1. .
    bir söykü projesi dahilinde yazılmış öykünün adıdır.

    konu: daktilo.

    not: (#14742634) nolu entry'imde bu projeye bir daha katılmayacağımı ve sebeplerini belirtmiştim. ancak sonrasında experimental'in ilgisi, açıklamaları ve karşı olduğum meseleyle alakalı tespitlerde bulunması, güvence vermesi, benim de bizzat birkaç soru işaretini giderecek birtakım entry'lere ve "noktalara" şahit olmam, yazmaya olan tutkumun da yardımı ile tekrardan yazmaya karar verdim. şunu belirtmeliyim ki tahlil kurulunun seçilmesi şekline hala karşıyım. ancak daha sonra birkaç görüşme ile de şimdilik yapılabileceklerin sınırlı ve bu şekilde yapılabilir olduğuna kanaat getirdim ve sürecin ilerleyişini sabırla beklemeye karar verdim.

    bu da haddim olmayan öykü teşebbüsüm:

    ----

    işte yine o ses. yapışkan bir madde ile iç içe geçmiş, üzerindekiler okunmaz hale gelmiş kağıtlar gibi olan hafızamın kasvetli derinliklerindeki o ses. ama daha derinden, sanki yosun kokan, sineklerin kol gezdiği, dışarıdan görmesi ürkütücü, cesaret edilemese de merakı yenemeyip eğilerek içine bakıldığında, çürümüş duvar çeperlerini görmesi ürkütücü bir kuyudan gelen ses gibi boğuk, çok uzaklardan bir zemine darbe indiriliyormuş gibi tok bir ses. hem de öyle seri, öyle aralıksız ki...

    bir ara bu seride bir düzen var mı diye dikkat kesildim. duyduğum, bu sanki beynimin içine verilen seslerin devamlılığı hakkında bir düzen bir benzerlik aramaya çalıştım.

    dan, dan, dan..dandandandandan......dan..dan dan dan dan..dandan..dan.........dandandandan.

    hayır hayır. seriyi bir düzene oturtmam imkansız.

    beynimi kemiren bu sesin dışındaki diğer seslere ne demeli? bir cismi paketlemek için kullanılan geniş, yapışkanı güçlü, saydam bir araç vardır. o ruloyu açarken ki çıkan ses gibi de, hangi yönden geldiğini kestiremediğim ama sık sık kafamın çinde beliren ses. tıkır tıkır, karton yüzeyine çarpma sesi. tıkır tıkır tıkır. hızlı, ardarda tıkırtılar. ama en çok da o derinlerden gelen "dan" sesi. o darbeler, kilometrelerce ötede büyük bir patlama olmuş da, tok sesi kulağıma gelmiş gibi. dannnnn...ve seri. ve devamlı. arada durup sonra devam eden.

    ***

    zehir.

    zehirden farksız. tadı güzelleştirilmiş zehir bu. kötünün iyisi ama. yine de kötü. küçük plastik şeffaf cisimler içinde iki adet renkli madde. hergün, rutinimin bir parçası. önce sesinden nefret ettiğim kapı açılır. sadece sesi mi, hergün bakışlarımı heba ettiğim o beyaz araç. yüksek. küçük bir penceresi var. ben yetişip de bakamıyorum dışarıya. ama açıldığında pek de birşey olmadığını görüyorum ötesinde. yine aynı kapıdan bir tane daha, hemen karşımda. yine yüksek bir penceresi. muhtemelen benden bir tane de arkasında. sonra dışarısının kokusu girer birden içeri. o koku ki artık alıştığım birçok iğrençliklerin arasında çoktan yerini almış. az önce boğazımdan mideme indirdiğim o iğrenç tatta -ama zehire göre iyi- maddelerin kokusu bu. sanki aynı maddeyi buharlaştırıp yaymışlar her yere. üst üste binmiş, üzerindekilerini rahatça okuyamayacağın kadar küçük yazılarla dolu kağıtlar gibi kaotik hafızam çağırıyor bu kokuyu bazen. burnum mu çağırıyor ya da? sizler kadar iyi olmadığımı biliyorum. hergün gelip birtakım teknik cümleler kuruyorsunuz. bu sabahkiler yine zihnimi yordu. sizler kadar iyi anlatamıyor olabilirim. vücudumu da bilmiyorum ya pek.

    ***

    detaylı gözlem nedir ki? bugün neden bunu istediğinizi bilmesem de odamı istediğiniz gibi tarif etmeye çalışacağım. detaylı olup olmadığına sizin karar vermeniz gerekecek. ancak bana verip durduğunuz o uyarıcılar ağzımın da zihnimin de tadını kaçırıyor. odamı neden tarif etmemi istediğinizi anlamasam da yapacağım. sizler de hergün geliyorsunuz buraya neticede.

    odam. en kötüsü içerideki soğuk. mermerin üstünde oturmak mı? nerede olduğumu bile kestiremediğim bu yeri kim inşa etti de zemini böyle mermerden yaptı? o kadar soğuk ki, bugüne kadar neden biyolojik badirelere girmedim ben de şaşırıyorum. soğuğun aksine çok sıcak hissediyorum. kapıya olan nefretimden daha önce bahsettim. yine de bakış açımı dar tutmamaya çalışıyorum. hayal gücüm pek yoktur ancak bazen aklıma kapının ardı geliyor. orada bir dünya hayal ediyorum. sadece bir hayat. detayları veremeyecek kadar bulanık bir hafızam var, malum. duvarlar ise kabuslarıma giriyor. ne zaman gözlerimi kapatıp, karanlığa çekilsem, duvarların kasveti etrafımı sarıyor. renksiz, soğuk. kediler. hani birşeyler istemek için gözlerini size dikerler de acır, istediklerini sağlarsınız. kabuslarımda bir kedi gibi gözlerimi duvarlara diktiğimi hatırlıyorum. gel gör ki ruhsuz bu duvarlar. ne acıyorlar ne bir tepki veriyorlar. onlara öylece bakıp çığlık atmamdan zevk alabildiklerini hissediyorum, ruhsuz olmalarına rağmen. ya da bana tepkisizler. sonuçta kabus bu. bir tepki olmalı. lanet olsun ki ne konuşuyorlar ne de bir iletişim kuruyorlar. bense istediğini almaya çalışan zavallı bir kedi gibi çığlıklar atıp gözlerimi masumca dikmeye çalışıyorum onlara karşı. aklıma gelmişken, dünkü teslimattan sonra, yarısı suyla dolu su deposuna vurduğunuzda çıkan o tok ve derinden gelen ses, evet ona benzer o sesler geri döndü. dan. ardından suyun titremesi. ve deponun içerisindeki yankı. dan. bu sefer alüminyum deponun sesi. dan. tok ses. bir kere daha, dan. sonra yine seri bir şekilde. dandandandandan..dan..dan..dandan...ben bir düzeni var mı yok mu diye merak edip çözmeye çalışsam da, çözemesem de, sesler alışıldık oldu artık. düzen yok gibi ama bir yandan da var gibi. sese olan aşinalığımdan olsa gerek, kendi zihnim bir düzen oluşturdu galiba. bilemiyorum. oda gözlemim umarım istediğiniz gibidir. sizi kızdırınca neler olduğunu biliyorum. nedense şu mermerin soğuğu gibi de hafızam birçok noktada çok soğukken, sizin bana olan tutumlarınız çok sıcak. tamam burada bitiriyorum.

    ***

    gözlerimin yandığını hissettim bugün. pis kokulu plastik şeffaf cisimlerden, pis kokulu ve zehirden tatlı ama özünde iğrenç renkli maddeleri indirdikten birkaç saat sonra, boğazımdan mideme. yine de kafamın içindeki o sesler, en çok da ötede örse tokmak indiren bir demircinin çıkardığı sesin yankısının boğukluğu gibi olan "dan" sesi daha kötü bu yanıktan. anlam veremiyorum birçok rahatsız edici ses içinde neden o ses özellikle en yoğun olanı. hem nereden geliyor ki bu sesler? böylesi bir odada, boş, soğuk, duvarların kabuslarıma girdiği, ötesini doğru düzgün hayal bile edemediğim kapısının olduğu yerde. ağaçtan düşmüş, solgun renkli yapraklar arasında, renk tonuna göre yaprak ayırt etmedeki zorluk gibi de hafızamı yoklamak pek bir zor. haliyle sesi çıkaran "şey" üzerinde bir geçmişe dönüş yapıp tahmin yürütemiyorum. zaman kavramım da yok zaten. günün başı mı sonu mu olduğunu, tavanda asılı duran eskimiş çeperli lambanın yanıp söndüğü anlara odakladım. lamba söner gecem olur, lamba yanar gündüzüm. tek sorun bu kavramın da en az bu mermerler kadar soğuk, bu duvarlar kadar ürkütücü, bu uyarıcılar kadar iğrenç ve bu kapı kadar nefreti sinesine çekmiş ruhsuz olması. üzerinde oturduğum, uyuduğum, ne çok sert ne çok yumuşak olan bu yapıyı söylemiyorum bile. rahatım üzerinde ancak o da duvarlar kadar ketum. bazen rüyalarıma giren birkaç objeden birisi de bu. dört ayaklı, maddesi çatlamış, eskimiş, hafiften kokan, yere yakın yükseklikte araç ile konuşmaya çalışıyorum. yüzüm yere bakarken, ellerim kafamı üstüne koyduğum yumuşak ve beyaz cismin altında, bu dört ayaklı araçla konuşuyorum. duvarlara işlediğim şirinlik numaraları yerini çığlıklara bırakınca çareyi bu yapıyla iletişime geçmeye çalışmakta arıyorum rüyamda. sonuç mu? bir türlü yetişip ötesini göremediğim şu kapının penceresine karşı olan yenilgim gibi bir yenilgi. sonra yine uyandım ve yine o sesi işittim. hani kafanı suya sokarsın da kulaklarında bir uğultu olur. sonra suyun olduğu kaba bir darbe gelir de yoğun bir ses duyarsın. dan. sonra yine ardı sıra dan, dan..dandandan..dan...dan...dandandan...

    ***

    bahsedeyim öyleyse yemeklerden. patates püresi artık tadını kaybetti. bir bebeğe bile hergün brokoli verirseniz, zamanla emin olun alışır, artık o kötü tadından şikayetçi olmamaya başlar. ya da hergün içtiğim bir şişe süt. gazından sorun yaşayan bir bebek bir bakmışsınız çıkarırken sesine yön verip kendine eğlence yaratıyor! başka yemekleri de hayal edemez oldum. bir parça peynir ve akşamları ek olarak getirdiğiniz birkaç zeytin. fareleri düşünüp onları kişileştirmek istiyorum adeta. ağızlarından duymanızı istiyorum peynirden hiç bu kadar nefret etmediğini belirtmek için. protein ihtiyacım içinse yumurta şart dediniz. öyle ise bir dahaki sefere dişlerimi temizlemem için malzeme sağlayın, ağız kokumdan şikayet edeceğinize! üzgünüm bu noktada gururumun sözünü dinlemeliyim. haklı da.

    ***

    bu nasıl bir maddeden yapılmıştır hiç bir fikrim yok. yalnız çok kaşındırıyor. hem geniş, hem soğuk odamın soğuğundan koruyamayacak kadar ince ve açık bir elbise. ve beyaz. neden beyaz? mermer beyaz. kapı beyaz. lamba beyaz. bir tek duvarlar renksiz ve mat. gri tonda, boyasız. şimdi tekrar edeceğim; mermer zemin, beyaz kapı -lanet penceresi ulaşamayacağım yükseklikte- beyaz lamba, beyaz yatak, beyaz yastık, beyaz elbise. ilaçlarım bile beyaz. ilaçların olduğu plastik kap bile şeffaf beyaz. sizin önlükleriniz beyaz. hergün size teslim etmek üzere cümlelerle doldurduğum bu kağıt beyaz. süt beyaz. yumurta beyaz. peynir beyaz. kafamda beliren o gizemli sesin nerede geldiğini düşünürken, acaba o araç da beyaz mıdır diye merak etmiyorum değil. hışırtı sesleri, tıkırtı sesleri, ambalaj yapmak üzere kullanılan şeffaf, büyük bantların çıkardığı ses. bu seslerin kaynağı da beyaz mı?

    ***

    eskiden çok daha zevkliydi bu yazma rutinimiz. gelirdiniz, günümün nasıl geçtiği ile ilgili notlar tutmamı isterdiniz. bir gün içinde neler yaptığımı yazmamı isterdiniz. gözlemler yapmamı isterdiniz. uzun zamandır çok daha zorlu sorulara cevaplar vermek zorunda kalıyorum. hiçbiri anlam ifade etmiyor. o zor ve teknik sorulara verdğim cevaplar doğru mu onu da bilmiyorum. onca cevabı nasıl verdiğimi de bilmiyorum. işin en ilgincime giden yanı, helezonlar şeklinde çizilmiş şekiller gibi başlangıcını bilmediğim hafızamın, bunca şeyleri neden ve nasıl geri getirebildiği. verdiğiniz ilaçların yoğunluğuna da değinmek istiyorum. ikişer tane aldığım zamanları hatırlıyorum. en son ne zaman iki tane aldığımı ise hatırlamıyorum. gözlerimin yanması geçti ancak çoğu kez baş ağrıları, anlamsız numaralarla geçen kabuslar başladı. sormak isteyip de cevap beklediğim onca soru varken bunu yapamıyor olmam adil değil. sizleri daha önce üzdüğümde başıma gelenleri biliyorum. onları da hatırlıyorum. hoş, nasıl unutabilirim ki. o dönem boyuncaki soğuk kanlılığınız neydi peki? bunu bile öğrenmek istiyorum. küçük bir çocuk gibi mızmızlanmak istemiyorum. ancak zihnimi, kendimi hatırladım hatırlayalı rahatsız eden o ses nedir peki? onu da soramıyorum. zaman kavramım geri geldi. günleri ayları biliyorum. tarihten habersiz olsam da tarihi bölen isimleri hatırlıyorum. aslına bakılırsa hafızam eskiye göre gayet iyi. nedenini bilmiyorum? neden eskisi gibi konu vermediniz bugünkü notlarım için? neden genel manada istediğimi yazmama müsaade ediyorsunuz?

    ***

    neler oluyor? neredeyim ben? neden "bu son yazı teslimatı olacak" dediniz? neden odamı değiştirdiniz? o insanlar da kimdi? bir iki dakika süren yer değişiminde gördüğüm şeyler başımı ağrıttı, hafızamı zorladı, birçok soru işaretini gidermemi sağladı. beni odamdan çıkaracağınızı ve başka bir odaya götüreceğinizi söylediğinizde hissettiklerimle şuan hissettiklerim arasında uçurum var. ellerimi bağladınız, plastik sert ve acıtan bir madde ile. insanların arasından bu kılıkla geçmekten nasıl utandığımı anlatamam. kendimi sorgulamama kapı açtınız. bu oda değişimine kadar neden burada olduğumu hiç düşünmedim. şimdiki farkındalığım ise "burada neden olduğum" ve ne amaca hizmet ettiğim ile ilgili. bir amaca hizmet ediyor olmalıyım ki bu rutine sahibiz. ellerimi bağlayışınızdan sonra neden o ilaçları aldığımı, neden böylesi bir elbise giydiğimi, neden öylesi bir odada tutulduğumu anlıyorum. ben bir esirim. ancak neyin esiriyim ve neden esirim öğrenmek istiyorum.

    oda değişimi sırasında başımın ağrıdığını ve hafızamda bazı hareketlenmelerin olduğundan bahsettim. karşı koyamadığım baş ağrısının gözlerime verdiği bulanıklık ve kaşlarımda oluşturduğu çatıklık ile birlikte kalabalık bir odadan geçtiğimizde, aylardır kafamın içinde yer edinen boğuk, uzaktan gelen, rahatsız edici o "dan" sesindeki "düzensiz ritm" in benzerini, bulduğumu hissettim. düzenli belirmeyen "dan" sesleri o "düzensizlikle" bir kadının parmaklarıyla, bir alete her vuruşunda çıkardığı sesler olduğunu fark ettim. yalnız ses artık derinden ve boğuk değil, hemen yanıbaşımda ve net geliyordu: "çat. çat. çatçat..çatçatçat..çat..çatçat" hiç durmadan kullandığı parmakları, kafamdaki "dan" seslerinin "çat" halini çıkarıyordu. düzensizliğe olan aşinalığım, farklı tonlarda olan sesin kaynağını böylece belirtmiş oldu. bir iki dakikalık oda geçişimizde o kalabalığı süzerek elde ettiğim görüntülerden biri de o sesi çıkaran kadının kılık kıyafeti idi.

    gayet derli toplu, koyu kahverengi ve parlak saçları, kıpkırmızı dudakları (bir insanın dudakları o kadar kırmızı olabilir mi? çok güzeller), omuz bölgesinde çeşitli bez parçaları olan, göğüs bölgelerinde yıldız şekilleri ile bazı maddeleri, eklentileri olan koyu bir renkte elbise ile önündeki alete durmaksızın vuruyordu. çat..çat.çatçatçat. aletin hemen üstünde bir kağıt ve kağıdın kadın alete vurdukça, tutunduğu bir parça ile devamlı sağa doğru kayması aklımda kalan detaylardan. sonra kadın o parçayı tekrar sola, başa kadar çekiyor ve alete vurmaya devam ediyor. aletin rengi parlak siyah, eğimli ve masada ciddi yer kaplayacak büyüklükteydi. neden buna bu kadar taktığımı anladınız umarım. kafamdaki seslerin bu sesin ta kendisi, ancak farklı tonda olduğunu anlatmaya çalışıyorum. yine de anlam veremiyorum, oradan eski odama kadar o ses nasıl geliyordu? o sesin dışında duyduğum bazı seslerin kaynağını neden göremedim, bilemedim?

    peki ya benzer birkaç başka kadının o koşuşturmasına ne demeli? aynı kıyafetleri olan birkaç kadın daha, ellerinde birtakım kağıtlar ile oradan oraya koşuşturuyor, hemen yanlarında; kafalarında açık renkli cisimlerin olduğu, saç şekilleri hepsinde aynı olan, yine kıyafetlerinin omuzlarında eklentileri olan, göğüs bölgelerinde yıldızlı şekilleri olan adamlara birşeyler söyleyip başka bir yere koşuşturuyorlardı. az ileride kulaklarına birşey takılmış, garip davrandıktan sonra kalemiyle kağıda birşeyler yazan yine benzer kıyafetli benzer saç şekilli adamlar... ortamdaki sis ya da duman, cızırtılı bir şekilde küçük ve üzerinde ufak cisimler olan kutulardan çıkan konuşma sesleri aklımda kalan diğer detaylar. siz beni kolumdan tutup diğer odaya geçirirken, o kadının vurduğu aletten çıkan ses de yine uzaklaşıyordu. "çat çat" sesleri yine yavaşça boğuklaşıyor, yön değiştiriyor, sanki kafamdaki bir sesmiş gibi düşündüğüm o eski haline dönüyordu. birkaç dakikalık bu yürüyüş ve beraberinde gördüklerimin yanı sıra, sese olan dikkatim yüzünden o kutudan çıkan konuşmalara pek yoğunlaşamadığımı fark ettim. ilginçti ama dinleyemedim.

    bu oda çok daha farklı. yerde mermer yok. tamamen farklı bir madde. mermeri biliyor olmam ile bu odanın zemininin maddesini bilmiyor olmam da yine, hafızamın bana oynadığı bir diğer sinir bozucu ve ilginç bir oyunu. kapının rengi kahverengi (neyseki bazı renklerin isimleri aklımda. tıpkı o kadının saçlarını ve o göz alıcı dudaklarını isimlendirebildiğim kahve ve kırmızı renkleri, kafamdaki seslerin sahibi kadının vurduğu aletin rengi gibi) penceresi ise alçak. tavan yere yakın, çürümüş gibi. ortamda pis bir koku, üzerinde oturduğum ve yattığım bu yapı ise çok eski. yüzeyi yapış yapış, yırtık pırtık. burada hiçbir şey beyaz değil. kıyafetimden başka. kapıda pencere yok. ancak şuan karşımda olan duvarda küçük bir pencere görüyorum. odaya dışarıdan gün ışığı giriyor, yine de çok zayıf bir ışık. girer girmez ilk yaptığım, üzerinde oturduğum bu cismi duvara yaklaştırıp üzerine çıkmak ve dışarıya bakmak oldu. karşımda yine başka bir duvar. ancak çok yüksek ve önünde bir düzenek var. düzenek bugüne kadar gördüğüm, tarif edebileceğim en zor şekle sahip. yerden biraz yüksek uzun ve geniş bir yapı, üzerinde uzun direkler ve uçlarında yumurtanın şeklini almış kalın bir ip. tam beş tane benzer direk, uçlarında ipler ile karşımda belirdi. kafamı biraz daha kaldırıp havaya baktığımda koyu renkli bulutlar gördüm. odaya giren ışık birkaç dakika sonra kaybolmuş, sert bir rüzgar esmeye başlamıştı. bakmaktan yoruldum, aşağıya indim, üzerine bastığım cismi yerine yerleştirdim. bugün gördüklerim aylardır gördüklerimden çok daha fazlasıydı. yorulmuştum, gözlerimi dinlendirdikten sonra bunları daha fazla soğutmadan, unutmadan yazmaya başladım. bu size teslim edeceğim son yazı olduğu için bu kadar uzun tuttum. şimdi bitiriyor, "son" ile kastınızın ne olduğunu tahmin etmeye çalışarak geceyi sonlandırmayı planlıyorum.

    ***

    --rapor sayısı : 213--
    hasta numarası : 10
    hasta tipi : yüzbaşı. başa şarapnel parçası almış, güçlü hafıza kaybı. gözlem gücünün zayıflaması, beynin çözümleme yetisinin geriye vurması.
    deney süresi : 5 ay.
    sonuçlar : ilaçların yan etkisiyle oluşan şiddetli baş ağrıları, işitmeye yönelik hassasiyet, bir süre sonra istediğimiz ölçüde geri gelebilen hafıza. beyindeki kodlara ulacaşakken savaşın ilerlemesi ile karargahlara ve laboratuarlara olan baskınlar nedeniyle sonuç alınamadı. 10. denek, savaşı kaybetmemizle başarısızlığa uğradı. denek, diğer 9 u gibi yok edildi.
    7 -1 ... ischam