bugün
- enayilerin bitik leao'ya 17 m euro maaş vermesi5
- deccal7
- türkler ve çinliler iki süper güç olacak5
- arkadaşlar hesabı silicem14
- rafael leao30
- ezilenlerin iktidarını kuran büyük insan12
- uludağ sözlük ten faşizm'i söküp atacağız18
- yapay zeka ile yazılımcı olmak3
- velvet25
- habire126
- 29 ağustos 2026 galatasaray göztepe maçı8
- gökçek ailesinin almanya daki milyonluk serveti14
- yılmaz güney7
- sözlük muhaliflerinin fikri yoktur9
- türkiye'nin nato'dan çıkıp abd'ye barış götürmesi5
- ölürken dinlenecek müzik5
- rafael leao victor osimhen leroy sane8
- aleksey batrakov6
- tai lung33
- anın görüntüsü17
- rafael leao'nun galatasaray'a transferi2
- gs kadro değerinin 400 milyon euroya dayanması2
- türkiye22
- açık eksi oy4
- zamanda yolculuk için gerekli evraklar5
- gocu'nun gerçekten komik biri olması4
- sarapci koala71
- hücum hattı leao sane batrakov osimhen olan takım2
- günün sözü23
- hasidik yahudilik7
- koala'nın tahammülsüz tipleri ifşalaması olayı4
- 10 eylül 2026 fenerbahçe roma maçı4
- antipanik9
- seçim akşamı chp genel merkezi5
- başbirader bey3
- hewal ebo3
- çok toplayan adamı bin burjuvaya değişmem2
- akepenin imamoğlu ndan bu kadar korkma nedeni4
- kapadokya26
- kahve7
- bir bankta oturup banka oturanlara hikaye anlatmak6
- sosyal demokrat3
- öldükten sonra arkada bırakılacaklar2
- ateistlerin yaşama amacı28
- sözlük tipsizlerinin fotoğrafları6
- aktroller5
- önüne gelene faşist demek3
- 4 eylül 2026 başakşehir galatasaray maçı2
- sözlük yazarlarının saatleri8
- idris naim şahin3
Serdar Turgut, Amerikan emperyalizminin dünyaya sıçar gibi sıvadığı yeni insan tipini pek güzel tanımlamış: Hayatın post-modern gelişmelerden ibaret, modern her şeyin de gelişmiş olduğunu sanan, hayatında roman okumanın keyfine varamamış, belki de istese bile okuyamayacak kadar yazıyla sorunlu, felsefeyi vakit kaybı olarak gören, büyük bir ihtimalle ''büzines'' okumakta olan genç adam...
Bir de terim bulmuş bunlara: Border-ebleh!
Psikoloji biliminde, daha doğrusu psikopatolojide bir hasta türü vardır: Ne tam akıllı ne tam deli, bıçak sırtında bir o yana bir bu yana gidip gelen, çizgide kişilik... Bunlara ''borderline personality'' denir. Çevrenizde çok görürsünüz, kimileri tatlı manyak, kimileri pis manyak olarak algılanırlar.
Türk-Amerikan çocukları da böyleler işte, eblehliğin sınırında bomboş insanlar. Bir şirkette yöneticilik yapacaklar, para kazanacaklar, evlenecekler ve biri kız biri oğlan iki çocukları olacaktır, oğlanı ''dışarıda'' okuturlar, kızı evlendirirler, torunlarını severler ve yaşlanınca da yokolur giderler.
Bunlara üniversitenin birinci sınıfında ''humanities'' dersi de okuturlar ki hepten gabi kalmasınlar, bir ''davette'' sanattan manattan laf açılırsa onların da söylecek iki lafları olsun (dört laf çıkamaz çünkü bunlardan)...
Biz bunları ''araba modellerinden başka şeye aklı ermeyen götoğlanları'' olarak görürdük, pek sevmezdik, çünkü bizde olmayan birşeyleri, paraları da vardı. Onlar da bizi küçümserlerdi elbette. Hydromel'e ve 33'e, daha sonra Tiffany's'e onlar gidiyorlar, kızları da onlar götürüyorlardı. Eh, ben de kendimi kütüphanenin ''stack''lerinde mevcut binlerce kitaba verdim ister istemez. Sayı sınırsızdı, istediğin kadar alabiliyordun ve dört hafta sende kalıyordu. Sırada bir başka isteklisi yoksa, dört hafta daha...
Şimdi gençler el attıkları birçok kitabın arkasına yapıştırılmış ''date due'' cebinin içindeki kartın üzerinde adımı görünce şaşıyorlarmış, Can Ataklı kardeşim söylemişti...
Ben de çok heyecanlanırdım, tozlu topraklı kartlarda solmuş kalmış Bülent Ecevit, Engin Cezzar, Genco Erkal gibi isimlerle karşılaştığım zaman... Date due... Kitabı geri getirme tarihi: February 12, 1944!
Ebleh adaylarının azıcık yontulmaları için hiç olmazsa ortaöğretim düzeyinde ''Avrupa süzgecinden'' geçmeleri gerekir. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşecek olan Robert College’de okuduğum sıralarda dikkat ederdim: Fransızca, Almanca, italyanca falan eğitim veren liselerden gelen çocuklar direniyor, ''maarif okulu'' tabir edilen sıradan liselerden, hele hele Anadolu'dan gelmiş çocuklar Amerikan bönlüğüne ve sığlığına bodoslamadan teslim oluyorlardı...
O zamanlar elektronik devrimi patlamamıştı tabii, bilgisayar, okulun mühendislik bölümünde hepi topu bir adet bulunan ve kendisine delikli kartlarla sorular sorulan bir garip ve anlaşılmaz araçtı...
Yeni kuşaklarını da türlü çeşitli elektronik oyuncaklarla teslim aldılar şimdi.
Bana en tuhaf gelen de ''oyun tutkuları''... Kazık kadar herifler uzaylı canavarlarla boğuşuyor ciyuuuv ciyuuvv sesleri arasında.
Bunlar gerek Amerika'da, gerekse Amerika'nın uydu devletlerinde yönetici sınıfı oluşturuyorlar. Eh, bunun bir de ''halkı'' var...
Halklar da son derece cahil, son derece aptal bırakılıyorlar. Geçenlerde konuştuğum genç bir Türk lumpeni ''yurt dışına çıkmak için pasaport şart mıdır ağabey'' diye soruyordu... ''Evet'' dedim, ''peki o zaman vize nedir'' dedi.
Yirmi birinci yüzyıl, okumuş eblehlerin okumamış eblehlerin burunlarına hırızma takıp sürükledikleri ebleh bir çağ olacaktır. Vara yoğa düzenlenen özel günlerde şık bir şekilde sağılan üst sınıfla (14 Şubat kefere yortusu yaklaşıyor, haydi şabalaklar tüketime), televizyona tren katarına bakar gibi bakan ve dibine kadar sömürülen alt sınıf.
Ha, bir de gelecek kuşaklar yaz kış donla dolaşacaklar tabii, küre ısınıyor.
engin ardiç
(bkz: Gazetenin kağıdı)
Bir de terim bulmuş bunlara: Border-ebleh!
Psikoloji biliminde, daha doğrusu psikopatolojide bir hasta türü vardır: Ne tam akıllı ne tam deli, bıçak sırtında bir o yana bir bu yana gidip gelen, çizgide kişilik... Bunlara ''borderline personality'' denir. Çevrenizde çok görürsünüz, kimileri tatlı manyak, kimileri pis manyak olarak algılanırlar.
Türk-Amerikan çocukları da böyleler işte, eblehliğin sınırında bomboş insanlar. Bir şirkette yöneticilik yapacaklar, para kazanacaklar, evlenecekler ve biri kız biri oğlan iki çocukları olacaktır, oğlanı ''dışarıda'' okuturlar, kızı evlendirirler, torunlarını severler ve yaşlanınca da yokolur giderler.
Bunlara üniversitenin birinci sınıfında ''humanities'' dersi de okuturlar ki hepten gabi kalmasınlar, bir ''davette'' sanattan manattan laf açılırsa onların da söylecek iki lafları olsun (dört laf çıkamaz çünkü bunlardan)...
Biz bunları ''araba modellerinden başka şeye aklı ermeyen götoğlanları'' olarak görürdük, pek sevmezdik, çünkü bizde olmayan birşeyleri, paraları da vardı. Onlar da bizi küçümserlerdi elbette. Hydromel'e ve 33'e, daha sonra Tiffany's'e onlar gidiyorlar, kızları da onlar götürüyorlardı. Eh, ben de kendimi kütüphanenin ''stack''lerinde mevcut binlerce kitaba verdim ister istemez. Sayı sınırsızdı, istediğin kadar alabiliyordun ve dört hafta sende kalıyordu. Sırada bir başka isteklisi yoksa, dört hafta daha...
Şimdi gençler el attıkları birçok kitabın arkasına yapıştırılmış ''date due'' cebinin içindeki kartın üzerinde adımı görünce şaşıyorlarmış, Can Ataklı kardeşim söylemişti...
Ben de çok heyecanlanırdım, tozlu topraklı kartlarda solmuş kalmış Bülent Ecevit, Engin Cezzar, Genco Erkal gibi isimlerle karşılaştığım zaman... Date due... Kitabı geri getirme tarihi: February 12, 1944!
Ebleh adaylarının azıcık yontulmaları için hiç olmazsa ortaöğretim düzeyinde ''Avrupa süzgecinden'' geçmeleri gerekir. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşecek olan Robert College’de okuduğum sıralarda dikkat ederdim: Fransızca, Almanca, italyanca falan eğitim veren liselerden gelen çocuklar direniyor, ''maarif okulu'' tabir edilen sıradan liselerden, hele hele Anadolu'dan gelmiş çocuklar Amerikan bönlüğüne ve sığlığına bodoslamadan teslim oluyorlardı...
O zamanlar elektronik devrimi patlamamıştı tabii, bilgisayar, okulun mühendislik bölümünde hepi topu bir adet bulunan ve kendisine delikli kartlarla sorular sorulan bir garip ve anlaşılmaz araçtı...
Yeni kuşaklarını da türlü çeşitli elektronik oyuncaklarla teslim aldılar şimdi.
Bana en tuhaf gelen de ''oyun tutkuları''... Kazık kadar herifler uzaylı canavarlarla boğuşuyor ciyuuuv ciyuuvv sesleri arasında.
Bunlar gerek Amerika'da, gerekse Amerika'nın uydu devletlerinde yönetici sınıfı oluşturuyorlar. Eh, bunun bir de ''halkı'' var...
Halklar da son derece cahil, son derece aptal bırakılıyorlar. Geçenlerde konuştuğum genç bir Türk lumpeni ''yurt dışına çıkmak için pasaport şart mıdır ağabey'' diye soruyordu... ''Evet'' dedim, ''peki o zaman vize nedir'' dedi.
Yirmi birinci yüzyıl, okumuş eblehlerin okumamış eblehlerin burunlarına hırızma takıp sürükledikleri ebleh bir çağ olacaktır. Vara yoğa düzenlenen özel günlerde şık bir şekilde sağılan üst sınıfla (14 Şubat kefere yortusu yaklaşıyor, haydi şabalaklar tüketime), televizyona tren katarına bakar gibi bakan ve dibine kadar sömürülen alt sınıf.
Ha, bir de gelecek kuşaklar yaz kış donla dolaşacaklar tabii, küre ısınıyor.
engin ardiç
(bkz: Gazetenin kağıdı)
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar