sevdiği entry'ler

ezan okunurken müziği kapamayan insan

enteresan diyaloglar içerisinde kendini buluveren insan. aslında insan değil. yani insan da, ezan okunurken müziği kapamayan değil. yani o değil. off. yani bi dinle;

mekan: otobüsün en arka beşli koltuğu
zaman: işte oluyo biraz
oyuncular;
m: müezzin
t: tüy bıyık
v: vaudeville for vendetta

kulaklıklar kulağımda fakat mp3 player'ın şarjı bitmiş, müzik çalmıyor, üşenmişim kulaklıkları çıkarmaya, mal gibi dışarıyı izliyorkene;

m: allahuekber allahuekber
t: kardeşim, müziği şey yapar mısın?
v: anlamadım?
t: müziği diyorum, ezan okunuyor da..
v: yani?
t: kısarsan..
v: çalmıyor ki birader, kapalı alet.
t: nasıl çalmıyor, ben duyuyorum buradan?(yalana bak)
v: ne diyosun birader, naha şarjı yok.. hemi yalan söylüyorsun, hem hakkıma girdin, etmiyorum hakkımı helal(zayıf yerinden yakala)
t: özür dilerim kardeş, helal et hakkını.
v: yok.
t: yapma kardeş helal et.
v: susar mısın ezanı dinleyemiyorum.
m: la ilahe illallah..

bunlar hep anı tabii, toruna şeye.

mahallelerin evrimi

ütopyadan distopyaya doğru işler; iyilerin dünyasında tersinedir.

hani filmlerde dizilerde izleriz ya, herkesin birbirinin evine rahatlıkla girip çıktığı; çocukların envai çeşit oyunla oyalandığı, yaralandığı, sevdiği, ağladığı, kavga ettiği; gencoların en kabadayı masumiyetlerini nefeslendiği; babaların akşama doğru gelip topyekun mahallenin nümayişini evlere süpürdüğü; sünnetinde düğününde davete cümleten icabet edildiği mahalleler vardır hani. benim mahallem... tipik memur mahallesiydi; ankara'nın geçmişte kendine dönük, şimdilerdeyse hakkıyla etini pazarlamaya teşne bir semtinde film karesiydi mahallem. şimdilerde varoş olmakla övünen insanlar görüyorum; oysa ki varoşluk çarpık kentleşmeyi, eğitimsizliği, arabesk zevkleri ve hatta çoğu zaman suçu çağrıştırır. tek bir gecekondunun ve neden göçtüğünü bilmeyen zerre adamın var olmadığı, babaların evlatlarına dair tek hayalinin kendileri gibi orta sınıfa dahil bir beyaz yakalı olarak görmek olan, allah'ın günü börek açıp pasta yapan annelerin olduğu bu yer, elbette ki varoş da değildi.

çocukluğumda kapısını tekmeleyerek su istediğim sevim teyze'nin bir avuç çağla uzattığı sıcacık elleri, ergenliğimizde, tepemizde en harbi fırtınaların estiği o bin nevi sevdaya meylettiğimiz o vakitler eline oklavayı geçirip "çok gürültü yapıyorsun, müziği kıs" diyerek tavanı dürtükleyen almancı'nın ellerinde ılıyor; son kertede selamsız şehir insanlarının artık tokalaşmaktan dahi imtina etmesiyle iyiden iyiye buz kesiyordu. bu tersine evrim bizi de maymunlaştırıyor, donuklaştırıyor hatta o beğenmediğimiz pragmatik, işkolik ve duygusuz robotlardan biri haline getiriyordu. bugünlerde yaşadığım bir hadiseyle kafama dank etmiş, çokça da acıtmış mevzudur esasen.

birkaç gündür devam eden üniversite bahar şenlikleri dolayısıyla konser konser sürtmece, içip sıçmaca abi, vukuatımız bu. yine bu şenliklere gittiğimiz bi gün, oturup paşa paşa içerken yaldır yaldır yağmur yağmaya başladı, bizim için de gecenin nispeten erken sonuçlanması demekti bu illaki. neyse baba, döndük eve, kafa inceden kıyak, tekmeliyorum kapıyı. küt, karının teki açtı. oğlum anam falan değil, bildiğin bambaşka bi karı:

***

- minig guuuuuuuuş!!!
- anaaam, çarpıldık. taşlanan ve kovulan şeytanın şerrinden sana sığınırım. rahman ve rahim olan allah'ın adıyla! sen kimsin kadın?
- minig guuuuuş! emeeel, özleeeem, gelin gelin minik kuş geldi minik kuş!
- ayol bunun minik kuşluğu mu kalmış anne?
- kız anne, aaaaynı riç.
- (piç mi? senin tevellütünü sikerim) ne?
- oğlum ismet teyze'ne hoşgeldin desene.
- kim?
- beni hatırlamadın mı minik kuş? hani kan ter içinde kapıya gelirdin su isterdiiin, ben poğaça yapardım sıcak sıcak abinle sana getirirdiiiim, ondan sonracığıma sen hani seyhan'ın kızıyla bizim evde öpüşürdüüün, böööyle güzel güzel yiyişirdin. oh ne de güzel yiyişirdiiin. oh oh. bir bilsen ne de çok özlüyorum o seks dolu günleri.(heheh, sonları direkt karıya iftira da, hakikaten ilk seni öpmüştüm be betül; 5 yaşında...)
- aaa bildim bildim, ismet teyzeee. kusura bakma ben biraz şeyim de.
- ay anne minik kuş deyip durmasana koca adam
- yok yok desin abla ya. minik kuş he? hehehe.

fil evladı gibi de hatırlıyorum; seslenişi bile aklımda ve o asla yemediğim maydanozlu poğaçalarının, şimdi bile sikseler ağzıma koymayacağım sütlü irmik tatlısının tadı da.

***

ulan ne rahatlıkmış be, şimdi olduğunu düşünemiyorum bile. 11 yaşındaydım, annem o gece teyzemde kalmış, sabah beni "hadi okula git" demek için aradı, "tamam hazırlanıyorum" demenin akabinde yatağa aynen koşuzladım abi, hesapta okulu kırıyoruz. birkaç saat uyuduktan sonra büyük bi keyifle kalktım, elimi yüzümü yıkadım, kahvaltı yapmak üzere mutfağa doğru gidiyorum. o vakitler bir sebepten buzdolabımız koridordaydı, bir şeyler almak için dolabı açtığım sırada arkamda bi hareketlilik sezdim, dönmemle abimin uykulu sıfatıyla karşılaşmam bir oldu. ulan abimin okula gittiğine ve evde yapayalnız olduğuma kendimi öyle bi inandırmışım ki. hadi onu siktir et, dönem itibariyle paso cin peri masalları anlatıp sabah akşam birbirimizi korkutuyoruz. biraderin sıfatı görür görmez aklımı yitirmeme ramak kaldı abi, ulan dedim bizim herifin kılığında cin bastı haneyi, vallahi o deve yaşımda inandığım şey bu. benim ellerin ikisi de avuçları öne bakma suretiyle havaya kalkık ve korkudan sağa sola sallıyorum, suratta ağlamak-delirmek-yumurtlamak arasında bir ifadeler karışımı, ağızda "abiiiieeee, allaaaah, abiie, hıaaaah, git laaaaan" haykırışları hakim. abimin bi gözü kapalı ve hadiseyi anlamaya çalışıyo, söylediği tek şey de tipime baka baka sakin sakin: "nooluyo lan?"

sen o korkuyla dal taşak (bi tek şort var) merdivenleri sekizer onar zıplayarak sokağa doğru koş, koşarken yavaş yavaş "ulan bu herif okula gitmemiş olmasın benim gibi anamın yokluğundan istifade" düşüncesi kafaya yerleş, ayağındaki daşı doprağı temizle. değinmek istediğim ve bugüne nazaran enteresan olan da, mahallede kimsenin "bu pezevenk napıyo" diye bakmamasıydı, evet normal şartlarda da sokak ortasında dal taşak ve ekseriyetle deli divane koşanlar bizlerdik.

madem başladık hikayeyi de bitirelim. götün götün ve kapıda dikilen kişinin abim mi, yoksa abim suretinde eve musallat olmuş bir cin mi ikileminden tam manasıyla sıyrılamamış vaziyette merdivenleri çıkarken ilgili kişinin hala bir gözü kısık, saçları hala dağınık ve ağzından çıkan tek söz hala "noluyo lan?"dı. mevzunun bi de abim gözünden olan tarafı var tabii. adam diyo ki "lan annem gelmeyecek diye akşama kadar uyurum dedim, bi tıkırtılar bişeyler duydum, kalktım noluyo diye. baktım bu da gitmemiş okula domalmış domates hıyar topluyo sebzelikten. herif arkasını bi döndü, eller titriyo, sıfat saniye saniye değişti. aha dedim ben uyurken adam delirmiş. lan bi de yüzünü yıkamışsın ya, ben onları ter sandım. delirerek terliyon sandım." hahah lafa bak, delirerek terliyon sandım. abimin hayal dünyasının gerçekten hayranıyım.

sonraları birilerinin tayini çıktı, kimilerinin çok uzak semtlerde kooperatif taksitleri bitti derken, biz de yavaştan büyüyor ve her şeyden ölesiye nefret ederken, en olmadık şeye de ölesiye tutuluyorduk ya. düğümü gevşese de mahallenin ağzı daha açılmamıştı, daha da güzeli henüz masumiyetimiz saklıydı içinde. birkaç ay olmuştu binbaşının kızı müge, üst kata taşınalı. çok garip bi iletişimimiz vardı müge'yle. birbirimizle oturup hiç konuşmadık ama paso kaçamak bakışlar, kapıda karşılaşıldığında çatlayan ve titreyen sesimizle "günaydın/iyi akşamlar" deyişimiz, biz janti façayla arz-ı endam ederken onun pijamalarıyla, o allanıp pullanmışken bizim donumuz götten el aman vaziyetteyken karşılaşmamız. hani tatlı da bir telaş, yalan yok. belki bahtsızlığımızdandır, müge'yle aynı okulda okuyan bir arkadaşım vardı, bize geldi bir akşam ve balkona çıkıp yanımda telefona sarıldı, gevrek gevrek konuşuyor. tahminen diyalog şu şekilde gerçekleşti:

- alo, naber müge?
- iyidir senden?
- iyi. tahmin et neredeyim?
- bilmem?
- sizin bi kat aşağısı. enislerdeyim.
- ha şu yakışıklı çocuk mu?
- (bozuldu. sebebini sonra anlayacaktım) evet, o yakışıklı çocuk. neyse, öyle bi sürpriz yapıyım diye aradım.
- peki sağol aradığın için, görüşürüz.
- hadi görüşürüz iyi geceler.

ulan gazı aldık biz tabii, yavaştan çocuğu işliyorum ilerleyen günlerde. mevzunun içinde ben varsam, hadisenin normal seyretmesi mümkün mü? her hareketimiz faul, her topumuz falso ve elbette yine ofsayt:

- lan şu müge çok güzel kız di mi?
- eeeeh yeter be. bambambambam, güzel kız güzel kız. yeter. bambambambam, başka bişey demiyon.
- ne bambam lan? ne diyon olum? bambam ney? güzel dedik bişey mi dedik?
- seviyorum olum ben o kızı bi senedir. mektup yazdım.
- (hasiktir. eyvallah. boğaza yumru otur) heheh, mektup mu kaldı lan bu devirde hehe. olm şeyapın, okulda konuşsana.

konuştu arkadaşım, olmadı. bize de şu gün, hemen burada, hangi karıyı yesek diye birbiriyle savaşan arkadaşlara inat, belki safça ama ne şartta olursa olsun arkadaşının kadın gözüyle baktığına kadın gözüyle bakmamanın masumiyetini, o mahallenin çocuğu olmanın mirası belki çağdışı kararlılığımızı temizliğimizi yad etmek düştü. fazla durmadı binbaşı. yıllar sonra müge'yle aşti'de karşılaştık. yakışıklı bir çocukla el ele yürüyorlardı, göz göze geldik. bense "sikerim aşti insanına yaptığın karizmayı, bayılmak üzereyim lan sıcaktan" diyerek serin bir duvar dibine vermiştim götü en sefil halimde. biliyorum ki bir gün güzel bir kızla el ele yürürken yine karşılaşacağız müge'yle ve ben onu en pespaye haliyle izleyeceğim. bu arada sırtımı verdiğim duvar da mescit duvarıymış sonradan gördüm, karı dilenci sanmadıysa iyi. heheh.

ha şehirleşen, şehirleştikçe yozlaşan, "para"lanan mahallelere istisna oluşturacak yerler hala var, yok değil. bir vakit, nicedir memleketinde misafir etmek isteyen arkadaşımı bir şekilde geçiştiriyorduk fakat son tahlilde davete icabet etmek gerekliliği doğmuştu artık, kırmayalım hesabı. ulan adana. yazın siki. bizim güneye gitmemiz senede bir, onda da en kabadayı bir ay kalıyoruz, üstelik de otel gibi gayet steril bir ortam. e doğma büyüme ankara çocuğuyuz, belgesellerden afrika'yı izleye izleye sıcak memleketlere dair bi önyargımız oluşmuş. otelde değilsin, götün açıkta yataman, maymun mu kurcalar, samur mu yoklar bilemen. en küçük böceğinden en taşaklı hayvanına mahlukatın kervanı cemiyete bir numaralı düşman amına koyim. lan bitki bile ambiyansa ayak uydurmuş adam yiyo sen ne hikayesinden bahsediyon? sağolsun, tek tek yataklarımıza cibinlik asan kadınlar ve tam da söz verdikleri gibi kuzu çevirtip boğma rakı açan adamlar üzerinden fikrime istisna bir ceyhan mahallesine selam durmadan geçmek olmaz.

mevzuyu toparlayaylım agalar. çürümeler yozlaşmalar selamsızlıklar samimiyetsizlikler hileler ve hurdalar, tepeden, en yüksekten değil; senden benden mahallelerden başlıyor, semtlere, şehirlere ve ülkelere sıçrıyor. "iyi akşamlar" diye girdiğin bakkalda "aleyküm selam"la, "selamun aleyküm" diyerek selam verdiğin kasapta "buyur arkadaşım"la karşılaştığın bu tahammülsüzlüğe bir bak. mahallene bak. çocukluğunda yatağında yattığın hacı amca'ya, yemeğini yediğin yahudi mahir'e, suyunu içtiğin alevi zarife teyze'ye bak. şimdi de kaldır başını en basitinden sözlükte tartıştıklarına bak. siyaseti teorisyenlerden değil, sahtekar politikacılardan öğrenmiş; dini, alimlerden değil yobazlardan öğrenmiş; sorgulamayı bilim adamlarından, filozoflardan değil, militan sosyal virüslerden, komploculardan öğrenmiş haline bak. hayatını bu topraklara ve halkına adamış bir güzel adamın bir kolpa milliyetçi tarafından haince sırtından vuruluşuna, ama doğru ama yanlış hayatını devlete karşı olanlarla mücadele etmeye adamış bir adamın aynı devlet tarafından öldürülüşüne uyan sonra. neyin kavgasını verdiğini gör ve düzeltmeye kendinden, mahallenden, sözlüğünden başla. çünkü bu anlamsız kavganın ve tüketen evrimin çıktığı tek nahiye var; hiç acısını ölesiye tattınız mı:

ay rı lık...

böyle büyürdü her düş

büyümenin hikayesi.

ilkokul dördüncü sınıftayım. hani, hala futbolcuların gol sevinçlerini mahalle maçlarında taklit ettiğimiz dönemler. misal bir gol sonrasında caniggia'yla maradona'nın dudaktan dudağa öpüştüğü sene mahallede ne yiyiş dönmüştü be. yeter ki gol olmayagörsün; golü atanı atmayanı, rakip takımdan olanı aynı takımdan olanı, kalecisi forveti, istisnasız herkes gol sonrası bir anda yiyişmeye başlıyordu. kim daha çok gol yerse, maçı o kazanıyordu. öyleydi bizim kurallar. ayrıca atılan gol sonrası kasap, manava "senin kavunlar da tazeye benziyor. bi koklamak lazım ;)" gibi imalarda, göndermelerde bulunuyor; pattiz suğan satan amca bir köşecikte triportörünü sikiyor; köşedeki mandıranın sahibi suat abi, kendinden geçmiş bir halde bir yandan başından aşağı çökelek dökerken bir yandan striptiz yapıyordu. sapkın bir mahalleydik. (ulan taşak bi tarafa, mahalleye yeni taşındığımız vakitler peder elimden tutup evin karşısındaki bakkala götürmüştü. yanımda adama "şermin bey, şermin bey" deyip duruyor. ufağız, evin yerini şaşırdık günün birinde; bakkala sorayım niyetiyle girip "şermin amca bizim ev nerdeydi?" dedimdi. dükkandan tekmelenmek suretiyle siktir edilişimin sebebini bilahare anlayacaktım: herifin karısının adı şermin'miş. ulan bizim peder de nerden duyduysa... iyi katil olmamış şermin pezevengi. hadisenin 20 sene sonrasında karaladığım şu satırları, ta o günden selam duran mahallenin baş sapkını peder beye ithaf edelim heheh)

ilkokul dördüncü sınıftayım ve dersaneye gidiyorum. tabii bizim zamanımızda anadolu liselerine giriş sınavı ilkokuldan sonra yapılıyordu, ondan gidiyoruz dersaneye. yoksa anamın "bu çocuk galiba gerizekalı. 10 yaşına geldi, hala okuma yazma bilmiyor, hala gazetelerin resimlerine bakıyor" demesinin buna pek etkisi olduğunu sanmıyorum. ula peder almış getirmişse tan gazetesi'ni ben nabim? (fena sıçtık bu arada pederin ağzına ha)

yılın son iki ayında, dersanenin tüm sınıflarındaki başarılı öğrencilerden müteşekkil bir hafta sonu grubu oluşturulmuştu. bu özel gruba ilk teşrif ettiğim gün, servisi kaçırmam sebebiyle derse biraz geç kaldım. kapıyı çalıp içeri girişimle çağla'yı görmem bir oldu, hala hatırlarım: uzun boyluydu, saçları kumral ve küt kesilmişti; üzerinde mavi bir kot ve kırmızı bir hırka vardı; bacak bacak üstüne atmış, güzel kızdı. bense enteresan gömlek aşkımın o günlerden kalma olduğunu ispatlıyormuşum meğerse: altın sarısı ve kahverengi desenli gömlek de neyin nesi amına koyim? 10 yaşındasın be... aslında gömleğin kendi başına belki bir tarzın parçası olarak kabul edilebilirliği olsa bile; onun altına giydiğim, tamamen annemin işgüzarlığı olan gül kurusu rengindeki pantolonum, sanıyorum ki bir erkek çocuğuna yapılabilecek en büyük haksızlıktır. 15 yaşına kadar bu kadın yaptı benim alışverişimi birader, düşün artık yaşadığım travmayı. sonraları öğrenecektim, ben kapıdan girer girmez "tam benim tipim bu çocuk" diye bir laf etmiş yanındakilere. nasıl da yaşımızdan ziyadesiyle büyük davranıyormuşuz... (bizim peder ibneymiş, totoşmuş. iki paragraftır herifi yiyip bitiriyoruz, bu paragrafta da eksik kalmayalım dedim.)

ilkokuldaki aşk meşk mevzuları bellidir; ya teneffüste dansa davet oynarken ayarı verirsin kıza, ya araya birilerini sokarsın, konuştururlar, seni seviyorum-ben de seni (siktirin be), oldu bitti. çağla'yla da bu şekil olmuştu. gel gör ki ben yavrum saf, çeyrek aklımla fena halde kaptırmıştım kıza. üstüne bir de dersanedeki son günümüzde bir daha nasıl görüşeceğimizi doğru düzgün müzakere etmeden servislere dağılıp evlere siktir olmuştuk.

resmen divaneye bağladık iyi mi? evin içinde ölü palamut gibi gezmeler, paso depresif bir hal, ulan şarkı yazdığımı biliyorum be. "bak lan şarkı yazdım çağla'ya, dinle bak: rımmmmm... dırınırımm... dırınır... dinle bak, dinliyon mu? dırınırrım, dırınırım..." şeklinde gözyaşımla süslediğim musiki icrama 7 yaşındaki amcaoğlumdan ağır dereceden kahkahayla karşılık alınca bir hayalkırıklığına uğramadım değil tabii. ayrıca kendisi beni, arabesk-fantezi dalında yılın en hızlı çıkış yapan eşşoğlueşşeği ödülüne de layık gördü.

o vakitler abimle ranzada yatıyoruz. o abim ki ergenliğe yeni girizlemiş, her gece 31, her gece horozu boğmaca. ve sayesinde her gece mevzumuz belli:

- abi! abü! sallama şu yatağı yaa
- hınfhınf... ınnh... hınfınh... hınnhh...
- abü!
- hı? ha? ne var? siktir yat uyu enis sen daha uyumadın mı?
- ya sallama yatağı ya. anneeeee, abim yataa sallıyo!
- ulan it...
- haluk! niye söküyorsun yavrum kardeşinin pankreasını?

bu çağla mevzusundan sonra işler tersoya döndü tabii. her gece zırıl zırıl ağlıyorum ve ağzımdan çıkanlar "çağlaaaaaaıaaa. ühüüühüü... çağılaaaaıaa...", bunlardan ibaret. babam "ulan 10 yaşında hamile kalan ilk erkek çocuğu benim oğlum. hay senin allah belanızı versin bee" diyerek önüme çuval çuval çağla döküyor.

abi yüreği demek ki, dayanamadı, "gel götürücem ben seni çağla'ya" dedi bir gün. dersanede velilerin irtibat halinde olmasını sağlamak için verdikleri, öğrencilerin telefon numaraları ve adreslerinin yazılı olduğu kağıdı valideden çaldı; beni çağla'ya götürecek. bir güzel giyindim (ne güzeli ne güzeli? ön tarafında bir filin yüzü, arkasında aynı filin götü olan açık mavi bir tişört, altımda türbe yeşili bir pantul. hepsine bi yere kadar eyvallah da, ayağımdaki hastabakıcı terliği neden anne?), biraderin elinden tuttum, aynen çağla'nın evinin oraya. çok uzak bi mesafe değildi ama otobüsle gitmiştik. 1975'te macaristan'dan ithal ettiğimiz ikarus marka otobüsle şehiriçinde 200 basan şoförüyle (şoförün aynasının yanında "şoför tehlikeli ve yasaktır" yazıyordu. geçtim adamla konuşmayı, herifin kendisi bizzat tehlikeli ve yasaktı), abimle tek koltuğa oturmuş olmamıza rağmen önümüzde dikilip "hehheh. aslanlarım benim şimdi bana yer verirsiniz siz. aslan bunlar aslan! heheyt! aslanlarım benim. heh heh. heh. hadi bakalım." sözlerini sevinç dolu bir yüz ifadesiyle zikrettikten sonra yüz ifadesini zerre değiştirmeden arkalara doğru süzülen asker emeklisi sıfatlı sabunluğuyla manyaklarla dolu bir otobüstü bu da.

çağla'nın evini bulduktan sonra civarda 2 saat kadar takıldık. bilahare evin kapısında çağla'yı gördükten sonra sevinçle yanına koştum, gözleri parladı. 3-4 saat parkta oturduk; ben 10 senelik ömrümün en mutlu anlarını yaşarken, abimse hemen 50 metre ötede o mahallenin belalılarına yeni öğrendiği taekwondo hareketlerini sergileme gafletine düşünce 14 senelik ömrünün en nadide dayağını yiyormuş.

o gün, evimizde herkes usluydu.(peder hariç)

***

üniversitedeki beşinci senemdeydim. hayatımın aşkı olduğunu sandığım kadınla ayrılalı henüz çok zaman geçmemiş; onun bunun üstünde tepinme meşguliyetlerindeyiz. benimle birlikte bir arkadaşım da kendine özgü sebeplerden depresyona girmiş, kendini eve kapatmış. ben vukuatın ilk şokunu atlattığım için hayata dönmüşüm ama bizim pezevenkte tık yok.

şu hadiseye de değinmeden geçmeyelim: karı kız mevzularında son derece başarısız olan bu kardeşime vaktiyle ramazan ayındayken, beğendiği hatunlardan biri derste kağıda bir şeyler yazıp buna uzatmıştı. heyecandan götü teslim edecekken kağıtta yazan "sabah dişlerimi fırçaladım. orucum bozulmuş mudur?" cümleleriyle karşılaşması kendisini oracıkta fenafillaha ulaştırmıştı. karı, arkadaşımın saçlı sakallı halini görünce dindar bir şahsiyet olarak mı algıladı bilemem ama herifin verdiği cevap, tarih boyunca islamiyet üzerine yazılmış bütün kitapları yeniden sorgulamamıza sebebiyet vermişti: "diş macunu kullanmadığımız müddetçe orucumuz bozulmaz". ulan üsluba bak, sanki bana fetva yayınlıyor, mektubat yazıyor eşşoğlueşşek.

bir gece toparlansın, biraz dağıtalım hesabı plan yaptık arkadaşlarla, aradım:

- alov? nabıyon lan kavanozdaki adam? akıakıakı.
- napim abi yatıyorum ya.
- ulan akşamın 7'sinde ne uykusu bu sığır? 7 a.m'de ne uykusu olm bu? a.m mi, p.m mi hep karıştırıyom bunları da.
- p.m abi.
- sus, bağa cevap verme. akşam çok acayip işler olucak kardeşim. çok acayip içki olayları var. seni de bekliyoruz.
- abi ben gelmeyim, çıkasım yok.
- asıl sürprizi duymadın lan. arda okuldan iki tane de karı çağrıyormuş.
- geliyorum abi.
- hehehe, yılan seni. 9 a.m'de arda'da oluyüsün.
- p.m abi.
- anayın amı anayın.

akşam toplandık, yavaştan demlenmeye geçerken kapı çaldı. biz iki kız beklerken, istanbul'dan gelen misafirlerini de kapıp getirmişler. yalnız kızı görmen lazım biraderovski. hani, kızların istanbul'dan gelen misafiri değil de, kuğulu park'tan çalıp getirdikleri kuğu dersin, o kadar söylüyorum. çerkesmiş üstelik, çerkeslere zaafım da malum...

bütün gece karı anlattı, ben dinledim; bi ara sazı elime alayım dedim, sıçtım. fakat allah seni inandırsın, kıza dair zerre kötü niyet yok içimde. lan öyle temiz bi sıfatı var ki, adamın nefsi uyanmıyor be. ha "verse sikerim" o ayrı heheh. gece boyunca zaten el temasından başka da yakınlaşmamız olmadı.(pandiklemedik lan karıyı, öyle koltukta el ele tutuşmaca bebe gibi).

diğer karılardan da iş çıkmayınca yatakta arkadaşımla beraber yatmak zorunda kaldım. yalnız, gece bir rüya gördüm, inanaman. rüya anlatmaktan da dinlemekten de iğrensem de, bunu belirtmem lazım abi. güya eski karım (rüya müya. rüya da olsa öyle karıyı boşayan akl-u hikmetimi sikeyim) ve onunla beraber 6 tane afet-i devran karıyla aynı evde takılıyoruz. ama hissediyorum yani, çok acayip işler olacak. bakalım neler olacak diye beklerken bi anda evi bok basıyor. yerler, duvarlar, her yer lağım suyu, bok, püsür... leş gibi de kokuyor. lan bir uyandım, yanımdaki arkadaş ver etmiş babam osuruğun gözüne, cayır cayır... herif nasıl bir osurduysa resmen rüyanın seyrini değiştirdi amına koyim.

neyse abi, uyandık, kahvaltı mahvaltı muhabbetleri tabii. telefonlar alındı karşılıklı, iki gün sonra aşti'den ufak bir öpücükle uğurladık.

ulan bir anda yıllar evveline döndüm. her şey, tam olarak 15 sene önceki gibi. yani abim hala ranzada otuzbir çekiyor. heheh saçmalamayın. tüm hissettiklerim aynı; 15 sene evvel çağla'yı arayan çocuk gibiyim. "ulan" diyorum kendime, "kalk git. tıpkı 15 sene önceki gibi kazanacaksın."

bir gece aniden janti façayla; yanıma sadece telefonumu, çakmağımı ve cüzdanımı alarak yola çıktım istanbul'a. varır varmaz öğle vakti aradım, akşama doğru buluşmak üzere sözleştik.

yine güzeldi, kuğu gibi. o anlattı, ben dinledim; ta ki hasbelkader, inceden utanarak, erkek arkadaşından bahsedip kulaklarımı ateşle tıkayana dek. başka arkadaşlarla da görüşeceğimi söyleyip apar topar siktir ettim karıyı, sonra ne o aradı, ne ben.

hayalkırıklığı büyüktü tamam; her ne kadar hissettiklerime aşk demek mümkün olmasa da, hem kabuğum bir cılız tokatla çatlamayacak kadar sertleşmişse de, bir soru aklımı kurcalayıp duruyordu: aşk denen o güzel kız çocuğu bu kadar çirkef, bu kadar kirli ve bu kadar çirkin mi büyüyecekti?

***

önceleri bir düştü aşk, gülümserdik uyurken;
sonra bir düştü aşk, dudağından kaldırdık kahpelerin.

önceleri bir düştün güzel kız, ağlayarak uyandım;
sonra bir düştün gözümden, şimdi kupkuru gözlerim.

önceleri bir düştüm, hayat bana imrendi;
sonra bir düştüm, anladım: böyle büyürdü her düş...

allah varsa türkiye neden fakirdir

allah vardır. türkiye allah'ın koyduğu kurallara uymayan insanlardan oluştuğu için türkiye fakirdir. nedir bu kurallar? bu kurallar şu an batının uymakta olduğu kurallardır. bunların en önemlileri ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, insan sevgisi, adalet, liyakat gibi kavramlardır. bu kurallar allah'ın sosyal kurallarıdır. uymayanlar fakir kalır. uyanlar zengin kalır. batı toplumları yer çekimi kanunu buldukları gibi allah'ın bu sosyal kurallarını da bulmuşlar ve vicdanlarını ve akıllarını dinleyerek, doğru'nun peşinde koşarak dünyada mutluluğu yakalamışlardır. türkiye gibi toplumlar kendini uyanık gören şeyh veya siyasetçilerin peşinde mutluluğu öteki dünya denilen yere bırakıp, dünyada sadece o uyanık şeyh veya siyasetçilerin dedikleri ezberleri yaparak akıl ve vicdanlarını devre dışı bırakmışlardır. o sebeple allah'ın dünyada koyduğu sosyal kurallara uymamaktadırlar ve fakir kalmışlardır. batı toplumu ise allahın sosyal kurallarına batı değerleri deyip doğru ve iyinin peşine düştükleri için zengindirler.
© copyright 2005 - 2026