bugün

sevdiği entry'ler

çok yakın iki arkadaşın çıkmaya başlaması

(bkz: gavatlık emareleri)

yazarların şanssızlık seviyeleri

şimdi yazmaya başlasam entryi göndere bastığımda mesaiyi bitirmiş olurum. o derece diyeyim siz anlayın.

abartmıyorum lan. sadece şu ufacık şeyi söyleyeyim buradan anlayın ; 4 ay önce bu çalıştığım yerde işe başladım. iş yerim büyük bir tekstil sitesinin içerisinde bir ofis. eminönünden kalkıp buraya gelen bir otobüs hattı var. ondan başka hatlarda var ama hepsi çok boktan 500 t gibi istanbulun yarısını turlayarak geliyorlar. bir tek bu kısmen düzgün bir güzergahtan geçerek 30-35 dakikada buraya geliyor. ben bu otobüse binmeye başladığımdan beri seferleri saçma sapan bir hal aldı. sefer saatleri sürekli değişiyor sürekli seferler iptal oluyor. bir abi ile tanıştık gelip giderken. salı sabahı onunla konuşuyorduk ve adam şunu dedi " 8 senedir burada çalışıyorum ilk defa bu otobüsün böyle olduğunu gördüm 8 senedir hep vaktinde gelir en fazla 5-10 dakika rötar yapmışlığımız vardı ne oldu anlamadım" dedi. ben de ses etmedim "abi kusura bakmayın benim yüzümden oldu kesin" diyemedim. desem büyük dayak yiyeceğim çünkü her sabah 25-30 kişi oluyor o otobüste. milletin düzenini yıktım geçtim bahtsızlığım ile *

üstteki yazara bir şarkı bırak

https://open.spotify.com/...si=2MQ748t0Q3SPXwhFYiT1dQ

kitap alıntıları

'Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan?
Hayatımı toprağa veriyorum.'
fernando pessoa-huzursuzluğun kitabı

tam kapanma isteyen tip

Tuzu kuru olan tiptir.

Şimdi bu ülkede sigortasız yevmiye usulü çalışıp evine ekmek götüren binlerce insan var.

işsizlik olmuş sana zaten ebesinin nikahı, amele pazarı diye tabir edilen yerlerde insanlar ekmek kavgası içinde,

E malum devletimiz hükümetimiz de " tam kapanma alın size 1 aylık geçinilecek para veya yardım"

Demeyeceğine göre?

Tam kapanma covidden daha tehlikeli olur ülke insanları için.

Ya zenginsindir yada devlet memurusundur aydan aya çalışsan da çalışmasan da maaşın yatar, o zaman tam kapanma istersin tabi amk.

antisepsi

ignaz philipp semmelweis (1818-1865), viyana'da görev yapan bir kadın-doğum uzmanı doktor. semmelweis, çalıştığı klinikte doğum yapan kadınlarda puerperal sepsis (lohusa humması) nedeniyle ölüm oranlarının çok yüksek olduğunu fark etmişti. çalıştığı hastanede iki doğum salonu vardı: biri tıp eğitimi amaçlı stajyer doktorların da girdiği 1. salon, diğeriyse ebelik eğitimi için stajyer ebelerin girdiği 2. salon. summelweis, stajyer doktorların girdiği salonda puerperal sepsis oranının %30'un üzerinde iken (yani orada doğum yapan üç kadından biri enfeksiyondan ölürken) bu gizemli hastalığın diğer salonda doğum yapanlarda normal sıklıkta görüldüğünü fark etti. düşünerek gözlem yaptı. stajyer doktorlar anatomi dersinde kadavralarla uğraştıktan sonra kadın-doğum dersi için doğumhaneye giriyordu. acaba bu hastalıkla o kadavralar arasında bir ilişki olabilir miydi? tüm bunlar yetmezmiş gibi o dönem puerperal sepsis nedeniyle ölen bir hastaya otopsi yapan ve otopsi esnasında yanlışlıkla kendi parmağını kesen bir meslektaşının da aynı belirtiler göstererek ölmesi semmelweis'ın ufkunu aydınlatmıştı. bu hastalığa sebep olan şeyin insandan insana bulaşan canlı bir şey olduğunu ve gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların buna sebep olabileceğini düşündü. tedbir olarak doğumhanenin kapısına kalsiyum hipoklorit içeren bir solüsyon (klorlu bir solüsyon) koyarak içeri giren herkesin ellerini bununla yıkamasını zorunlu kıldı. sonuç inanılmazdı: iki ay içerisinde puerperal sepsis oranı %1'in altına düşmüştü. işte o an semmelweis büyük bir başarıyla bu çalışmalarını genişletmiş, enfeksiyon hastalıklarının belirtileri, bulaşma yolları ve önleyici tedbirler konusunda edindiği eşsiz bilgileri yayınlamıştı (yıl: 1847). makalelerinde tüm cerrahların ameliyatlara başlamadan önce ellerini yıkamasını tavsiye ediyordu. ancak semmelweis takdir ve ödül beklerken bir anda eleştirilerin, sözlü sataşmaların hedefi ve alay konusu oluverdi. o dönem cerrahlarda el yıkamak utanılacak, ayıp bir şeydi ve kendilerinden böyle ayıp bir şey yapmalarını isteyen semmelweis gerçekten haddini aşmıştı. saldırılar giderek ırkçılık eksenine kaydı (semmelweis yahudiydi). şarlatanlık suçlamalarına da maruz kalan semmelweis bir süre sonra üniversiteden kovuldu. öne sürdüğü bilgiler de unutulup gitti. derdini kimseye anlatamayan semmelweis en sonunda meslekten de atıldı. summelweis depresyona girmişti ancak iddia ettiği şeyleri halen savunuyordu. öyle ki, viyana sokaklarında yürürken gördüğü genç çiftlerin önünü kesip, "bebeğiniz olacağı zaman doktorunuza söyleyin, doğumdan önce mutlaka ellerini yıkasın" diye tembihliyordu. semmelweis sonunda akıl hastanesine kapatıldı. 1865 yılında akıl hastanesinde hayata veda etti.

babanın ölmesi

insanlar farklı şekillerde veda ederler hayata.
kimisi aniden, kimisi yavaş yavaş.
benim babam yavaş yavaş veda etti hayata, bize, bana. o kadar yavaştı ki, eriyordu günden güne.

isterdim ki ilk işe girdiğim gün yaşadığım heyecanı benimle paylaşsın.
isterdim ki ilk maaşımla ona bir gömlek alabileyim. ya da bir yemek ısmarlayayabileyim. gerçi yemek yerine meyhaneye götürürdüm. rakıyı severdi pala.
isterdim ki beraber yaşlanmaya karar vereceğim kadını o da tanısın, sevsin. ya da onunla beraber kağıt oynasınlar.
isterdim ki nişanlanırken hayatıma girecek kadını kayınbabamdan istesin.
isterdim ki en güzel günümde tüm yakışıklılığı ve heybeti ile annemin yanında dursun ve bana parlayan gözleriyle baksın. ben evet derken, gözleri dolsun ama bize bakıp gülümsesin.
isterdim ki düğünümde babamla karşılıklı çiftetelli oynayabilelim.

liste uzun. istediğim çok şey var. hepsini sıralamayacağım.

ilkokul ikinci sınıftaydım. teşekkür belgemle evimizin sokağına yaklaştığımda ağıt sesleri yükseliyordu. öldü zannetmiştim. sokağa adım attığımda zaten gözlerimden yaşlar akıyordu. doktor “yapacak bir şeyimiz kalmadı. eve götürün, evde istirahat etsin.” demiş abime. ah doktor amca. 18 yaşında bir delikanlıya söylenir mi bu?

koma halindeydi eve girdiğimde. ama herkes ölmüş gibi ağıt yakıyordu. türkçe, kürtçe birbirine karışmıştı. yahu siz deli misiniz? daha ölmeden ne bu ağıt? sadece konuşamıyordu ama her şeyi duyuyordu. nasıl yaptınız bunu? nasıl yaşarken öleceğini kabullenip, bunu ona hissettirdiniz?

son nefesinde yanında olamadım ben. amcamın oğlunda kalıyordum ev kalabalık olduğu için. karnemi aldıktan iki gün sonra, bir pazar sabahında abim beni almaya geldi. eve gittik. dışarıda ağıt yakanlar artık içeride ağıt yakmaya başlamışlardı. eve girdik ama o kadar büyük bir curcuna ve matem havası var ki... “yoksa?” diye düşünmeye başlamışken abim bana “baba cennete gitti” dedi. başımı onun karnına yasladığımı hatırlıyorum. sonrası karanlık. aslında 27 yıldır karanlık...

ara sıra gidiyorum yanına. konuşuyorum onunla. arada tutamıyorum kendimi, biraz ağlıyorum, biraz kızıyorum. hatta kendimi tutamayıp küfür ettiğim bile oluyor. üzülmesin diye gülümsüyorum aynı zamanda.
duymuştur ve görmüştür değil mi?

babanın ölmesi, bir çocuk için çok yıkıcı bir durumdur. kaç yaşında olursan ol. acıdır. her yürekte ve her aklına geldiğinde farklı yaşanan bir acı...

en etkileyici film sahnesi

BABAM VE OĞLUM
Sadık öldükten sonra oğlu Deniz'in eski video kaydında babasının çocukluğunu görmesi ve hafif gülümseyerek 'baba! demesi.

türkü hikayeleri

Bugünkü hikayemiz çoğu kişinin bildiği Gerizler Başından Atlayamadım Türküsü'nün hikayesi olsun:

Yöremiz Ege tarafları... Kahrmanımız Ali, Veli, Ahmet veya Mehmet, ne farkeder? Bu oğlan hangi işi tutsa yapamazmış. Babası, bu oğlan buralarda iş tutamayacak deyip onu, tanıdıkları bir efenin yanına kızan olarak vermeye karar vermiş. O vakitte daha Ege'nin dağlarında efeler tükenmemiş. Kızanda efelerin işini görenlere verilen lakapmış. Neyse efeye haber gitmiş. Efe ise "Glesin. Ben, onu adam ederim." demiş. Oğlan ise düşmüş yola ve efenin grubuna kapaklanıp, kızan olmuş.
Gel zaman, git zaman oğlan efenin ayak işlerini görmeye başlamış. Başlamış ama orada dahi alay konusu olmaktan kurtulamamış. Efeler de oğlanın yaptığı her hatada onu aşağılamaya, onunla alay geçmeye başlamışlar.
Bir gün efe, oğlanı yanına çağırarak "Git, şuradan mermi alınacak, al ve gel." demiş ve "Sakın dökme, kaybetme ha!" diye de göz dağını vermiş. Oğlan varılacak yere varmış, mermileri alımış ve dönüş yoluna düşmüş. Tam efelerin dağdaki yerlerine doğru kucağında mermilerle giderken karşıdan gelen bir güzelin gözlerine, gözleri çarpmış. Çarpmış ama o anda da eli ayağı boşanmış ve mermileri kucağından düşürüvermiş. Mermilerin çoğu uçurumdan aşağıya yuvarlanıp gitmiş. Oğlan kendisini toparlamış, toparlamasına ama mermilerden eser yok. Elleri boş şekilde efelerin bulunduğu yere gitmeye devam etmiş. Aklında ise "Allah'ım! Ben efeye ne diyeceğim? Mermileri bir güzel aşkından, bir güzelin gözleri yüzünden uçurumdan düşürdüm diye nasıl diyeceğim?" gibi düşüncelerle yollanmış. Efelerin yanına varmış. Efe ise oğlanın mermiler olmadan geldiğini görünce patlatmış tokatı ve mermilerin nerede olduğunu haykıra haykıra sormuş. Oğlan ağzını açıp, bir güzel gördüm, gözlerini gördüm, elim ayağım boşandı da ondan uçurumdan düşürüverdim, diyememiş. Efe ise oğlanın yanıt vermediğini görünce onu kovmuş.
Oğlan gerisin geri babasının yanına dönmüş. Artık herkesin diline düşmüş. Kahvenin yanından dahi başını öne eğerek geçer olmuş. Çünkü onu gören basıyormuş alayı. Bir süre sonra oğlan evden dahi çıkmaz olmuş ve bir gün...
Almış eline tabancayı, dayamış kimseye diyemediği güzelin sevdasını taşıdığı kalbine ve çekmiş tetiği. Yüreğindeki aşkıyla birlikte göçüp gitmiş.
Hep efelere türkü yazan halk, bu olayın ardından bu kez efelikten dönen birisine bir türkü yakmış.

sürekli kıskandırmaya çalışan sevgili

Yol verilmesi gereken sevgilidir. insanın ömrünü tüketir böyle tipler. Evlerden ırak, düşman götüne amk. Zaten hayat zor, bir de bu tipler daha da zorlaştırıyor. Sokarım öyle sevgiye, aşka..

damacana su satıp 13 öğrenciye burs veren muhtar

Sen devlet başkanı ol vergilerimiz helalı hoş olsun sana. Hatta fazla fazla verelim.

görsel

Bursalı köy muhtarı, köyüne kurduğu arıtma sistemiyle 19 litre suyu 1 liraya satıp, bu paralarla 13 öğrenciye burs verdi.

https://tr.sputniknews.co...-13-ogrenciye-burs-verdi/

aferinspritee

duygusuzlar kavşağının yazarıdır. şafak vakti cuğaralarımızı yakmışız, istanbul'un en hakim tepesindeyiz, fonda bu şarkı;

https://www.youtube.com/watch?v=jwP1HRmDVII

türk kadınlarının iyi yönleri

Doğulu insan şablonu bellidir, siyah saç, siyah göz rengi, beyaz veya buğday ten rengi. Batıda ise renkli gözler, çiğ beyaz ten, daha uzun boy. Türk kadınında bu varyasyonların tamamı var.

Karakter olarak da, doğunun entrikacılığından anaçlığına kadar her şey, batılıların eğlenceli hali veya bencilliği; tüm varyasyonlar var.

Bence en iyi tarafı "hibritliği".

kendinizi bir görsel ile anlatın

görsel

çocuğun olsa gelişimi için ne yapardın

Bu taktikler çocuklarda işlemez. Kitap okuma alışkanlığı ailecek oturup sesli bir şekilde çocuk kitabı okumakla mümkün olur. Doğayı çocuklara televizyondan öğretemezsiniz. Birebir teması olması gerekir. Anneler aman üstü başı kirlenmesin, mikrop kapmasın diye ne toprağa dokundurtuyor ne de kedi köpeğe. Çocuk oyunla öğrenir. Her öğretiyi oyunda neden sonuç ilişkisiyle aktarmak gerekir. Düşünen zihin için sürekli ne hissettiğini ve neyi neden düşündüğünü sormak gerekir. Hem ilişki kurmayı öğrenir hem de aklı gelişir.En önemlisi doğru ebeveyn olmanız gerekir. Çünkü çocuklar makine gibidir her hareket, söz tavır ve bakışı yakalar taklit eder.
Olup bitenleri kaçırma

İlk öğrenen uludağ sözlük kullanıcıları olacak.