bugün
- queen feristah12
- ayı dövmenin aslında zor olmaması10
- ayıyla güreşmek7
- işiniz gücünüz yok mu11
- arkadaşlar çabuk buraya bakın4
- sözlükte en çok sevdiğiniz olay7
- eve gelen escorta lahmacun söylemek5
- masada aniden ayağa kalkıp şiir okuyan erkek8
- ölümden korkuyor musunuz6
- gocu43
- bir bela geliyor29
- açık oylayan favlayan msj atan nickaltı giren kız6
- fusya semsiyeli yabanci20
- hafızayı sildirmek2
- duştan yeni çıkmış six packli erkek3
- karı diyen öküzleri gırtlaklama isteği10
- insanları imcitmeyi havalı bir şey sanan ibneler6
- gece dinlenen podcast te anırarak gülen adamlar3
- uludağ itiraf14
- willem dafoe3
- gecenin şarkısı16
- 7 aydır konuşulan kızın true çıkması3
- sözlüğün insanı dertlendirmesi5
- habire 12 kürt değil kürtçü düşmanıdır2
- gece gelinlikle ip atlayıp şarkı söyleyen kayınço2
- düğününde piste çıkıp kant tan bahseden felsefeci3
- meyhanede masayı yumruklayıp hancı hancı demek3
- yağmurda ıslanınca murat kekilli ye benzeyen kız3
- abd'nin grönland da kalıcı kontrol anlaşması2
- bilin bakalım ben kimin fakesiyim6
- bi bitmediniz amk diyip çinlilere tokatla dalmak3
- uludağ sözlük evreni8
- mazotun yarım litresi 50 tl24
- dizi izlemek4
- izmirbeyefendisi'nin şemsiyeli olması6
- hiç kız kankası olmayan erkek2
- çağatay ulusoy ile akşam yemeği vs 125 tl2
- heyt bea gocu mu5
- git4
- halil güneşli karizması4
- aşkın metafiziğinde toki kurasının önemi3
- kendin hakkında bir entry bırak9
- bakkalda dondurma dolabını açınca yaşanan panik2
- kimseyle dertleşememek4
- 195 kaslı pilot14
- arkadaşlar ben yine kilo aldım ya14
- apo'nun villası11
- arkadaşlar çok kırıcısınız6
- özlenen kişiyi rüyada görmek4
- ilk kez böyle hissediyorum3
thomas mccarthy 'nin 2. filmi.
yönetmen mccarthy, ilk filmi the station agent 'tekine benzer sıradan insan karelerini ele almış gene. bu sefer ilk filmden daha da fazla hüzün serpiştirmiş. ortaya tadından yenmez lezizlikte bir film çıkıvermiş. şimdi bu filmi her bünyenin çok fazla sevemeyeceğini biliyorum ama bağımsız sinemayla kıyısından köşesinden haşır neşir olmuş ve her şeyden öte the station agent'i beğenmiş kişilerce başucuna falan konulması muhtemeldir. ben de kendimi bu gruba dahil etmekteyim. benlik bir film diye iç geçire geçire izledim. sonundaki manidarlığı su götürmez sade ve bir o kadar muhteşem finalle kafi derece haz aldım. ancak dün izleyebildim. uzun zamandır fırsat kolluyordum izlemek için. yönetmenin oyunculuk kariyeri dışında yönettiği 3 filmi de izledim. ilk 2 filme tam manasıyla kefil olurken 3. * çalışma orta karar eğlenceli izle unut tadında bir film. the station agent'teki film içi rol paylaşımı ve uyumu the visitor'da da dikkate değer işliyor. belki onun kadar had safhada değil ama gene de bu tarz bir uyum söz konusu.
profesörün hayatının monotonluğu, karısının ölümünden sonra iyiden iyiye belirginleşmiş. müziğe (piyano çalmak) ilgi olsa dahi bir içe kapanıklık oluşmuş. ve bu kıl-tüy bir halet-i ruhiyeyle görece desteklenmiş. aslında mccarthy'nin win win'de yaptığına benzer bir işsel sorun mevcut. ekonomik yetersizlik değil de monotonluk betimlenmiş bu sefer. profesörünki enteresan biraz. yoğun gibi olursun aslında yoğun falan değilsindir bıkkınlıktan yalnızlıktan böylesindir. üretim sürecinde (kitap yazmak) üretimsizlik ortaya koymaktasındır. profesör, bunlara göz kırpıyor. fakat bir iki sahne dışında profesörün eskiden kıl-tüy bir kişiliğe sahip olduğunu da çıkaramıyoruz. burda bir altmetin eksikliği var. yahut göze sokulan bir durum ele alınmış. öğrencinin geciktirdiği ödevinin alınmayışı gibi az biraz zorlama bir sahne içeriyor film. şimdi profesörün u dönüşü yapmaktan öte evine yerleşmiş olan çifte sıcak, samimi davranışları aslında renksiz yaşamına renk katmaktan farklı bir şey değil. sıradan ve zorlanmaksızın yapıyor yaptığı eylemleri. gencin pozitif ruh hali profada yansıyor zamanla. prof, yıllardır müziğe ilgi duymuş fakat bunu çok fazla açığa çıkaramamış. çünkü, karısının ölümü ve onun piyanoyla özdeşleşmiş hali belki de rahatsızlık sundu profa. bunu anlamlandırabilmek lazım. profun pozitif bir mizaca kayışı gençle mümkün oluyor. fazlaca ötekileştirme soslu bir trende samimi bir kulvarda dayanıyor filmimiz. din hatta ondan bağımsız göçmenler ve vatandaş olmayıp kaçak bir şekilde ülkede yaşamlarını idame ettirmeye devam eden insanlara nasıl bakıldığını göze sokuyor. hatta bunu yaparken bir de insanların gündelik yaşam uğraşısı içinde bulunduğu ortama alışıp bunu sahiplenmelerini de vurguluyor.
gencin sevgilisiyle olan ilişkisi kadar annesiyle olan ilişkisi gayet yalın ve güzel yansıtılmış. profun genci adeta bir dost olarak belleyip onu ziyaretleri hayatını faklılaştırarak kendisini memnun edivermek oluyor. tabi dikkate değer altı çizilesi bir altmetin de pozitif, renkli kişilik barındıran gencin ıslahevine düştükten sonra zaman içinde renkli kişiliğinden eser kalmaması. ruh halinin bozukluğunun tavan yapışı ve belirsizlik son derece başarılı vurgulanmış. profun sınır dışı edilme olgusunu duyduktan sonraki tepkileri insancıllığa olması gerekene değer bindirirken birçok hayatın böyle adillikten uzak karardığına selam çakıyor. sonra anneyle yakınlaşma, genç sayesinde içinde biriktirdiği müzik ruhunu keşfetmek falan. hepsi birbirini izliyor fakat the visitor baştan sona akıp giderken inandırıcılığını yitirmeden ilerliyor. bu kuşkusuz filmin en büyük artısı. *
annenin hüzünlü bakışları bir yandan ötekileştirilmeye meydan okurken diğer yandan profa ve oğluna olan sevgisiyle çaresizlik ve kendinden eminliği birlikte sunuyor. prof, gencin en büyük isteğini filmin sonunda gerçekleştirip kendisini memnun kılıyor. ruhsal olarak rahatlıyor. ondan öğrendiği şey kendisinin bir kuş gibi özgür olmasını sağlıyor.
sıradan hayat kareleri zorlama ve yapmacıklıktan uzak olunca izletiyor kendisini. doğal, yalın , sıcak sürüp gidiyor. mccarthy, birçok kavramı bir arada ele alıp doğallıktan uzaklaşmadan izlenilesi bir filme imza atıyor. dedim ya benlik film. tıpkı the station agent gibi. izlerim hem de hiç sıkılmam.
10 üzerinden 8!
edit: fazla değil bayağı bir kafa patlatmışım ben. belki de dünden beri filmin üzerimdeki etkisinden dolayı oldu. ama iyi de oldu filmin başyapıtlığını vs. iddia edecek değilim. yalnız derdi olan ve samimi bir film. bu dahi yeter izlemek için.
yönetmen mccarthy, ilk filmi the station agent 'tekine benzer sıradan insan karelerini ele almış gene. bu sefer ilk filmden daha da fazla hüzün serpiştirmiş. ortaya tadından yenmez lezizlikte bir film çıkıvermiş. şimdi bu filmi her bünyenin çok fazla sevemeyeceğini biliyorum ama bağımsız sinemayla kıyısından köşesinden haşır neşir olmuş ve her şeyden öte the station agent'i beğenmiş kişilerce başucuna falan konulması muhtemeldir. ben de kendimi bu gruba dahil etmekteyim. benlik bir film diye iç geçire geçire izledim. sonundaki manidarlığı su götürmez sade ve bir o kadar muhteşem finalle kafi derece haz aldım. ancak dün izleyebildim. uzun zamandır fırsat kolluyordum izlemek için. yönetmenin oyunculuk kariyeri dışında yönettiği 3 filmi de izledim. ilk 2 filme tam manasıyla kefil olurken 3. * çalışma orta karar eğlenceli izle unut tadında bir film. the station agent'teki film içi rol paylaşımı ve uyumu the visitor'da da dikkate değer işliyor. belki onun kadar had safhada değil ama gene de bu tarz bir uyum söz konusu.
