bugün
- 3 kasım 2026 galatasaray stuttgart maçı25
- aleksey batrakov23
- tanımadığı kadına tokat atan adam18
- damla sakızlı muhallebi4
- almanyada doğanlar alman vatandaşı mı6
- queen ravennanın aşırı güzel olması15
- onca puan alıp memur olunca 12 saat çalışmak2
- canın edirne ciğeri tavası çekmesi5
- öylesine bir şeyler yaz6
- emre belözoğlu6
- kırıkkaleli olmak istemek7
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı25
- nükleer bomba5
- 392
- değişik meslekler4
- dedenize sahip çıkar mısınız6
- yagmurcu çık açıkla10
- sözlükteki galatasaraylı yazarlar4
- filiz makarna'nın türkiye buğdayı skandalı20
- arda güler'in ankara'da doğması3
- mazot 3 euro olabilirmiş4
- ulu önder tektir o da hz muhammeddir8
- okan buruk4
- iskilipli atıf hoca20
- kablosuz mouse13
- eski uzun kış gecelerinde anlatılan yaratıklar3
- arap götü9
- sözlük dedeleri6
- melis babadağ'ın ayakları3
- şemsiye taşıyan erkekte gizli eşcinsellik vardır6
- atatürk düşmanı5
- chpkk akpkk mhpkk2
- yuzırların oyuncakları2
- 3 kasım 2026 villarreal psg maçı2
- seni içinin demir parmaklıklarından azat edeceğim3
- sözlük kürdü55
- the elder scrolls vi3
- her gün 1 litre kola içersek ne olur10
- durkheimın intihar teorisi6
- erlik3
- cevheri güven4
- yarın fenerbahçe liverpool maçı 20 45 te trt 1 de2
- favlayan yazarın asıl amacı12
- kale3112 tarzı entry girmek8
- 35 yaşına gelmiş hala ayaklarını yalatmamış kız2
- yazarların akşama dair planları7
- hayvan düşmanı2
- traveler of secret moments tarzı enrty girmek13
- galatasaray 2 vfb stuttgart 02
- media markt'ın çinlilere satılması2
thomas mccarthy 'nin 2. filmi.
yönetmen mccarthy, ilk filmi the station agent 'tekine benzer sıradan insan karelerini ele almış gene. bu sefer ilk filmden daha da fazla hüzün serpiştirmiş. ortaya tadından yenmez lezizlikte bir film çıkıvermiş. şimdi bu filmi her bünyenin çok fazla sevemeyeceğini biliyorum ama bağımsız sinemayla kıyısından köşesinden haşır neşir olmuş ve her şeyden öte the station agent'i beğenmiş kişilerce başucuna falan konulması muhtemeldir. ben de kendimi bu gruba dahil etmekteyim. benlik bir film diye iç geçire geçire izledim. sonundaki manidarlığı su götürmez sade ve bir o kadar muhteşem finalle kafi derece haz aldım. ancak dün izleyebildim. uzun zamandır fırsat kolluyordum izlemek için. yönetmenin oyunculuk kariyeri dışında yönettiği 3 filmi de izledim. ilk 2 filme tam manasıyla kefil olurken 3. * çalışma orta karar eğlenceli izle unut tadında bir film. the station agent'teki film içi rol paylaşımı ve uyumu the visitor'da da dikkate değer işliyor. belki onun kadar had safhada değil ama gene de bu tarz bir uyum söz konusu.
profesörün hayatının monotonluğu, karısının ölümünden sonra iyiden iyiye belirginleşmiş. müziğe (piyano çalmak) ilgi olsa dahi bir içe kapanıklık oluşmuş. ve bu kıl-tüy bir halet-i ruhiyeyle görece desteklenmiş. aslında mccarthy'nin win win'de yaptığına benzer bir işsel sorun mevcut. ekonomik yetersizlik değil de monotonluk betimlenmiş bu sefer. profesörünki enteresan biraz. yoğun gibi olursun aslında yoğun falan değilsindir bıkkınlıktan yalnızlıktan böylesindir. üretim sürecinde (kitap yazmak) üretimsizlik ortaya koymaktasındır. profesör, bunlara göz kırpıyor. fakat bir iki sahne dışında profesörün eskiden kıl-tüy bir kişiliğe sahip olduğunu da çıkaramıyoruz. burda bir altmetin eksikliği var. yahut göze sokulan bir durum ele alınmış. öğrencinin geciktirdiği ödevinin alınmayışı gibi az biraz zorlama bir sahne içeriyor film. şimdi profesörün u dönüşü yapmaktan öte evine yerleşmiş olan çifte sıcak, samimi davranışları aslında renksiz yaşamına renk katmaktan farklı bir şey değil. sıradan ve zorlanmaksızın yapıyor yaptığı eylemleri. gencin pozitif ruh hali profada yansıyor zamanla. prof, yıllardır müziğe ilgi duymuş fakat bunu çok fazla açığa çıkaramamış. çünkü, karısının ölümü ve onun piyanoyla özdeşleşmiş hali belki de rahatsızlık sundu profa. bunu anlamlandırabilmek lazım. profun pozitif bir mizaca kayışı gençle mümkün oluyor. fazlaca ötekileştirme soslu bir trende samimi bir kulvarda dayanıyor filmimiz. din hatta ondan bağımsız göçmenler ve vatandaş olmayıp kaçak bir şekilde ülkede yaşamlarını idame ettirmeye devam eden insanlara nasıl bakıldığını göze sokuyor. hatta bunu yaparken bir de insanların gündelik yaşam uğraşısı içinde bulunduğu ortama alışıp bunu sahiplenmelerini de vurguluyor.
gencin sevgilisiyle olan ilişkisi kadar annesiyle olan ilişkisi gayet yalın ve güzel yansıtılmış. profun genci adeta bir dost olarak belleyip onu ziyaretleri hayatını faklılaştırarak kendisini memnun edivermek oluyor. tabi dikkate değer altı çizilesi bir altmetin de pozitif, renkli kişilik barındıran gencin ıslahevine düştükten sonra zaman içinde renkli kişiliğinden eser kalmaması. ruh halinin bozukluğunun tavan yapışı ve belirsizlik son derece başarılı vurgulanmış. profun sınır dışı edilme olgusunu duyduktan sonraki tepkileri insancıllığa olması gerekene değer bindirirken birçok hayatın böyle adillikten uzak karardığına selam çakıyor. sonra anneyle yakınlaşma, genç sayesinde içinde biriktirdiği müzik ruhunu keşfetmek falan. hepsi birbirini izliyor fakat the visitor baştan sona akıp giderken inandırıcılığını yitirmeden ilerliyor. bu kuşkusuz filmin en büyük artısı. *
annenin hüzünlü bakışları bir yandan ötekileştirilmeye meydan okurken diğer yandan profa ve oğluna olan sevgisiyle çaresizlik ve kendinden eminliği birlikte sunuyor. prof, gencin en büyük isteğini filmin sonunda gerçekleştirip kendisini memnun kılıyor. ruhsal olarak rahatlıyor. ondan öğrendiği şey kendisinin bir kuş gibi özgür olmasını sağlıyor.
sıradan hayat kareleri zorlama ve yapmacıklıktan uzak olunca izletiyor kendisini. doğal, yalın , sıcak sürüp gidiyor. mccarthy, birçok kavramı bir arada ele alıp doğallıktan uzaklaşmadan izlenilesi bir filme imza atıyor. dedim ya benlik film. tıpkı the station agent gibi. izlerim hem de hiç sıkılmam.
10 üzerinden 8!
edit: fazla değil bayağı bir kafa patlatmışım ben. belki de dünden beri filmin üzerimdeki etkisinden dolayı oldu. ama iyi de oldu filmin başyapıtlığını vs. iddia edecek değilim. yalnız derdi olan ve samimi bir film. bu dahi yeter izlemek için.
yönetmen mccarthy, ilk filmi the station agent 'tekine benzer sıradan insan karelerini ele almış gene. bu sefer ilk filmden daha da fazla hüzün serpiştirmiş. ortaya tadından yenmez lezizlikte bir film çıkıvermiş. şimdi bu filmi her bünyenin çok fazla sevemeyeceğini biliyorum ama bağımsız sinemayla kıyısından köşesinden haşır neşir olmuş ve her şeyden öte the station agent'i beğenmiş kişilerce başucuna falan konulması muhtemeldir. ben de kendimi bu gruba dahil etmekteyim. benlik bir film diye iç geçire geçire izledim. sonundaki manidarlığı su götürmez sade ve bir o kadar muhteşem finalle kafi derece haz aldım. ancak dün izleyebildim. uzun zamandır fırsat kolluyordum izlemek için. yönetmenin oyunculuk kariyeri dışında yönettiği 3 filmi de izledim. ilk 2 filme tam manasıyla kefil olurken 3. * çalışma orta karar eğlenceli izle unut tadında bir film. the station agent'teki film içi rol paylaşımı ve uyumu the visitor'da da dikkate değer işliyor. belki onun kadar had safhada değil ama gene de bu tarz bir uyum söz konusu.
profesörün hayatının monotonluğu, karısının ölümünden sonra iyiden iyiye belirginleşmiş. müziğe (piyano çalmak) ilgi olsa dahi bir içe kapanıklık oluşmuş. ve bu kıl-tüy bir halet-i ruhiyeyle görece desteklenmiş. aslında mccarthy'nin win win'de yaptığına benzer bir işsel sorun mevcut. ekonomik yetersizlik değil de monotonluk betimlenmiş bu sefer. profesörünki enteresan biraz. yoğun gibi olursun aslında yoğun falan değilsindir bıkkınlıktan yalnızlıktan böylesindir. üretim sürecinde (kitap yazmak) üretimsizlik ortaya koymaktasındır. profesör, bunlara göz kırpıyor. fakat bir iki sahne dışında profesörün eskiden kıl-tüy bir kişiliğe sahip olduğunu da çıkaramıyoruz. burda bir altmetin eksikliği var. yahut göze sokulan bir durum ele alınmış. öğrencinin geciktirdiği ödevinin alınmayışı gibi az biraz zorlama bir sahne içeriyor film. şimdi profesörün u dönüşü yapmaktan öte evine yerleşmiş olan çifte sıcak, samimi davranışları aslında renksiz yaşamına renk katmaktan farklı bir şey değil. sıradan ve zorlanmaksızın yapıyor yaptığı eylemleri. gencin pozitif ruh hali profada yansıyor zamanla. prof, yıllardır müziğe ilgi duymuş fakat bunu çok fazla açığa çıkaramamış. çünkü, karısının ölümü ve onun piyanoyla özdeşleşmiş hali belki de rahatsızlık sundu profa. bunu anlamlandırabilmek lazım. profun pozitif bir mizaca kayışı gençle mümkün oluyor. fazlaca ötekileştirme soslu bir trende samimi bir kulvarda dayanıyor filmimiz. din hatta ondan bağımsız göçmenler ve vatandaş olmayıp kaçak bir şekilde ülkede yaşamlarını idame ettirmeye devam eden insanlara nasıl bakıldığını göze sokuyor. hatta bunu yaparken bir de insanların gündelik yaşam uğraşısı içinde bulunduğu ortama alışıp bunu sahiplenmelerini de vurguluyor.
gencin sevgilisiyle olan ilişkisi kadar annesiyle olan ilişkisi gayet yalın ve güzel yansıtılmış. profun genci adeta bir dost olarak belleyip onu ziyaretleri hayatını faklılaştırarak kendisini memnun edivermek oluyor. tabi dikkate değer altı çizilesi bir altmetin de pozitif, renkli kişilik barındıran gencin ıslahevine düştükten sonra zaman içinde renkli kişiliğinden eser kalmaması. ruh halinin bozukluğunun tavan yapışı ve belirsizlik son derece başarılı vurgulanmış. profun sınır dışı edilme olgusunu duyduktan sonraki tepkileri insancıllığa olması gerekene değer bindirirken birçok hayatın böyle adillikten uzak karardığına selam çakıyor. sonra anneyle yakınlaşma, genç sayesinde içinde biriktirdiği müzik ruhunu keşfetmek falan. hepsi birbirini izliyor fakat the visitor baştan sona akıp giderken inandırıcılığını yitirmeden ilerliyor. bu kuşkusuz filmin en büyük artısı. *
annenin hüzünlü bakışları bir yandan ötekileştirilmeye meydan okurken diğer yandan profa ve oğluna olan sevgisiyle çaresizlik ve kendinden eminliği birlikte sunuyor. prof, gencin en büyük isteğini filmin sonunda gerçekleştirip kendisini memnun kılıyor. ruhsal olarak rahatlıyor. ondan öğrendiği şey kendisinin bir kuş gibi özgür olmasını sağlıyor.
sıradan hayat kareleri zorlama ve yapmacıklıktan uzak olunca izletiyor kendisini. doğal, yalın , sıcak sürüp gidiyor. mccarthy, birçok kavramı bir arada ele alıp doğallıktan uzaklaşmadan izlenilesi bir filme imza atıyor. dedim ya benlik film. tıpkı the station agent gibi. izlerim hem de hiç sıkılmam.
10 üzerinden 8!
edit: fazla değil bayağı bir kafa patlatmışım ben. belki de dünden beri filmin üzerimdeki etkisinden dolayı oldu. ama iyi de oldu filmin başyapıtlığını vs. iddia edecek değilim. yalnız derdi olan ve samimi bir film. bu dahi yeter izlemek için.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar