bugün

kinyas ve kayra kitabına başlamak isteyip de bir türlü başlayamadığım yazardır.
Sırasıyla kinyas ve kayra, zargana, piç, malafa, azil, ziyan ve az kitaplarının yazarı.
bazı veletlerin yaşar kemal ile kıyasladığı yeraltı edebiyatçısı. yaşar kemal lan bu yaşar kemal.
piç isimli kitabı oldukça güzeldir.
ilk azil'i okuduğumda bu adam diğerlerine göre farklı yazıyor dedim, ilk cümlesinden, ilk kelimelerden fark ettiriyor insana. şu an "az" var elimde muhteşem bir kitap. her kitabı bir başyapıt olan harikulade insan.
irrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? eğer 1 den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? işte! soru bu! yanıtsız bir soru bu.. işte matematiğin hatası! hepsi tama yaklaşır ama varamaz.. demekki 1,99999… 9’u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız ve dünya da aslında tam gibi görünürken bir irrasyonel harikası.. işte bunun için hayat yoktur. demiş zat. herkes hayat denen şeyin var olmadığını açıklama çabasında kimileri güzel ve süslü cümlelerle kimileriyse basit ve sıradan kelimelerle bir şekliyle bu kadar acıyı bir arada sunan bu sıkıcı sürenin varlığını yadsımak istiyor insan iradesi.
"az yedim çok içtim.hala içiyorum.alkolü kendime yakıştırdım.her türlü uyuşturucadan tattım.bağımlılıktan nefret ettim.gitmemi, terk etmemi engeller diye.ne bir maddeye ne bir insana bağlandım.sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım,aşık oldum.ikisini de arkama bakmadan bırakıp gittim.geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim.dünyayı bir oyuncağa çevirdim.ayak basmadığım yer kalmadı. kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim!duvarlara,bedenime resimler çizdim.bir gün öyle bir gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı.benim adım hitler.kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım..şimdiyse ağlıyorum.hepimiz için.çünkü hiçbiri işe yaramadı... hiç uykum yok. hiç uyuyamıyorum. domuz gibi içiyorum. ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. sabaha beş saat var. annemi düşünüyorum. nerededir şimdi? aynada kendime bakıyorum bazen. ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. bileklerimdeki otuz dört dikiş. medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandist ameliyatımın izi. ve sırtımı çok, hızlı yaşlandım! ancak hayattayım." "yıllar önce, okuduğum kitaplardaki, seyrettiğim filmlerdeki yalnız insanlara özenirdim hep. yalnızlara. konuşacak kimsesi olmayanlara. sonra hayat beni buralara getirdi. tabii ayaklarımın azımsanamayacak yardımıyla. ve artık o roman karakterlerinden biri oldum. o kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. aynı zamanda da korkutucu. kendime ''bu kadar yalnız kalınabilir mi?'' diye sorardım. ''sosyal hayvan insan, dayanbilir mi kimsesizliğe?'' ama artık biliyorum yalnızlığın korkulacak bir yanı olmadığını... tabii bunu ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için söylemiyorum. sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. ben hep kalabalık oldum. şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. tıkış tıkış! herkesin üst üste olduğu bir otobüs kadar. dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. kendime yeterince zarar veriyordum. ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkanı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu... yalnızlık kurşun geçirmez. dostluk, aşk, aile geçirmez. hiçbir şey geçirmez. dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. cerahat yapar. antibiyotiğini de kendinde besler. yeter ki nerede olduğu bulunsun... ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. vücudumun neresinde? sonra kara veririm. ruhum, bedenimin bittiği yere kadar...'' dönüp bakıyordum geçmişime... sadece iki renk hatırlıyordum. kırmızı ve siyah." "kendimi defalarca buldum,defalarca kaybettim.gerçek adımı hatırlamıyorum.kimliğimi bir çocuğa sattım.çirkinleşmek için ruhumu kiraladım.vücudumdaki dikiş sayısını artık biliyorum.hayatımı diktiler.oysa yırtmak için çok uğraşmıştım." "kabul ediyorum,yüklerin çoğu hayaliydi.ama benim için hayal gerçekten daha fazla acıtacak kadar hissettiriyordu kendini. sanki dünyayı bacaklarının arasından çıkarmış bir kadın gibiydim. her yerini ve herşeyini biliyordum, doğurduğu bebeğini tanıyan bir anne kadar... her şeyi bildiğim için vasiyetimde tek bir cümle olacaktı: "beni yüzüstü gömün.çünkü yeterince gördüm."" "ben dünyadan hızlı döndüm. hepsi bu"
*
yeni kitabını ne zaman çıkaracağını merak ettiğim yazar. 2 sene geçti az kitabının üzerinden, nicelerini yazması ve bizimde okumamız dileğiyle. hızlı ol üstad!
Ekim sonunda yeni kitabını çıkaracak olan yazar bilhassa kendisi söylemiştir. Aslında şöyle oldu Antalya'da tanıştığımızda telefon ve e mailini almıştım, ot dergisinin son sayılarında hiç yazısı yoktu bende bu bahaneyle kendisine ilettim bu durumu o da yeni kitap için uğraştığını ve pek zaman ayıramadığını söyledi.
Bekliyoruz efendim...
en sevdiğim, saygı duyduğum türk yazar. anlatımı, ele aldığı konular okurken adeta sizi yerden yere vurur.
yeni kitabını çıkaracak olan yazar. bu mutlu haberi verip beni heyecana gark eden yazar.

underestimate yazar.
yine müthiş pazarlanacak olan yazar. kapitalist edebiyat yazarı.
kinyas ve kayra'dan sonra yazdığı bütün kitaplarda ticari kaygıları olduğunu düşündüğüm yazar.
Ticarı kaygısı olmayan leşlerin birde buradan yakmasını istiyorum, Dostoyevski kumarbaz kitabını kumar borcu olduğu için yazdı.
Louis ferdinand celine gecenın sonuna yolculuğu çok fakir olduğu için ve para kazanmak için yazdı.

Ticarı kaygı diyen sikiklere, yazarlık bir meslektir elbette onunda para kazanması lazım ve bunun içinde yalnızca yazması gerekir.

Senin okuduğun grange, adam fawer, dan brown bunların ticari kaygısı yok mu sanıyorsun? Ben kime anlatıyorum ki bunları Okuma oranı %4,5 olan ülkede.

Son olarak okumayın kardeşim, %96,5 oran okumuyorsa sende okuma!

(bkz: türkiye de okuma oranının az olmasının nedenleri)
çok çirkin bir adam.

varoluşçuluklu birşeyler yazmaya çalışıyor ama karmaşa içinde biraz daha yalın biraz dahaa.

en beğendiğim kitabı da 'piç' dir. bilmiyorum nasıl bir ailede yetiştiğini ya da ailesiz mi yetişti ama piçliği başarılı yansıtmıştı, sahipsiz bir kitaptı.
kimse kumarbaz kitabını tam sayfa reklamlar ile tanıtmadı.
kimse celine ile röportaj yapıp doğan yayınevinden çıkan kitabı için bu röportajı hürriyet gazetesinde basmadı.
o dönemde kimse 5 liralık maliyeti olan kitabı 22 liraya satıp halkı eşek yerine koymadı.

okuma oranı düşük diye halkı aşağılayan bir yazara asıl laf anlatılmaz.
zira kendisi yüzde 96.5 ile 4,5 i toplayınca 100 bulur.
tipi biraz sürekli bilgisayar başında oturan dunkof çocuklara benziyor neyse ilk defa bir kitabını okumaya başladım umarım beğenir ve diğerlerini de okurum.
-okuduğum kitabı ise: piç
Yeni kitabı daha'dan tadımlık bir bölüm,

“Sen doğmadan iki sene önce... Bir tekne vardı, hiç unutmam, adı Swing Köpo... Rahim diye bir itin teknesi... Neyse, yükledik malı... En az 40 kelle var. Biri de hasta. Nasıl öksürüyor, bir görsen! Bitmiş herif! Kim bilir kaç yaşında, belki yetmiş, belki seksen...”

Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım...

“Neyine gerek lan senin, dedim hatta... Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse... Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım...”

Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti...

“Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum... Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum... iyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte... Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya...”

Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım...

“Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana... Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar... Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde... Vurmuş kafayı teknede bir yere... Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok...”

Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim...

“Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum... Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım... Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele... Bir dalıp bir çıkıyorum... Dedim, oğlum Ahad, hayat buraya kadar! Gittin, gidiyorsun... Sonra birden, böyle, iki dalga arasında, beyaz bir şey gördüm... Üstünde de bir karaltı var...”

Babam bir katil olmasaydı, onun bir katil olduğunu hiç öğrenmeyecektim...

“Bir baktım, o hasta herif... Hani o bitik herif vardı ya... Bulmuş bir cansimidi, tutunmuş gidiyor... Nasıl yüzdüm, bilmiyorum... Ama sonunda vardım adamın yanına... Tuttum simidi, çektim elinden... Baktı bana... Uzandı böyle... ittim ben de... Boğazından tutup... Sonra da bir dalga geldi götürdü zaten...”

Ama babam bir katildi ve hepsi oldu...

O gece babam öyle ağır ağır anlattı ki hikâyesini, dudaklarının arasından kesik kesik çıkan o sessizlikler gibi karıştı aramıza kelimeleri. Hatta bu yüzden hafızama çivilenmeyip de vidalandılar. Döne döne saplandılar aklıma. Ya da aklımdan geriye ne kaldıysa ona... Şimdi düşünüyorum da, babam bir katil olmasaydı eğer, babam da olamayacaktı belki. Çünkü bana sadece bir katil babalık edebilirdi. Onu da zaman gösterdi...

Bir daha hiç bahsetmedi cinayetinden. Gerek de yoktu zaten. Kaç kez itiraf edilir ki aynı günah aynı insana? Bir kez duysan, yeter. Sofradan yavaşça kalkıp yatağa gitmek ve uzansan bile gözlerinin dimdik ayakta kalması için...

Neden şimdi, diye düşündüğümü hatırlıyorum o gece. Neden şimdi anlattı? Kendine mi yoksa bana mı anlattı? Belki de dokuz yaşındaki oğluna verip verebileceği tek hayat dersi buydu. Elindeki tek hayati bilgi. Tek gerçek hayat dersi: Hayatta kal! O dersten çıkardığım dersi de hatırlıyorum: Ama hayatta nasıl kaldığını kimseye anlatma... Kimse anlatmasın nereden geldiğini, diye ağladığımı hatırlıyorum. Kimse anlatmasın aldığı nefesleri kimlerden çaldığını. Dokuz yaşındaydım. Bilemezdim... Nasıl hayatta kalındığını anlatmak için hayatta kalındığını... Sonra bir ara, babamın o yaşlı adamı boğazından tutup ittiği anı hayal ettiğimi hatırlıyorum. Babamdaki âdemelmasından o adamda da vardır, diye düşündüğümü... Ve o yumru babamın eline gelmiş midir, diye sessizce kendime sorduğumu... Babamın avucunda bir iz bırakmış mıdır o yaşlı adamın âdemelması? Yanağımı okşadığında bana da bulaşır mı? Sonra da uyuduğumu hatırlıyorum. Sonra da uyandığımı... Sonra da, bana hazırladığı o kahvaltıyı ve o tokadı ve o emri.

Bir dilim ekmek...

“Ne anladın dün anlattıklarımdan?”
“Ya sen ölecekmişsin ya da o adam...”
iki dilim peynir...
“Aferin... Söyle bakalım... Sen olsan ne yapardın?”
“Belki o cansimidi ikinize de yeterdi...”
Bir tokat...
“Ye hadi, bakma suratıma öyle! Sil o gözlerini de...”
“Peki baba.”
Bir yumurta...
“Ben olmasam sen de yoktun, anlıyor musun?”
“Evet baba.”
Üç zeytin...
“iyi... Bunu hiç unutma! Şimdi söyle, sen olsan ne yapardın?”
“Ben de senin gibi yapardım baba.”
Biraz tereyağı...
“Ben bu hayatta ne yaptıysam, hepsi senin için.”
“Sağ ol baba.”
Bir emir...
“Madem artık bu işin nasıl bir hayat kavgası olduğunu öğrendin, bugün sen de benimle geleceksin!”
“Olur baba.”

Meğer babam bir çırak arıyormuş kendine. Eti de, kemiği de, iliği de ona ait bir çırak. Kazancını bir yabancıyla paylaşmamak için, suç ortağı olmak istiyormuş oğluyla.

“Geleceksin!” dedi, gittim. Ben o yaz, karnemi alır almaz, bir insan kaçakçısı oldum. Dokuz yaşında... Pek farkı yoktu aslında. Bir insan kaçakçısının oğlu olmaktan...

Şimdi düşünüyorum da, belki de sarhoştu o hikâyeyi anlattığında. Sonra da anlata anlata ayılınca, anlamıştı artık çok geç olduğunu... Belki de kötülüğü ağır basan bir vicdan topalıydı babam, hepsi bu. Belki de kendi babası yüzünden böyle olmuştu. O da kendi babası yüzünden... O da kendi babası yüzünden... O da kendi babası yüzünden... Sonuçta hepimiz hayatta kalanların çocukları değil miydik? Savaşlar, depremler, kuraklıklar, katliamlar, salgınlar, işgaller, kavgalar ve felaketlerden sağ çıkanların çocukları... Dolandırıcıların, hırsızların, katillerin, yalancıların, muhbirlerin, hainlerin, batan bir gemiden ilk kaçanların ve de başkalarının ellerindeki cansimitlerini söküp alanların çocukları... Sağ kalmayı bilmiş olanların... Sağ kalmak için her şeyi, ama her şeyi göze almış olanların... Bugün hayattaysak eğer, soyağacımızdan birileri “Ya o ya ben!” dediği için değil miydi? Belki de kötülüğün ağır basması bile değildi bu. Doğal olandı... Sadece bize çirkin geliyordu, o kadar... Ama doğada çirkinlik diye bir şey yoktu... Güzellik de... Gökkuşağı sadece gökkuşağıydı ve hiçbir doğa bilimleri kitabında altından geçilebileceğine ilişkin bir bilgi yoktu.

Sonuçta, beni de bu hayata iki ceset taşıdı: Biri yaşama, diğeri yaşatma isteği... Birini babam, diğerini annem istedi... Ve yaşadım ben de... Başka çarem var mıydı? Mutlaka... Ama kim bilir, belki de hayat fiziği böyle işliyor ve bir yerlerde şöyle yazıyordur:

Hayat Fiziğine Giriş:
Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı iki ölüm.
Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için, o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir.
Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar.
Evet, belki benim adım Gazâ...
Ama hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim.
Sadece bir ara... Hissettim.
okuduğum en karanlık ruhlu yazar. dizime alıp sevesim var: N'oldu abim? çok mu üzdüler seni? n'oldu? anlat abine, anlat. oy oy kıyamam.

vesselam...
Doğu'da kızlar, kadın doğar. ecellerinden önce ölürler.
ilk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek,
o kadar çok kadın gömer ki toprak bile artık dişidir.
bu yüzden toprak ana diye bilinir. perilerin şanı buradan gelir.
diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. bu yüzden verimsiz ve çoraktır.
buna da, kadının intikamı denir. kendi başına doğuran mucizelerin kadını kibele dönemi biteli çok oluyor.
spermlerinin marifetini anlayan erkeğin çağındayız.
sik çağı! boyundan büyük s.ki olan bereket tanrısı priapos'un kullarının çağı!
bu çağda mal sahibini zayıflatır. bu çağda savaşları, kaybedecek kadını olmayanlar kazanır.
bu yüzden erkek, olabildiğince derine gömer kadını.
gökte, kadına ait ne varsa onu taşıyan şeytan, yerde, erkeğe ait ne varsa onu taşıyan kadın.
aralarında kalmıştır, sıkışmıştır erkek. kızgındır. bu yüzden gömer kadınını.
eşit olamayacağını bildiği için üstüne çıkar, tepinir.
çünkü sikini doğrultamazsa doğurtamayacağını, ama bir kadının kısır da olsa zevkten delireceğini bilir!
erkek, kadından nefret etse de peşinden koşan, yakaladığı yerde de yumruklayan bir doğa kazasıdır.
kendisinin de iddia ettiği gibi, sahip olduğu her şey sikinden küçüktür. aklı, kalbi, insanlığı, her şeyi...
kinyas ve kayra kitabı elimde olan yazardır. inanması güc ama bu kitabı okusam mı okumasam mı diye yaklasık 3 haftadır düsünüyorum.
Yeni kitabı çıkmış yahut eli kulağında bulunan, külliyatına inilesi yazar kişisi. (Öyle sözlük sıçıntısı değil adam bildiğin yazar)
Sonunda güzel haberi vermiştir. Daha'sı da var. Daha.
Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikâye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gazâ. Babası bir insan kaçakçısı, Gazâ da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.

"Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye'dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu'da, ayakkabılı olanı Batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…

http://www.idefix.com/kit...?sid=T2F0PFLLI7YH2D6FQ8XW

Daha'nın kapağı, görsel
daha romanının konusu eğer "9 yaşındaki bir çocuğun pis olaylara girmesi" konseptiyse biraz bana alper canıgüz'ün alper kamu karakterini anımsattı.
karanlığıyla sarar etrafınızı bu adam, onun kitaplarını okuduktan sonra çiçekli böcekli kitaplar okuyamazsınız bir daha..