bugün
- dünya35
- amerika birleşik devletleri29
- 25 eylül 2026 türkiye fransa maçı25
- norveç9
- mustafa kemal atatürk10
- finlandiya3
- taş gibi kalçası olan kadın7
- türk rock grupları8
- fransa5
- isveç4
- sözlüğün en güzel kadını11
- almanya4
- şuan dinlediğin şarkı3
- recep tayyip erdoğan'ın ülkeye çağ atlatması30
- mekke ortak savunma anlaşması nda kritik toplantı3
- ecevit denince akla gelen şeyler25
- 25 eylül 2026 italya belçika maçı4
- 25 eylül 2026 aym önünde intihar eden emekli8
- ateizmin dinlere balyoz etkisi yapması5
- orospu çocuğu abdullah öcalan8
- evanjelist8
- hewal ebo12
- türkçe vs arapça vs farsça4
- türkiye6
- orkun kökçü2
- hava durumu4
- anadolu efes biracılık2
- nihilist hedonist şehvetperest insan5
- türkiye'nin fransa'yı yeneceğini düşünmek5
- danimarka3
- kıymalı domatesli biberli soğanlı yumurta6
- çiğdem çiçek2
- allah bize salat etti5
- platon un mağara alegorisi3
- apo'ya küfür etsek ceza alır mıyız3
- dikili bir ağacının olmaması6
- walking tour adı altında göt meme çekmek2
- flörte emmioğlu napıyon demek2
- belçika2
- sözlükte kız olduğunu belli eden kızların amacı5
- kendini tüm insanlardan üstün tutan ateist2
- aylık 138 bin tl iyi para mıdır sorunsalı3
- ateizm2
- iltica beyin nihavent bey olması2
- simko314
- italya2
- brezilya3
- pkk vs hamas çatışmalarında ölenler2
- en güzel diller2
- lise yıllarına ait bir şey söyleyin35
entry'ler (13)
her gün yeni yeni hadiselerin ve kavgaların yaşandığı araç..
hadise dün yaşandı, 34a (cevizlibağ-söğütlüçeşme) metrobüsünde. yaklaşık 1 aydır kartal'dayım. kartal'da bir firmaya program yazıyorum. evet elim biraz ağır, yavaş yavaş, sindirerek yazıyorum. mutlu musunuz?
şu an donarak yazıyorum bu satırları. zira bir oto yedek parçacısının deposu elbette bir hangar büyüklüğünde ve elbette kutuplardan hallice bir soğukluktadır, hele de bu mevsimde. yavru kutup ayısının hikayesini bilirsiniz, işte o yavru benim şu an. donuyorum anasını satim! şimdiden aralarda yazacağım "brrr!!"lar için afınıza sığınıyorum.
sabahın köründe bu kadar insanı başka hiçbir güç bir araya getiremez. cevizlibağ metrobüs durağı mahşer yeri diye istimlak edilse, belediye duyuru yapsa, cehennem orada kurulsa, o yolcular gene gelir oraya. sabahın körü ve tıklım tıklım dolu. 3 metrobüs hattının buluştuğu tek yer orası. bir diğeri de zincirlikuyu. ama bu durağın tek farkı zincirlikuyu'ya nazaran küçük olması. haliyle istihab haddi aşılıyor çoğu zaman. kazalara davetiye çıkarılıyor. hele bir de üniversiteliler eklenince bu kalabalığa, o davetiye hemenceik gelsin de birkaçını alıp götürsün istiyorum. lan liseliler daha sevimli geliyor bana nedense. bunların alayı aptal sürüsü. ellerinde kitap yerine tablet pc, akıllı telefon filan var. kızlar genelde erkekleri, erkekler de düşüremedikleri kızları konuşup duruyor. bir de bunlar ülkenin geleceği olacak değil mi? komikti evet..
işte bütün bu ahval ve şerait içerisinde her gün seyahat ediyorum metrobüslerde. dün sabah da aynı duygularla bindik birine. çok sessizdi ortam. içimden geçirdim "lan niye bu kadar sessiz bu araç?" diye. çünkü kulaklığı çıkardım, çalınan şarkıyı o şekilde bile duyuyordum. o derece sessizdi. derkeeen!!... bağıran bir adam keşfettim. bir nevi allah diyen aslan, üzerinde allah yazan bir domates, o da olmadı çölde bir vaha gibiydi o ses. irkildik tabi haliyle..
- terbiyesiz adam, ölür müsün şu tarafa geçsen! sabah sabah bütün enerjimi aldın ya!! (enerji ney laan!)
karşıdaki adam gayet naif. onun sükuneti beni derinden etkiledi. gayet de haklıydı sanki.
- bak arkadaşım, bağırarak konuşmak çözüm değil. insan gibi rica etsen geçerim tabi. ama bu şekilde konuştuğun için geçmiyorum..
vay vay vay.. hem istanbul'da, hem metrobüste, hem de bir insan.. bu üç sıfat ile "kibar bir rica" fiilini hiç yakıştıramadım. metrobüse binen insan binerken insanlığını bırakmıştır çünkü. metrobüse binen insan ormanda 10 zebra kuvvetindedir.
tartışma daha da alevlenmektedir. fakat şu bir gerçek ki dostlar, eğer sessiz bir ortamda ilk bağıran ya da sesini yükselten kişi siz iseniz, o an yandınız demektir. çünkü o ses daha da yükselecektir, herkesin bakışları eşliğinde. tabi öyle de oldu. bağıran adam, daha kuvvetli bağırmaya, sakin olan adam ise daha da sakin olmaya devam etti. arkalardan bir kadın sesi:
- beyefendi sabahtan beri bağırıyorsunuz, yeter artık, rahatsız oluyorussss!!
- sen karışma, işine bak sen!
bir başka dayı müdahil olur:
- yeter lan sabah sabah, getirtme beni oraya, yoksa gömerim seni. memnun değilsen taksiye bin lan!
- çok zenginsen sen bin!
- ben şikayetçi değilim. sen şikayetçisin. kes sesini.
sonra bir diğeri, bir diğeri derken adam tek kişi kaldı. çok üzüldüm la, içim parçalandı yeminle. peki ben ne yaptım biliyor musunuz?
müziğin sesini biraz daha açıp gülmeye devam ettim n'apıcam. bir de lafa mı girecektim. oldu; dayak yiyeyim bir de sabah sabah..
hadise dün yaşandı, 34a (cevizlibağ-söğütlüçeşme) metrobüsünde. yaklaşık 1 aydır kartal'dayım. kartal'da bir firmaya program yazıyorum. evet elim biraz ağır, yavaş yavaş, sindirerek yazıyorum. mutlu musunuz?
şu an donarak yazıyorum bu satırları. zira bir oto yedek parçacısının deposu elbette bir hangar büyüklüğünde ve elbette kutuplardan hallice bir soğukluktadır, hele de bu mevsimde. yavru kutup ayısının hikayesini bilirsiniz, işte o yavru benim şu an. donuyorum anasını satim! şimdiden aralarda yazacağım "brrr!!"lar için afınıza sığınıyorum.
sabahın köründe bu kadar insanı başka hiçbir güç bir araya getiremez. cevizlibağ metrobüs durağı mahşer yeri diye istimlak edilse, belediye duyuru yapsa, cehennem orada kurulsa, o yolcular gene gelir oraya. sabahın körü ve tıklım tıklım dolu. 3 metrobüs hattının buluştuğu tek yer orası. bir diğeri de zincirlikuyu. ama bu durağın tek farkı zincirlikuyu'ya nazaran küçük olması. haliyle istihab haddi aşılıyor çoğu zaman. kazalara davetiye çıkarılıyor. hele bir de üniversiteliler eklenince bu kalabalığa, o davetiye hemenceik gelsin de birkaçını alıp götürsün istiyorum. lan liseliler daha sevimli geliyor bana nedense. bunların alayı aptal sürüsü. ellerinde kitap yerine tablet pc, akıllı telefon filan var. kızlar genelde erkekleri, erkekler de düşüremedikleri kızları konuşup duruyor. bir de bunlar ülkenin geleceği olacak değil mi? komikti evet..
işte bütün bu ahval ve şerait içerisinde her gün seyahat ediyorum metrobüslerde. dün sabah da aynı duygularla bindik birine. çok sessizdi ortam. içimden geçirdim "lan niye bu kadar sessiz bu araç?" diye. çünkü kulaklığı çıkardım, çalınan şarkıyı o şekilde bile duyuyordum. o derece sessizdi. derkeeen!!... bağıran bir adam keşfettim. bir nevi allah diyen aslan, üzerinde allah yazan bir domates, o da olmadı çölde bir vaha gibiydi o ses. irkildik tabi haliyle..
- terbiyesiz adam, ölür müsün şu tarafa geçsen! sabah sabah bütün enerjimi aldın ya!! (enerji ney laan!)
karşıdaki adam gayet naif. onun sükuneti beni derinden etkiledi. gayet de haklıydı sanki.
- bak arkadaşım, bağırarak konuşmak çözüm değil. insan gibi rica etsen geçerim tabi. ama bu şekilde konuştuğun için geçmiyorum..
vay vay vay.. hem istanbul'da, hem metrobüste, hem de bir insan.. bu üç sıfat ile "kibar bir rica" fiilini hiç yakıştıramadım. metrobüse binen insan binerken insanlığını bırakmıştır çünkü. metrobüse binen insan ormanda 10 zebra kuvvetindedir.
tartışma daha da alevlenmektedir. fakat şu bir gerçek ki dostlar, eğer sessiz bir ortamda ilk bağıran ya da sesini yükselten kişi siz iseniz, o an yandınız demektir. çünkü o ses daha da yükselecektir, herkesin bakışları eşliğinde. tabi öyle de oldu. bağıran adam, daha kuvvetli bağırmaya, sakin olan adam ise daha da sakin olmaya devam etti. arkalardan bir kadın sesi:
- beyefendi sabahtan beri bağırıyorsunuz, yeter artık, rahatsız oluyorussss!!
- sen karışma, işine bak sen!
bir başka dayı müdahil olur:
- yeter lan sabah sabah, getirtme beni oraya, yoksa gömerim seni. memnun değilsen taksiye bin lan!
- çok zenginsen sen bin!
- ben şikayetçi değilim. sen şikayetçisin. kes sesini.
sonra bir diğeri, bir diğeri derken adam tek kişi kaldı. çok üzüldüm la, içim parçalandı yeminle. peki ben ne yaptım biliyor musunuz?
müziğin sesini biraz daha açıp gülmeye devam ettim n'apıcam. bir de lafa mı girecektim. oldu; dayak yiyeyim bir de sabah sabah..
her türden kişiyle tanışmanıza/tartışmanıza vesile olan araç. şöyle ki;
bundan 2-3 hafta evveldi. günlerden pazartesiydi yanılmıyorsam. metrobüs bildiğin tıklım tıklım. her günkü sahne tekrar ediyor işte. çok beğenilince devamı çekilen filmler vardır ya, biz metrobüsün bu halini hiç sevmiyoruz ama her sabah aynı filmin devamı çekiliyor. şimdi ben burayı "hayat işte, filme benzemiyor hacı" şeklinde bir incir ağacına bağlardım ama işim olmaz. bir yere bağlı kalmasın, asılı kalsın, böylesi daha iyi.
bayrampaşa-maltepe durağından 34a hattına bindim. aslında iki önceki duraktan kalktığı için pek kalabalık olmazdı ama günlerden pazartesi olunca ve üniversiteli -ki bunlar liselilerden de tehlikeli olmaya başladı- elemanların pazartesi sendromu tutunca haliyle kalabalık oluyor. ve metrobüsteki herkes sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığını yaşıyor o kısacık yolculukta.
tıklım tıklım metrobüste bir ağaç kovuğu bulup yerleştim hamdolsun ama unuttuğum bir şey vardı: metrobüsteki türk kızı. hanım abla bildiğin prensesmiş. metrobüsü de kremlin sarayı sanıyormuş. lan benim tutunacak bir dalım yok o bildiğin direğe yaslanmış. işte o an uzanıp onun önündeki direkten tuttum. kendisi baykuş gibi kafasını 180 derece döndürerek 1.57 boyuyla bana baktı, baktı, gene baktı.. ben ise kuş bakışı bir açıyla kendisine bakmaya bile tenezzül etmedim. bir iki durak gittik ama bu gidiş müddetince "öff, pöfff, uff" tarzı yakınmalar duymadım değil. fakat bu benim umurumda mı? elbette değil. ha hayt!
tanımadığım bir kadınla muhatap olacaksam eğer, tesettürlü olup olmadığına bakarak müthiş bir ön yargı ile hareket ediyorum. bu bir kusurdur benim için ama n'apim her güzelin bir kusuru vardır. güzel dediysek cinsiyetimi belirteyim: erkeğim. yılışmayın hemen!
bu ara bilgiyi de verdikten sonra devam edelim.. bendeniz bir iki dakika sonra baktım bunun yolu yol değil, hem de kendisini prenses sanıyor, rüyasından uyandırmayalım cihetinden elimi kolumu onun olduğu taraftan çekip metrobüsteki en tehlikeli hareketlerden birini yaparak kendi eksenim etrafımda dönüp diğer taraftaki direklerden birini tutayım dedim. demez olaydım, dönmez olaydım..
- beyefendi n'apıyorsunuz siz sabahtan beri?
- n'apıyormuşum?
- bi rahat durmadınız, dönüp dönüp duruyorsunuz, semazen misiniz siz?
- hayır ama tasavvuf konusunda epey bilgim vardır. etkilenmişim demek ki.
- offf!
- bakın siz rahatsız olmayasınız diye kendi rahatımı bozdum. eğer etrafınızda 2 metrelik bir koruma çemberi istiyorsanız taksiye binin. metrobüs bu. bu aracında kendi içerisinde gerçekleri var. istanbul'un en acı gerçeği metrobüs. şahsen mecbur olmasam ben de binmem ama hepimiz mecbur olduğumuz için biniyoruz..
- tamam uzatmayın.
- (içimden) senin ben evveliyatını!....
tabi o sırada araya kaynak yapıp bana hak veren yiğidin harman olduğu yerden avdet etmiş bir dizi vatan evladını da buradan saygıyla selamlıyorum.
bundan 2-3 hafta evveldi. günlerden pazartesiydi yanılmıyorsam. metrobüs bildiğin tıklım tıklım. her günkü sahne tekrar ediyor işte. çok beğenilince devamı çekilen filmler vardır ya, biz metrobüsün bu halini hiç sevmiyoruz ama her sabah aynı filmin devamı çekiliyor. şimdi ben burayı "hayat işte, filme benzemiyor hacı" şeklinde bir incir ağacına bağlardım ama işim olmaz. bir yere bağlı kalmasın, asılı kalsın, böylesi daha iyi.
bayrampaşa-maltepe durağından 34a hattına bindim. aslında iki önceki duraktan kalktığı için pek kalabalık olmazdı ama günlerden pazartesi olunca ve üniversiteli -ki bunlar liselilerden de tehlikeli olmaya başladı- elemanların pazartesi sendromu tutunca haliyle kalabalık oluyor. ve metrobüsteki herkes sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığını yaşıyor o kısacık yolculukta.
tıklım tıklım metrobüste bir ağaç kovuğu bulup yerleştim hamdolsun ama unuttuğum bir şey vardı: metrobüsteki türk kızı. hanım abla bildiğin prensesmiş. metrobüsü de kremlin sarayı sanıyormuş. lan benim tutunacak bir dalım yok o bildiğin direğe yaslanmış. işte o an uzanıp onun önündeki direkten tuttum. kendisi baykuş gibi kafasını 180 derece döndürerek 1.57 boyuyla bana baktı, baktı, gene baktı.. ben ise kuş bakışı bir açıyla kendisine bakmaya bile tenezzül etmedim. bir iki durak gittik ama bu gidiş müddetince "öff, pöfff, uff" tarzı yakınmalar duymadım değil. fakat bu benim umurumda mı? elbette değil. ha hayt!
tanımadığım bir kadınla muhatap olacaksam eğer, tesettürlü olup olmadığına bakarak müthiş bir ön yargı ile hareket ediyorum. bu bir kusurdur benim için ama n'apim her güzelin bir kusuru vardır. güzel dediysek cinsiyetimi belirteyim: erkeğim. yılışmayın hemen!
bu ara bilgiyi de verdikten sonra devam edelim.. bendeniz bir iki dakika sonra baktım bunun yolu yol değil, hem de kendisini prenses sanıyor, rüyasından uyandırmayalım cihetinden elimi kolumu onun olduğu taraftan çekip metrobüsteki en tehlikeli hareketlerden birini yaparak kendi eksenim etrafımda dönüp diğer taraftaki direklerden birini tutayım dedim. demez olaydım, dönmez olaydım..
- beyefendi n'apıyorsunuz siz sabahtan beri?
- n'apıyormuşum?
- bi rahat durmadınız, dönüp dönüp duruyorsunuz, semazen misiniz siz?
- hayır ama tasavvuf konusunda epey bilgim vardır. etkilenmişim demek ki.
- offf!
- bakın siz rahatsız olmayasınız diye kendi rahatımı bozdum. eğer etrafınızda 2 metrelik bir koruma çemberi istiyorsanız taksiye binin. metrobüs bu. bu aracında kendi içerisinde gerçekleri var. istanbul'un en acı gerçeği metrobüs. şahsen mecbur olmasam ben de binmem ama hepimiz mecbur olduğumuz için biniyoruz..
- tamam uzatmayın.
- (içimden) senin ben evveliyatını!....
tabi o sırada araya kaynak yapıp bana hak veren yiğidin harman olduğu yerden avdet etmiş bir dizi vatan evladını da buradan saygıyla selamlıyorum.
henüz beş yaşında iken halamın beşinci sınıf kitabından ezberlediğim şiirdir. dört kıtası vardı ama ikisi aklımda kaldı sadece.
karşıda bir ışık bir ümit yolu
kollarımı yarına güvenle açacağım
karşıda bir ışık bir ümit yolu
bırakın mustafa kemal'e varacağım
ellerimi uzatıyorum daha ötede
son duraktan biraz daha ötede
gücümün kuvvetimin kesildiği yerde
karşıda mustafa kemal'i görüyorum.
okullarda da böyle şiirler öğretiyorlardı adama. ne kadar da güzelmiş.
karşıda bir ışık bir ümit yolu
kollarımı yarına güvenle açacağım
karşıda bir ışık bir ümit yolu
bırakın mustafa kemal'e varacağım
ellerimi uzatıyorum daha ötede
son duraktan biraz daha ötede
gücümün kuvvetimin kesildiği yerde
karşıda mustafa kemal'i görüyorum.
okullarda da böyle şiirler öğretiyorlardı adama. ne kadar da güzelmiş.
yılmaz özdil'in word dosyası ayarlarında satır aralığını 3 santimetreye ayarlayarak yazdığı yazılarına bir örnek. benim için sadece bu özelliği var. içeriği bomboş. tıpkı kendisi gibi. yazıları kendisine ayna oluyor zaten.
özenti abisi, özenti.
din, siyaset, evrim, futbol gibi konular arasında gidip gelen gereksiz münakaşalardır. adı üstünde gereksiz.
serseri olmakla eş değerdir. öğretmen döven mi desem, yol kesen mi desem, okul önlerini ringe çeviren mi desem; bilemedim şimdi.
sotis volanis - poso mou lipei
engelsiz aslanlar deriz kendilerine. her engeli aşmış bir de üstüne avrupa şampiyonu olmuşlardır. cimbom'un kazanma ruhu hücrelerine işlemiş adeta.