1. 14.
    ''(Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene, künuz-u mahfiye olan esmâ-i ilâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. ilim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. işte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı ilâhiyyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elifin "iki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; icattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.işte, mahiyetini şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil olur. işte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet, nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim" diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye mecburdur.işte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları; kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde, abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.)''

    http://www.sorularlaislam...ekrar-bul=Bul&s=lugat
    ... aussteller
  2. 13.
    (bkz: benlik)
    (bkz: ego)
    ... birdamlakanbinbirendise
  3. 12.
    (bkz: bencillik) olarak özetlenebilir.
    ... dodiyez1
  4. 11.
    enaniyet hat safhada
    ... bivarbiyok
  5. 10.
    arapça 'ene' kelimesinden gelir. egoistlik kendini düşünme ve kendini ön plana çıkarma anlamı taşır.
    2 ... uye12345
  6. 9.
    enaniyet

    başlangıç önemlidir, önemli midir başlangıç. cümlelerle sevişmeyi seviyorum, kelimeler fantezilerimin ipuçları.ip uçları önemlidir, önemli midir ipuçları. sualleri sevmiyorum. suale dair işaretleri sevmiyorum. beni seviyor musun, sevmiyorum. sevmediğim, sevmiyorum değil; sevmediğim sual. musun, misin; hani kelimelerden ayırmaya itina gösterdiğimiz, takıya benzeyen soru cümlecikleri. besbelli takıyı da sevmiyorum, anlamışsınızdır. anlamak mastarını seviyorum. anlamak ve fiillerini, sıfatlarını, nidalarını seviyorum. zamanın bildik boyutlarında, vezinlerinde dolaşmasını seviyorum anlamak'ın. davetkar, buyurgan ve utangaç; bütün hallerini seviyorum anlamak'ın. farkediyorsunuz anlamaları, anlamları. sevmek'i seviyorum. çözemediğim ilahi, ebedi ve hatta edebi diyebileceğim kelime; ruhumdan, parmaklarıma, parmaklarımdan zarif parmak uçlarıma kadar esiri olduğum, esareti yaşadığım; tutkularımın, aşklarımın, sevişmelerimin, anlamalarımın, anlatışlarımın, velhasıl kelimelerin substanz'ı belki ben, kimbilir ego. egoben, pusuda sözcük. sırıtkan, müstehzi, müstehcen, müstehrek, rezil, iğrenç, sırr, mütefessih bir sözcük, mizac. koş, kaç,. esiri olma, esir al, bastır, göm. makber. tutulurum bazı. sıtma cinneti. ter, raşe; zevkten değil dehşetten, çirkinleşirim, tahamül-i fersa. yansıması bencil-lik. ben, vücuda dair işaret olmaklığından maada hem vesvese hem mülevves, pis; zından kadar karanlık, müteferrik hal. kendine, yalnız, belki insani ama insana mugayir, bigane kadar ondan uzak, olmalı. anlamışsınızdır artık kelimelerle raksımı, severek, düşmanca, esiri, galibi. hayat, hal. huzurlu, huzursuz. başlangıçlar önemli demiştim.tahmin ettiğiniz gibi gene "bir" kelimeyle başladı hadise. tefrikadan, haberden, ölümlerden, felsefeden değil; basit sıradan bir diyalogdan fırlayıp gelen bir kelimeyle başladı herşey, herşeyimle beni altüst eden "bir" kelimeyle. öyle süslü, alayiş bir kelime, şatafat değildi, bir o kadar masum, basit, ama sıradan değil vazife yüklü bir kelimeyle. duyunca duymadığınıza şaşacaksınız muhakkak ki, tıpkı hala üstümden atamadığım şaşkınlığım temsili. nasıl olabilir demeyin, kelimenin gücü bilinirliğinden değil, dile getirenden derinliğe sahib olabilir, sonsuz anlamlar, anlamalarla yüklenebilir, gam yükü yüreklere, omuzlara. işte takvimden yaprak olup fırlatılmamış, bildiğniz, bildiğim, ayan birgün. diyalog. cedel. karşılıklı kelimelerin piyon, kale, vezir, şah, kraliçe temsil sürüldüğü, muazzam diyebileceğim, rast gelinmez, sadece benim ve o'nun şahitliğinde defile.
    bazen sabırsızımdır.sabırsızlığım aslında kötü bir itiyata işaret ediyordu, her zaman ki üzre, gibi; herne ise. teslim olmadığı, teslim alamadığım için tek "bir" kelimeyle, kızdım nasıl olur. ceketimi yani kelimelerimi şahımı alıp gidiyorum. bu cadıyla uğraşamam diyorum gizlenmiş mağlubiyetlerde. galib mağrurdur, acımasızdır, müstehzi bakar gözleri. gözlerini değil, göremediğim gözlerinden değil, ona ait göz kelimesinden anlarım, anlıyorum arifane. "enaniyet" olur, ya da, veya bir takılı kelimeyle mat olmuş oyunu bozdu. taşları kardı, yeni bir oyunun tekstini önüme koyar gibi "enaniyet". ne diyordu tanrı, gazabını yere indirirken tufan, kullarım geriye bakma. ben geriye baktım "bir" kelimenin büyüsünde. kelimeler büyüler beni. hele o kelime, hele o kelimenin sahibesi o ,gazabın kadehi .döndüm, yoluna devam eden ben'e baktım, dönen ben, giden ben'e bencil dedim. takdiri sizlere bırakıyorum.kim. ama nihayete dair eskizler elinize tutuşturulmadan ferman eylemeyin, "bu" kelime çökertir, yükseltir, bahtiyar-sızlık, diye, bekleyin. bir kelimenin değiştirici gücüne şahid olun. şehadet edin şahsıma. "bir" kelimenin ifade gücünü ben anlıyabilirim sadece, elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım "bir" kelime gibi görünen kelimenin kendisini, kelimenin refakatinin ben izini, tahavulatın seyrini, esasını takatim izinde, izdüşümleri-gölgeleri, aydınlık'ı, karanlık'ı ifadeye gayred edeceğimden şüpheniz olmasın.
    aşk kelimesini bilmeseydiniz enaniyetiniz derdim, aşk kelimesi olmasaydı, o debdebeyi, şahaser duygunun adını enaniyet koyardım. substanz bağlamında değil üzerimde bıraktığı, yarattığı, çığlıklaşan yankısı, perişanlığım, öfkem, delirmem, aydınlanmam, ufuklanmam, enayiliğim ama ta yürğime saplanan bencillik okunun, isabetinin, tahribatının, inşacılığın ez'an cümle; mevcud, bilinen bütün med-cezir'ler bağlamında alın ele"bir" kelimeyi. iyi bir başlangıç olur. başlangıçları severim, beni, ruhumu, mevcudiyetimi başlangıç alın, anlayın, çalışın, dileğim. o'gün, bana ait olmayan, yakışmayan,yapıntı, sırıtkan bir ifadeyle 'ömrünüze bereket' demiştim. kelimelere benim fevkımde hakim olduğuna inandığım o', benim var ama size pek kalmamış gibi, doğru, doğru olduğu kadar kışkırtıcı, egemen,fütursuz, önemsemeyen, tahkir kokulu bir edayla yanıtlamıştı sözmü. bana ait olmayan sırıtkan ifade o anda üstümden kayarak çıplaklaştırdı beni. çırıçıplak, mahcub, kırılmış, kalakalmıştım o an. ricad bu paniğin ifadesiydi. döndüm arkamı, "enaniyet", o "bir" kelime önce duraklattı, ne kelime dondurdu, çaktı binlerce aşağıya. gözlerim kalmıştı sadece, arayan gözlerim. gözlerim işittiğini anlamamış gibi faltaşı, kim ,kim ,o ,o yankılamalarında kulaklarım sağır, teslim oldum hakikate o "bir" kelimeye “enaniyete”, sahibesine.

    not; bu yazı aylarca önce yazılmıştır tarafımdan.
    nadir, belki bir daha asla eski yazılarıma dönmem.
    3 ... maszn
  7. 8.
    islamiyet'e göre;

    - kişinin, beslediği özgüvenle; yaratıcıya ve onun buyruklarına duyarsız kalarak kendi benliğini oluşturma ve yüceltme çabasıdır.
    3 ... liberalisticcommunist
  8. 7.
    ene, yani arapçada "ben" anlamına gelen kökten gelen, tam karşılığı, bir arkadaşında ifade ettiği gibi bencilik veya daha teknik ifadesiyle "ego" olan deyiştir.
    -1 ... silent trapper
  9. 6.
    (bkz: bencillik)
    1 -1 ... kelammevzuati
  10. 5.
    (bkz: ego)
    ... sosyalpenguen