profesörün hayatının monotonluğu, karısının ölümünden sonra iyiden iyiye belirginleşmiş. müziğe (piyano çalmak) ilgi olsa dahi bir içe kapanıklık oluşmuş. ve bu kıl-tüy bir halet-i ruhiyeyle görece desteklenmiş. aslında mccarthy'nin win win'de yaptığına benzer bir işsel sorun mevcut. ekonomik yetersizlik değil de monotonluk betimlenmiş bu sefer. profesörünki enteresan biraz. yoğun gibi olursun aslında yoğun falan değilsindir bıkkınlıktan yalnızlıktan böylesindir. üretim sürecinde (kitap yazmak) üretimsizlik ortaya koymaktasındır. profesör, bunlara göz kırpıyor. fakat bir iki sahne dışında profesörün eskiden kıl-tüy bir kişiliğe sahip olduğunu da çıkaramıyoruz. burda bir altmetin eksikliği var. yahut göze sokulan bir durum ele alınmış. öğrencinin geciktirdiği ödevinin alınmayışı gibi az biraz zorlama bir sahne içeriyor film. şimdi profesörün u dönüşü yapmaktan öte evine yerleşmiş olan çifte sıcak, samimi davranışları aslında renksiz yaşamına renk katmaktan farklı bir şey değil. sıradan ve zorlanmaksızın yapıyor yaptığı eylemleri. gencin pozitif ruh hali profada yansıyor zamanla. prof, yıllardır müziğe ilgi duymuş fakat bunu çok fazla açığa çıkaramamış. çünkü, karısının ölümü ve onun piyanoyla özdeşleşmiş hali belki de rahatsızlık sundu profa. bunu anlamlandırabilmek lazım. profun pozitif bir mizaca kayışı gençle mümkün oluyor. fazlaca ötekileştirme soslu bir trende samimi bir kulvarda dayanıyor filmimiz. din hatta ondan bağımsız göçmenler ve vatandaş olmayıp kaçak bir şekilde ülkede yaşamlarını idame ettirmeye devam eden insanlara nasıl bakıldığını göze sokuyor. hatta bunu yaparken bir de insanların gündelik yaşam uğraşısı içinde bulunduğu ortama alışıp bunu sahiplenmelerini de vurguluyor.
gencin sevgilisiyle olan ilişkisi kadar annesiyle olan ilişkisi gayet yalın ve güzel yansıtılmış. profun genci adeta bir dost olarak belleyip onu ziyaretleri hayatını faklılaştırarak kendisini memnun edivermek oluyor. tabi dikkate değer altı çizilesi bir altmetin de pozitif, renkli kişilik barındıran gencin ıslahevine düştükten sonra zaman içinde renkli kişiliğinden eser kalmaması. ruh halinin bozukluğunun tavan yapışı ve belirsizlik son derece başarılı vurgulanmış. profun sınır dışı edilme olgusunu duyduktan sonraki tepkileri insancıllığa olması gerekene değer bindirirken birçok hayatın böyle adillikten uzak karardığına selam çakıyor. sonra anneyle yakınlaşma, genç sayesinde içinde biriktirdiği müzik ruhunu keşfetmek falan. hepsi birbirini izliyor fakat the visitor baştan sona akıp giderken inandırıcılığını yitirmeden ilerliyor. bu kuşkusuz filmin en büyük artısı. *
annenin hüzünlü bakışları bir yandan ötekileştirilmeye meydan okurken diğer yandan profa ve oğluna olan sevgisiyle çaresizlik ve kendinden eminliği birlikte sunuyor. prof, gencin en büyük isteğini filmin sonunda gerçekleştirip kendisini memnun kılıyor. ruhsal olarak rahatlıyor. ondan öğrendiği şey kendisinin bir kuş gibi özgür olmasını sağlıyor.
sıradan hayat kareleri zorlama ve yapmacıklıktan uzak olunca izletiyor kendisini. doğal, yalın , sıcak sürüp gidiyor. mccarthy, birçok kavramı bir arada ele alıp doğallıktan uzaklaşmadan izlenilesi bir filme imza atıyor. dedim ya benlik film. tıpkı the station agent gibi. izlerim hem de hiç sıkılmam.
10 üzerinden 8!
edit: fazla değil bayağı bir kafa patlatmışım ben. belki de dünden beri filmin üzerimdeki etkisinden dolayı oldu. ama iyi de oldu filmin başyapıtlığını vs. iddia edecek değilim. yalnız derdi olan ve samimi bir film. bu dahi yeter izlemek için.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar