bugün

behzat ç.

her pazar akşamı sabah 5'te kalkmama rağmen beni ekran başına kitleyen, o da yetmeyen reklamlardan bıkmamın ardından ise gece 2.40'tan 3.30'a kadar tekrar televizyon başına kitleyen ütopya. biraz geçmişten gireyim diziye. ilk olarak bakırköy'de beyaz adam kitap evine gittiğimde polisiye roman arıyordum. öyle vakit geçer falan fişman diye. charles mccary'nin old boys kitabını alacakken yan rafta duran emrah serbes'in her temas iz bırakır kitabı gözüme çarptı. o sıralar kendisini pek tanımamama rağmen bir ankara ve türkiye polisiyesi olarak hoşuma gideceğini düşündüm ve kitabı alıp trene bindim. bakırköy'den küçükçekmece'ye giderken kitabın neredeyse yarısına geldim ve minibüse binerek meşhur yokuşu çıktım. eve geldiğimde 299 sayfanın 100 sayfasını okumuştum ve eve ilk adımımı attığımda montumu çıkardım, biralarımın kapaklarını masanın kenarında açtım kitabı okumaya başladım. gerek sürüklemesi, gerek ise konusu ile beni benden aldı. kitabı aldığım andan itibaren geçen 3 saatte kitabı bitirdim bir iki gün ara verdim ve tekrar okudum, tekrar, tekrar ve yine tekrar. sonra son hafriyat, ilk alanlardan oldum. onu da bir solukta bitirdim ve canım sıkıldığında diyaloglarını okuyarak biraz olsun eğlenmeye çalıştım.

pek televizyon izlemeyen birisi olarak geçen yaz ekşi sözlük ve uludağ sözlük'te behzat ç'nin başlayacağını ve fragmanının yayınlandığını öğrendim. başrol erdal beşikçioğlu denildiği zaman ise durdum ve işte bu dedim. kafamda canlandırdığım tip, ettiği küfürler, samsun 216, tekel birası ve bahar. erdal beşikçioğlu'ndan başka bu rolü kaldırabilecek pek kişi kaldıramaz.

dizinin fragmanını izlediğimde yanındaki tombul arkadaşın harun olduğunu görünce duraksadım, hoşuma gitmedi. harun kaba saba, saçı sakalı birbirine girmiş birisi olmalıydı. fakat dizinin ilerleyen fragmanlarında ve ilk bölümlerinde kafamdaki ve kitaptaki harun ile fatih artman tamamen uyuştu. gerek abur cubur yiyişi, gerek ayılığı * gerek ise kaba saba lafları ile harun fatih artman'dı ve başkası olamazdı.

inanç konukçu ise aynen erdal beşikçioğlu gibi kafamdaki hayalet'e cuk diye oturmuştu. daha ilk bölümde kitapta bahsedilen oduncu yeleği, gri gömleği ve beyaz cılız yapısı ile işte budur dedim tekrar. daha da ilerleyen bölümlerde ortaya çıkan sakinliğinin altındaki o sinirli yapıyı da görünce ulan diye bağırdım.

akbaba ise hayalimde canlanan kişinin yanı sıra beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. fakat görünüşüne aldanmadan, yaptığı o iş ile işte budur dememe sebep oldu. kitapta geçen o güzel diyaloglarda en başta yer almasına rağmen dizi de ikinci planda kaldı. son hafriyat'ta, kazı yapılacak alana gelen sıfatları isimlerinden uzun insanlardan sıkılıp iş makinasının üstüne çıkarak ' itirazı olan varsa şimdi söylesin, yoksa kafasına sıkarım ' sözünü yapılacak sinema filminde görmek için sabırsızlanıyorum.

gelelim 30. bölüme, bilmeyenler için yani kitabın yazarı emrah serbes'in senaryosunu yazdığı bölüme. 10. ve 20. bölümlerin ardından bir efsane daha bu bölüm oldu. bu 10, 20 ve 30. bölümlerden üç serilik film çıkarılır. yani bildiğin bu bölümleri koy sinemaya, behzat ç. 1, 2 ve 3 olarak izlet hiç bilmeyene güzel film der geçer. üstüne konuşur, kafa yorar. 30. bölüm hakkında yazacağım tek şey, ergenekoncusundan tutun, başörtülü kadınlara laf sokan kokoş teyzelere kadar hepsine bir güzel giydirmiştir. fethullahçıları unutmamıştır, gönlümde yine ayrı bir tahta oturmuştur.

ayrıca, tabak güzel çekin amına koyim.
© copyright 2005 - 2026