımın teknik boyutu ile ilgili bilgiler ile birlikte; görüngübilimsel yaklaşımlar, fotoğraf karelerindeki analojiler gibi, günümüz sinematografik anlatımının aksine diyalog odaklı kendini ifade biçimlerine zıt görsel bir anlatım gücünü oluşturmanın dinamiklerini çiziyor. burada gerçeğin dual yapısından bahseden godard, kendi sanat anlayışının en karakteristik problemi olan dil-anlam-kısıtlanma konularına doğru geçer. ki bu geçiş, filmin ileriki bölümleri için en önemli anahtar olur.
filistinli bir şair ile yapılan röportajda şairin bahsettiği filolojik sorun, godard ın az önce değinilen semantik sorunu ile benzerdir. burada truva savaşından bahsedilip savaşı homeros dan okuyan bizlerin, olayı sadece galip taraftan dinlemeye mahkum olmamız; bunun yanında homeros un hayatında hiç savaş görmemiş birisi olarak, oldukça canı sıkılan biri olduğu görüşleri sunulur. yine bir bölümünde tayyip erdoğan ın hapse girmesine neden olan, minareleri süngülere benzetme faslına değinilen bu sekansta, truva nın asla kendi hikayesini anlatma şansının olmamasını, godard´ın gerçeğin iki yüzü vardır fikri bağlamında alabiliriz. bu anlamda olayları yalnızca muzaffer tarafın kaleminden dinleme fırsatı bulabilen bizler için, gerçeğin sadece bir yanını bilebilmemiz neticesiyle objektif bir bakış açısına sahip olamama ile birlikte, etkin retorik sanatçıları ve şairleri olan ulusların başarılı addedilmesi haksızlığı da sunularak içeriğin siyasi alt yapısı oluşturulur.
bu anlatımda yine godard ın çocuksu duyarlılığını görürüz. zaferi/gerçeği şiirle algılama gibi ancak duyarlı bir sanatçının düşleyebileceği şekilde arayan godard, şairin dil bağımlılığını geçip gidecek bir bulut gibi görme düşüncesine karşın, ancak cennet bölümündeki kelimelerin boyunduruğundan kurtarılmış ütopik anlatım gibi karamsar bir tutum sergiler.
yine gerçeğin ikili sorununun dilbilimsel zemininde, kızılderililerin jean ve otomobil ile gösterildiği sahnenin ardından kendi geleneksel giysileri ile düşsel gerçekliklerini görmemiz ve bunun, yıkılan mostar köprüsünün eşliğinde çizilmesi, köprünün kendi hikayesini anlatamaması birliği ile oldukça soyut bir sinematografik biçemdir.
bu noktadan varoluşsal soruna yönelen godard, intihar düşüncesindeki hayatın varlığına karşın ölümün yokluğunu sunarak, salt sözcüksel olarak tanımlayabildiğimiz ölüm kavramının gerçekliğini olga karakterinin fikirleri üzerinden inceler. sonrasında gördüğümüz cennet bölümünde yaşanan mutlak sessizlik hali, oryantal düşüncede de incelenen hal-kal durumlarına bir batılının gözüyle bakılması anlamında dokunaklı bir girişimdir. olga nın cennette sükunet içerisindeki huzuru, bize anlatılan yasak meyve hikayesinden bağımsız şekilde elmayı teslimiyet ile paylaşmaları ve bunların yanında olga nın söylediği güzel, açık bir gündü. çok uzağı görebilirsiniz, ama olga nın çıktığı yeri göremezsiniz. sözleri, dilden arınmış salt kavramsal kökeni algılayış anlamında, bizim asla nesnenin özüne inemeyeceğimizi vurgular. bu noktada, ontolojik problemden uzakta, panteist bir şekilde eşya ile bütünleşen olga nın gerçekliği ikiden bire düşüp dualiteyi kırarken; bunu açıklamaya çalıştığı izleyicinin ise, dile bağımlı olarak algılayamayışımız karşıt bir tablo çizer. bu son bölümde kurgusal olan ile realitenin ayrımlanmasını dilbilimsel olarak irdeleyen godard, bu problemi ontolojik problemle birlikte sunar. çözümü ise yalnızca cennet gibi metafizik bir ortamda yakalayabilen godard, kelimelere bağımlı düşünsel zeminde çözümün olanaksızlığını reel dünya ile patetik şekilde ilişkilendirirken, sinematografik anlamda da görüntü realitesini yeğ tutarak gerçekliğe ulaşmanın yolunu arar.
---olası spoiler ibaresi bitti---
nihayetinde savaş ve yıkım tablolarının fonunda, üst anlamsal olarak siyasi bir zemini ve üzerine medeniyetin kendi kendini döngüsel olarak yıkışını koyan; alt anlamsal olarak yine semantik probleme yönelip, bunun yanında ontolojik sorunlarla analoji kurarak eşyanın doğasına inme ütopyasını irdeleyen, 3 bölümden oluşan bir film. jean luc godard ın 74 yaşında, erken dönemindeki romantik gerçeklik sorgulamalarından uzakta, boğucu olmasına rağmen düşünsel ağırlığı ile düşündürücü, çok başarılı son dönem ağır filmi.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar