bugün
- seküler kesimden yeni carrefoursa'ya tokat33
- taksiciyimbebegim4
- dincilere laf anlatmakta çalışmak13
- çilekli süt içen sözlük erkeği3
- şabat şalom3
- en karizmatik ve çekici sözlük erkeği6
- nişanlının eski sevgilisiyle buluşması9
- kaçak çay18
- yazarların kulaklık markaları5
- çilekli pasta yiyen erkek7
- galatasaray vs akp9
- kız kulesi3
- erkeğin kadından üstün olduğu gerçeği49
- whatsapp grubundan çıkarılmak9
- fon vurgunu54
- biz x hocanın neferiyiz2
- piramitleri uzaylılar yaptı yalan söyleyen toptur2
- borsa istanbul19
- en iyi çakmak markası10
- yılmaz erdoğan'ın ekin türkmen'e söylediği söz6
- bırakılan sevgilinin yerini dolduracak şeyler5
- caiz ve mekruh ayrımları2
- antalya7
- fon vurgununu unutturacak seks kaseti5
- atatürk'ün gerçek varisi başkomutan erdoğan dır5
- mustafa sarıgüi'ün seks kaseti iddiası11
- hayatın son gününde yapılabilecekler7
- nervio bayan6
- bir kemalist ile arkadaş olunur mu4
- kadınların erkeklere hiç çok yakışıklısın dememesi16
- from gold from dust34
- osmanlı da çok eşliliğin yaygın olmaması3
- sürekli 40 yaş üstü erkek yazarlarla uğraşmak3
- tavuk dolma5
- çirkin ayaklı kızların yaşama amacı4
- hristiyan hukuku2
- zengin kel erkekler neden saç ektirmiyor sorunsalı2
- iltica22
- tavuklu pilav13
- muzlu süt4
- akp'nin gazze bağışını fonlara aktarması5
- çemeniyle ünlü ilimiz4
- berat albayrak'a iftira atılması11
- mekke kutsal mıdır sorunsalı10
- mark twain2
- pastırma sıcakları3
- dido3
- emre aydın2
- ismet gürbüz'ün tırnakları vs bikbik'in tırnakları2
- kürk mantolu madonna4
Taksimden Beşiktaşa yürürken söylemişti bunu. Bu, iki aydır düşündüğü cümleyi. O sırada Mucit, bir şeylere katlanıyormuş gibi hissediyordu. Ceketinin yakalarını bir hırsla kaldırdı. Birileri ona merhametsizce eziyet ederken o, bu acı günlerin sona ermesini bekliyordu. Üstelik sözünü ettiği zalimler, en sevdiğini öldürmüşlerdi sanki. Onunsa ölmeye bile hakkı yoktu. Bu acıyı hissederek yaşamalıydı. Susup dinledi Dallası.
iskeleye doğru ağır ağır yürüyorlardı. Maça gidenlerin telaşı arasında inatla yavaş kalıyorlardı. Ve sakin. Uzun boylu arkadaşı, konuşmaya devam ediyordu. Öyle işte Mucidim Etrafındaki her şey ona bir şeyler işaret ediyordu. Yanından geçerken gözlerine bakmaktan çekinmediği insanlar, yokuş aşağı inerkenki o muğlâklık hali, gökteki koyu mavi-gri arası renk Sen sıkma da canını. Ancak, ne denildiğini, nereye bakması ve neyi görmesi gerektiğini anlayamıyordu bir türlü Bisigara ver hele, dostluğumuz pekişsin . Kendi yüzündeki hüznü bir türlü hayra yoramıyordu.
***
Haydarpaşa manzarasını izlemek niyetiyle gittiği, fakat yapılmakta olan yeraltı treni inşaatının iş makineleri yüzünden denizi bile göremediği bir kafenin terasında oturuyordu şimdi. Bulunduğu masa dışında üç masa daha doluydu. ikisinde genç çiftler manzaranın tadına varıyorlardı, hemen yanında olan diğerinde ise iki ihtiyar adam muhabbet ediyorlardı. Şehrin ışıkları yanmış, öte yandan kendi kendine de yetiyordu. Güneşin son çırpınmaları yardımıyla deniz, iyi rolü yapan bir vampiri andırıyordu. O gedik gülüşünün ardından, sivriltmeye başlamıştı parıldayan dişlerini. istanbulda, hele böylesi yakınken onlara, martılardan bahsetmezse olur muydu? Buralara kadar gelip de kendini var edememiş, istanbula bir türlü kendini sevdirememiş Mucite homurdanarak uçuşuyorlardı. Bir felaketin haberciliğini ediyorlardı, kimsenin bilmediği bir dilde.
Mango aromalı çayından bir yudum aldı. Aromalı çayı, küçük bir demlikte getiriyorlardı ve iki tam fincan çay içebiliyordu Mucit. Üstelik iki aromasız çay fincanına ödediği paradan daha az para ödeyerek daha fazla kalabiliyordu burada. Ve yazmaya ediyordu. Çirkinleşen yazısına aldırış etmeden yazıyordu. Aklına ne gelirse... Çalakalem satırlarının arasına bir yerlere Evde şarrap da var, hem de iki şişe. gibi cümleler atıveriyordu. Aynen, insanların sohbet anında ağzından dökülen özensiz kelimeler misali. Aslında tam da kendisiyle sohbet etmekti yaptığı. Ne zaman? diye yazıverdi uzun boyuyla o gün boyu kadar uzun konuşan arkadaşını düşünerek. Yakında mı? Yarın mı? Ev sahipliği ettiğini anladığı herif, ihtiyar misafirine soruyordu: Mukaddes ne zaman gelecek? Bilmiyorum. yazdı Mucit. Ben de Mukaddesi bekliyorum. Buraya sık sık gelerek, tek başıma dört kişilik bir masayı işgal ediyorum. Mango aromalı sipariş ederken söylemekte zorluk çekiyordu.- çay söyleyip iki fincan mutsuzluk içiyorum. Bir de, her sabah uyandığımda yorgunluktan başka bir şey hissetmiyorum. Ben yorgun doğmuşum Bir fincan çay sonra, ihtiyar misafir ciddi bir ses tonuyla, Bak ilk defa senden ciddi ciddi bir şey rica edeceğim. diyordu. ikisi de Mukaddesi çoktan unutmuş görünüyorlardı. Bardağından son yudumunu alıp sırtını hasır sandalyeye astığı, Muciti mucit yapan deri ceketinin arkasına yasladı. Masalar yalnızlaşıyor, vampir dünya uyanıyordu. Birazdan buradan gitmek zorunda kalacaktı ve şimdiden neresi olacağına karar vermeliydi.
***.
iskeleye yaklaştıkları bir yerde istanbulu anlamlandırmalısın. Demişti Dallas. Bekle, bir müjdeyi bekler gibi bıkmadan bekle. Bir kadını, kara bir haberi bekler gibi... Gün gelecek, o bütünlük duygusunu hissedeceksin. işte o zaman istanbul senin için anlamlı olacak. Tek arkadaşım sensin, beni bırakıp gitme bir de şu ceketini çıkarsan artık diyorum, bu havada deri ceket giyilmez. diye de ağız dolusu sigara dumanını salmıştı bıyıklarından.
***
O konuşmadan kısa süre sonra yapboz -yaratıcılığını geliştirdiğini düşünüyordu, boşuna Mucit demezlerdi ona- bakarken beklediği an geldi. O bembeyaz boynunu omuzlarına kadar açık bırakan haki yeşili elbisesinin gizlediği elceğizleriyle karmaşık ve sapsarı olmuş havanın rehavetini kırmızı yelpazesiyle dağıtmaya çalışıyordu. incecik dudakları büzülmüş, yüzünde hınzır bir gülümseme Çocukluğunu yaşıyordu. Bir suç işlemiş de saklar gibiydi hali. Mukaddes? Parçalanmış bir halde bütünlüğe kavuşmayı, anlamlandırılmayı ve hayran olunmayı bekliyordu. Ellerinin arasında evirdi-çevirdi. ne kadar güzeldi o öyle
***
Saatine baktı. Dibinde sadece çay tozları kalmış fincanını kafasına dikip doluca bir yudum almış gibi yutkunup bir yere geç kalıyormuşçasına hızlı hızlı toplandı. Parmak uçlarıyla omzuna astığı ceketiyle beş lira hesabı ödedikten sonra geldiğinden beri ne yazdığını deli gibi merak eden garsona sırıtıp atıldı sokağa. Cebinde Mukaddesin saçları, evin yolunu tuttu.
Biraz içti, biraz daha içti. Gün ağır ağır uyanırken, pencerenin dibindeki bebe bisküvisi kutusunun üzerindeki su bardağı alkol ve sigara kokan, bol bıyıklı kirli ağzın izlerini parlatıyor; odanın bir köşesinde öylece duran döşek, kirli yüzeyine yatıp iki soluklanacak, kah gülüp kah ağlayacak bu deli adamı beklediğini gösteriyordu.
ilk önce gözlerini bir araya getirmişti Mukaddesin. Görmeliydi, konuşurken insanların gözlerine bakardı. Şimdiyse, gün boyu parça parça okşadığı, her telinin rengine hayran olduğu saçlarını birleştiriyordu. belki benim göremediğim bir şey var şu kalabalık şehirde. Sen görüyorsun. Sen biliyorsun. Bana da anlat, ne varsa dilinde. Zaman geçiyor ama, ben kendimi hep aynı yerde buluyorum. Yollar, artık bir yere götürmüyor beni. Konuştukça, yapboz elinden gelse ete kemiğe bürünecekken, Mutsuz bir mucitin kalbi parçalara ayrılıyordu. Güneş içeri dalmak için pencereleri zorlarken adeta, yoklukla varlık yeniden şekilleniyordu. Ağlayarak yaratıyordu sevdiği kadını. Elleri tutmayana, gözleri bulanana kadar devam etti. Ölüyordu sanki. Ruhu parça parça sökülüyordu. . Hiçbir kadını sevmemişti hayatında, hiç sevişmemişti. Bir kerecik de canını verebilirdi. Tüm parçalar tamamlandığında Mucit uyumalıyız artık, çok yoruldum.dedi yarı bilinçsiz. izlerken gözlerini kapadı, ölmek kadar rahat bir uykuya daldı. Gözlerini açtı kadın, ceketini seriverdi Mucitinin omzuna. Kıvrıldı seven bir adamın buza kesmiş vücuduna.
iskeleye doğru ağır ağır yürüyorlardı. Maça gidenlerin telaşı arasında inatla yavaş kalıyorlardı. Ve sakin. Uzun boylu arkadaşı, konuşmaya devam ediyordu. Öyle işte Mucidim Etrafındaki her şey ona bir şeyler işaret ediyordu. Yanından geçerken gözlerine bakmaktan çekinmediği insanlar, yokuş aşağı inerkenki o muğlâklık hali, gökteki koyu mavi-gri arası renk Sen sıkma da canını. Ancak, ne denildiğini, nereye bakması ve neyi görmesi gerektiğini anlayamıyordu bir türlü Bisigara ver hele, dostluğumuz pekişsin . Kendi yüzündeki hüznü bir türlü hayra yoramıyordu.
***
Haydarpaşa manzarasını izlemek niyetiyle gittiği, fakat yapılmakta olan yeraltı treni inşaatının iş makineleri yüzünden denizi bile göremediği bir kafenin terasında oturuyordu şimdi. Bulunduğu masa dışında üç masa daha doluydu. ikisinde genç çiftler manzaranın tadına varıyorlardı, hemen yanında olan diğerinde ise iki ihtiyar adam muhabbet ediyorlardı. Şehrin ışıkları yanmış, öte yandan kendi kendine de yetiyordu. Güneşin son çırpınmaları yardımıyla deniz, iyi rolü yapan bir vampiri andırıyordu. O gedik gülüşünün ardından, sivriltmeye başlamıştı parıldayan dişlerini. istanbulda, hele böylesi yakınken onlara, martılardan bahsetmezse olur muydu? Buralara kadar gelip de kendini var edememiş, istanbula bir türlü kendini sevdirememiş Mucite homurdanarak uçuşuyorlardı. Bir felaketin haberciliğini ediyorlardı, kimsenin bilmediği bir dilde.
Mango aromalı çayından bir yudum aldı. Aromalı çayı, küçük bir demlikte getiriyorlardı ve iki tam fincan çay içebiliyordu Mucit. Üstelik iki aromasız çay fincanına ödediği paradan daha az para ödeyerek daha fazla kalabiliyordu burada. Ve yazmaya ediyordu. Çirkinleşen yazısına aldırış etmeden yazıyordu. Aklına ne gelirse... Çalakalem satırlarının arasına bir yerlere Evde şarrap da var, hem de iki şişe. gibi cümleler atıveriyordu. Aynen, insanların sohbet anında ağzından dökülen özensiz kelimeler misali. Aslında tam da kendisiyle sohbet etmekti yaptığı. Ne zaman? diye yazıverdi uzun boyuyla o gün boyu kadar uzun konuşan arkadaşını düşünerek. Yakında mı? Yarın mı? Ev sahipliği ettiğini anladığı herif, ihtiyar misafirine soruyordu: Mukaddes ne zaman gelecek? Bilmiyorum. yazdı Mucit. Ben de Mukaddesi bekliyorum. Buraya sık sık gelerek, tek başıma dört kişilik bir masayı işgal ediyorum. Mango aromalı sipariş ederken söylemekte zorluk çekiyordu.- çay söyleyip iki fincan mutsuzluk içiyorum. Bir de, her sabah uyandığımda yorgunluktan başka bir şey hissetmiyorum. Ben yorgun doğmuşum Bir fincan çay sonra, ihtiyar misafir ciddi bir ses tonuyla, Bak ilk defa senden ciddi ciddi bir şey rica edeceğim. diyordu. ikisi de Mukaddesi çoktan unutmuş görünüyorlardı. Bardağından son yudumunu alıp sırtını hasır sandalyeye astığı, Muciti mucit yapan deri ceketinin arkasına yasladı. Masalar yalnızlaşıyor, vampir dünya uyanıyordu. Birazdan buradan gitmek zorunda kalacaktı ve şimdiden neresi olacağına karar vermeliydi.
***.
iskeleye yaklaştıkları bir yerde istanbulu anlamlandırmalısın. Demişti Dallas. Bekle, bir müjdeyi bekler gibi bıkmadan bekle. Bir kadını, kara bir haberi bekler gibi... Gün gelecek, o bütünlük duygusunu hissedeceksin. işte o zaman istanbul senin için anlamlı olacak. Tek arkadaşım sensin, beni bırakıp gitme bir de şu ceketini çıkarsan artık diyorum, bu havada deri ceket giyilmez. diye de ağız dolusu sigara dumanını salmıştı bıyıklarından.
***
O konuşmadan kısa süre sonra yapboz -yaratıcılığını geliştirdiğini düşünüyordu, boşuna Mucit demezlerdi ona- bakarken beklediği an geldi. O bembeyaz boynunu omuzlarına kadar açık bırakan haki yeşili elbisesinin gizlediği elceğizleriyle karmaşık ve sapsarı olmuş havanın rehavetini kırmızı yelpazesiyle dağıtmaya çalışıyordu. incecik dudakları büzülmüş, yüzünde hınzır bir gülümseme Çocukluğunu yaşıyordu. Bir suç işlemiş de saklar gibiydi hali. Mukaddes? Parçalanmış bir halde bütünlüğe kavuşmayı, anlamlandırılmayı ve hayran olunmayı bekliyordu. Ellerinin arasında evirdi-çevirdi. ne kadar güzeldi o öyle
***
Saatine baktı. Dibinde sadece çay tozları kalmış fincanını kafasına dikip doluca bir yudum almış gibi yutkunup bir yere geç kalıyormuşçasına hızlı hızlı toplandı. Parmak uçlarıyla omzuna astığı ceketiyle beş lira hesabı ödedikten sonra geldiğinden beri ne yazdığını deli gibi merak eden garsona sırıtıp atıldı sokağa. Cebinde Mukaddesin saçları, evin yolunu tuttu.
Biraz içti, biraz daha içti. Gün ağır ağır uyanırken, pencerenin dibindeki bebe bisküvisi kutusunun üzerindeki su bardağı alkol ve sigara kokan, bol bıyıklı kirli ağzın izlerini parlatıyor; odanın bir köşesinde öylece duran döşek, kirli yüzeyine yatıp iki soluklanacak, kah gülüp kah ağlayacak bu deli adamı beklediğini gösteriyordu.
ilk önce gözlerini bir araya getirmişti Mukaddesin. Görmeliydi, konuşurken insanların gözlerine bakardı. Şimdiyse, gün boyu parça parça okşadığı, her telinin rengine hayran olduğu saçlarını birleştiriyordu. belki benim göremediğim bir şey var şu kalabalık şehirde. Sen görüyorsun. Sen biliyorsun. Bana da anlat, ne varsa dilinde. Zaman geçiyor ama, ben kendimi hep aynı yerde buluyorum. Yollar, artık bir yere götürmüyor beni. Konuştukça, yapboz elinden gelse ete kemiğe bürünecekken, Mutsuz bir mucitin kalbi parçalara ayrılıyordu. Güneş içeri dalmak için pencereleri zorlarken adeta, yoklukla varlık yeniden şekilleniyordu. Ağlayarak yaratıyordu sevdiği kadını. Elleri tutmayana, gözleri bulanana kadar devam etti. Ölüyordu sanki. Ruhu parça parça sökülüyordu. . Hiçbir kadını sevmemişti hayatında, hiç sevişmemişti. Bir kerecik de canını verebilirdi. Tüm parçalar tamamlandığında Mucit uyumalıyız artık, çok yoruldum.dedi yarı bilinçsiz. izlerken gözlerini kapadı, ölmek kadar rahat bir uykuya daldı. Gözlerini açtı kadın, ceketini seriverdi Mucitinin omzuna. Kıvrıldı seven bir adamın buza kesmiş vücuduna.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar