bugün
- en lezzetli balık15
- lise yıllarına ait bir şey söyleyin9
- karşı cinsteki en itici özellik12
- yeni biriyle nerede tanışılır9
- ben geldim naneler13
- sahibinin sesi ile okunan cümleler8
- ayakkabının ayağa vurmasının oluşturduğu durum10
- size takılan lakaplar7
- online listesindeki sıralama mantığı9
- karması eksi olan yazarların adam gibi adam olması8
- bilmeyen birine ulu sözlüğü tek cümle ile anlat11
- yerinde olmak istenen dizi karakterleri4
- kabul görmüş fikirlere itiraz etmek6
- sorunlarını sevişerek çözen çiftler6
- online listesi neden kaldırıldı10
- sevmediğin biriyle sevişmek4
- gecenin geç saatlerinde entry girmek5
- başta hak verilen sonradan eksilenen yazılar6
- ilk buluşmada 16 adet cağ kebabı yiyen kız5
- mansur yavaş14
- jeffrey dahmer vs nuri alço2
- bik bik vs sarapci koala hatayi4
- chatgpt2
- tevrat geleceği dogru tahmin etti5
- ağlamamak için kendini zor tutmak4
- gocu33
- 30 yaşına gelince erkeklerin patates olması11
- yazılımcıların flört edememesi7
- karması 4000'in altında olan yazarlar4
- hintli kızların dayanılmaz çekiciliği7
- inci sözlük8
- whalefall2
- b c d y z i4
- how'i met your mother marshall4
- uludağ sözlük halısaha turnuvası3
- en son neye çok üzüldünüz12
- kurtlar vadisi pusu'nun incelenmesi2
- game of thrones taki kerhaneci21
- ismet kalk çay koy kanka3
- sevdiğin kişiyle sevişmek2
- chp'nin ankara'yı da kaybetmesi7
- arkadaşlar5
- iş yerinde topuklu ayakkabı giymeyen kadın4
- 0 0 713
- fusya semsiyeli yabanci'nın gerçek kimliği38
- kafayı yememek için ne yapıyorsunuz9
- ilk buluşmada cırcır olmuşum'ya diyen kezo3
- hristiyan düşüncesinin yönettiği dünya6
- karton toplarken cin musallat olması5
- garip bir rüya gördüm4
Yönetmen: Larysa Kondracki
Senaryo: Larysa Kondracki, Eilis Kirwan
Yapım: 2010 - ABD
Kanada doğumlu Ukrayna'lı Larysa Kondracki, Columbia Üniversitesi'nde yönetmenlik okurken Avrupa'da yaygınlaşan insan ticareti ve fuhuş trafiğinden çok etkilenerek araştırmalar yapıyor. Kısa bir süre sonra karşısına Kathryn Bolkovac'in çarpıcı hikâyesi çıkıyor. Amsterdam'da yaşayan Bolkovac'a ulaşıp detayları öğreniyor. Bununla yetinmeyip iki yıllık bir süre içinde The Whistleblower'ın senaryosunu birlikte yazdığı Eilis Kirwan ile birlikte sivil toplum örgütleriyle, BM ve Avrupa Güvenlik ve işbirliği Teşkilatı temsilcileriyle görüşmeler yaparak araştırmalarını derinleştiriyor. Böylece senaryo şekilleniyor. Öncesinde sadece Viko adında bir kısa filmi olan Kondracki, sinemaya adım attığı ilk filmiyle gerçek olaylara dayanan büyük bir suç zincirinin tüm dünyaya duyurulmasına çalışarak çok olumlu bir iş yapıyor.
Filmini daha geniş kitlelere duyurabilmek için Rachel Weisz gibi iyi bir oyuncuyu merkeze, Vanessa Redgrave, David Strathairn ve Liam Cunningham gibi ağır topları köşelere başarıyla koyabilmiş Kondracki. Ancak bu doğrultuda bol sloganlı feminist bir Hollywood izleği benimsiyor ki, verilen mesajların etkileyiciliğini, hep barışçı, yardımsever olduğunu düşündüğümüz BM ve ona bağlı bir sürü birimin kirli çamaşırlarını cesurca ortaya döküşünü bir kenara koyarsak, bir sinema yapımı olarak polisiye gerilimin gereklerini uygulayışında pek bir farklılık göremiyoruz. Bolkovac'in uğruna savaş verdiği fuhuş trafiğinin ciddiyetini, içine düştüğü bürokratik açmazları keskinleştirebilmek için var olanlardan faydalanmak yerine biraz daha kendine özgün bir anlatım biçimi geliştirmiş olması tercih edilirdi. Bunu da henüz ilk filmini çeken bir yönetmen oluşuna bağlayabiliriz.
Yanlış anlaşılma olmasın. The Whistleblower hiç de ilk film gibi durmuyor. Tam tersi, artık sistemi şablonu oturmuş, fakat hep aynı filmleri çeken bir yönetmen havası var Kondracki'de. "Bizler buraya masum insanları korumaya gelmiş arabulucularız", "dokunulmazlık, yapılanın yanına kâr kalması değildir", "BM, Auschwitz'in küllerinden var oldu" gibi kör göze parmak ifadeleri havada uçuşturmasına rağmen, başlıbaşına bir sosyal sorumluluk projesi çekmediği belli. Üstelik Bosna'daki arabuluculuk anlaşmalarına milyarlarca dolar akıtan Amerikalı birimlerin ve "normal savaş fahişeleri" diye nitelendirdikleri kaçırılan kızlara karşı ahlâk zabıtalığı yapamayacağı iddiasındaki (oysa her türlü zabıtalığı yapmaya çok meraklı olan) ingiliz kökenli özel şirketlerin ipliğini pazara çıkarması Larysa Kondracki'yi söyleyecek sözleri olan iyi bir yönetmenin doğuşu olarak karşılanmayı hak edenler sınıfına sokuyor.
-şu kıvamdaki hiç bir yazımı okumuyorsunuz ya, kırıyorsunuz beni. neyse, filmi izleyin. ağır ilerliyor ama çok nays.
Senaryo: Larysa Kondracki, Eilis Kirwan
Yapım: 2010 - ABD
Kanada doğumlu Ukrayna'lı Larysa Kondracki, Columbia Üniversitesi'nde yönetmenlik okurken Avrupa'da yaygınlaşan insan ticareti ve fuhuş trafiğinden çok etkilenerek araştırmalar yapıyor. Kısa bir süre sonra karşısına Kathryn Bolkovac'in çarpıcı hikâyesi çıkıyor. Amsterdam'da yaşayan Bolkovac'a ulaşıp detayları öğreniyor. Bununla yetinmeyip iki yıllık bir süre içinde The Whistleblower'ın senaryosunu birlikte yazdığı Eilis Kirwan ile birlikte sivil toplum örgütleriyle, BM ve Avrupa Güvenlik ve işbirliği Teşkilatı temsilcileriyle görüşmeler yaparak araştırmalarını derinleştiriyor. Böylece senaryo şekilleniyor. Öncesinde sadece Viko adında bir kısa filmi olan Kondracki, sinemaya adım attığı ilk filmiyle gerçek olaylara dayanan büyük bir suç zincirinin tüm dünyaya duyurulmasına çalışarak çok olumlu bir iş yapıyor.
Filmini daha geniş kitlelere duyurabilmek için Rachel Weisz gibi iyi bir oyuncuyu merkeze, Vanessa Redgrave, David Strathairn ve Liam Cunningham gibi ağır topları köşelere başarıyla koyabilmiş Kondracki. Ancak bu doğrultuda bol sloganlı feminist bir Hollywood izleği benimsiyor ki, verilen mesajların etkileyiciliğini, hep barışçı, yardımsever olduğunu düşündüğümüz BM ve ona bağlı bir sürü birimin kirli çamaşırlarını cesurca ortaya döküşünü bir kenara koyarsak, bir sinema yapımı olarak polisiye gerilimin gereklerini uygulayışında pek bir farklılık göremiyoruz. Bolkovac'in uğruna savaş verdiği fuhuş trafiğinin ciddiyetini, içine düştüğü bürokratik açmazları keskinleştirebilmek için var olanlardan faydalanmak yerine biraz daha kendine özgün bir anlatım biçimi geliştirmiş olması tercih edilirdi. Bunu da henüz ilk filmini çeken bir yönetmen oluşuna bağlayabiliriz.
Yanlış anlaşılma olmasın. The Whistleblower hiç de ilk film gibi durmuyor. Tam tersi, artık sistemi şablonu oturmuş, fakat hep aynı filmleri çeken bir yönetmen havası var Kondracki'de. "Bizler buraya masum insanları korumaya gelmiş arabulucularız", "dokunulmazlık, yapılanın yanına kâr kalması değildir", "BM, Auschwitz'in küllerinden var oldu" gibi kör göze parmak ifadeleri havada uçuşturmasına rağmen, başlıbaşına bir sosyal sorumluluk projesi çekmediği belli. Üstelik Bosna'daki arabuluculuk anlaşmalarına milyarlarca dolar akıtan Amerikalı birimlerin ve "normal savaş fahişeleri" diye nitelendirdikleri kaçırılan kızlara karşı ahlâk zabıtalığı yapamayacağı iddiasındaki (oysa her türlü zabıtalığı yapmaya çok meraklı olan) ingiliz kökenli özel şirketlerin ipliğini pazara çıkarması Larysa Kondracki'yi söyleyecek sözleri olan iyi bir yönetmenin doğuşu olarak karşılanmayı hak edenler sınıfına sokuyor.
-şu kıvamdaki hiç bir yazımı okumuyorsunuz ya, kırıyorsunuz beni. neyse, filmi izleyin. ağır ilerliyor ama çok nays.
Güncel Önemli Başlıklar