bugün
- sözlükte kim kimle sevgili20
- arkadaşlar bi bakar mısınız7
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı36
- balık yemeye yunanistan'a giden sözlük yazarı5
- yakıştırdığım çiftler serisi 115
- nervio42
- arkadaşlar sizce ben ruh hastası mıyım6
- yağmurda ıslanan ayakkabı4
- sabah akşam nervio yu konuşan sözlük9
- 0 0 7'nin elini öpmek4
- fenerbahçe liverpool maçı saat 20 45 te trt 1 de3
- bütün gün giyilmiş sıcacık kadın botu kokusu9
- karıya şiddet7
- devlet bahçeli7
- entel görünme adına yatakta kitap okuyan zübük4
- dedenize sahip çıkar mısınız9
- reha muhtar2
- tatlıses çiğköfte vs battalbey çiğköfte2
- kadınların yaptığı en büyük hata5
- acıbadem taksim hastanesi2
- herkes kendi işini kurarsa kimse işsiz kalmaz15
- allah neler yaratmis3
- boş yolda kırmızı ışıkta bekleme zorunluluğu2
- 7 kasım 2026 galatasaray amed maçı11
- muslettin amca15
- fon vurguncularının fetva alması9
- sudekiray'ın ruj resimleri girmesi3
- ısparta havalimanı5
- sözlük klasikleri12
- bir sözlük kızına heimlich manevrası yapmak4
- yılın entrysi2
- yağmur altında bankta öpüşmek4
- teoman müziği bıraktı8
- yağmurlu bir güne uyanmak9
- fenerbahçe liverpool'u yensin sakso çekeceğim7
- erkekler neden teşhirci giyinmez9
- note flawless nail enamel oje 78 bittersweet2
- çoçuk sahibi olmadan dünya'dan ayrılmak5
- 0 0 73
- aleksey batrakov vs fyodor dostoyevski4
- kadir mısıroğlu nu takip eden mallar11
- evlenmek5
- mutlu ol yeter2
- yağmurlu bir günde doğdum anamdan9
- note flawless nail enamel oje 67 antique rouge2
- insan sevmemek6
- ahmet nazif zorlu11
- 5 kasım 2026 celtic beşiktaş maçı6
- 3 kasım 2026 galatasaray stuttgart maçı26
- cezaevine özenen gençler9
Serdar Turgut, Amerikan emperyalizminin dünyaya sıçar gibi sıvadığı yeni insan tipini pek güzel tanımlamış: Hayatın post-modern gelişmelerden ibaret, modern her şeyin de gelişmiş olduğunu sanan, hayatında roman okumanın keyfine varamamış, belki de istese bile okuyamayacak kadar yazıyla sorunlu, felsefeyi vakit kaybı olarak gören, büyük bir ihtimalle ''büzines'' okumakta olan genç adam...
Bir de terim bulmuş bunlara: Border-ebleh!
Psikoloji biliminde, daha doğrusu psikopatolojide bir hasta türü vardır: Ne tam akıllı ne tam deli, bıçak sırtında bir o yana bir bu yana gidip gelen, çizgide kişilik... Bunlara ''borderline personality'' denir. Çevrenizde çok görürsünüz, kimileri tatlı manyak, kimileri pis manyak olarak algılanırlar.
Türk-Amerikan çocukları da böyleler işte, eblehliğin sınırında bomboş insanlar. Bir şirkette yöneticilik yapacaklar, para kazanacaklar, evlenecekler ve biri kız biri oğlan iki çocukları olacaktır, oğlanı ''dışarıda'' okuturlar, kızı evlendirirler, torunlarını severler ve yaşlanınca da yokolur giderler.
Bunlara üniversitenin birinci sınıfında ''humanities'' dersi de okuturlar ki hepten gabi kalmasınlar, bir ''davette'' sanattan manattan laf açılırsa onların da söylecek iki lafları olsun (dört laf çıkamaz çünkü bunlardan)...
Biz bunları ''araba modellerinden başka şeye aklı ermeyen götoğlanları'' olarak görürdük, pek sevmezdik, çünkü bizde olmayan birşeyleri, paraları da vardı. Onlar da bizi küçümserlerdi elbette. Hydromel'e ve 33'e, daha sonra Tiffany's'e onlar gidiyorlar, kızları da onlar götürüyorlardı. Eh, ben de kendimi kütüphanenin ''stack''lerinde mevcut binlerce kitaba verdim ister istemez. Sayı sınırsızdı, istediğin kadar alabiliyordun ve dört hafta sende kalıyordu. Sırada bir başka isteklisi yoksa, dört hafta daha...
Şimdi gençler el attıkları birçok kitabın arkasına yapıştırılmış ''date due'' cebinin içindeki kartın üzerinde adımı görünce şaşıyorlarmış, Can Ataklı kardeşim söylemişti...
Ben de çok heyecanlanırdım, tozlu topraklı kartlarda solmuş kalmış Bülent Ecevit, Engin Cezzar, Genco Erkal gibi isimlerle karşılaştığım zaman... Date due... Kitabı geri getirme tarihi: February 12, 1944!
Ebleh adaylarının azıcık yontulmaları için hiç olmazsa ortaöğretim düzeyinde ''Avrupa süzgecinden'' geçmeleri gerekir. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşecek olan Robert College’de okuduğum sıralarda dikkat ederdim: Fransızca, Almanca, italyanca falan eğitim veren liselerden gelen çocuklar direniyor, ''maarif okulu'' tabir edilen sıradan liselerden, hele hele Anadolu'dan gelmiş çocuklar Amerikan bönlüğüne ve sığlığına bodoslamadan teslim oluyorlardı...
O zamanlar elektronik devrimi patlamamıştı tabii, bilgisayar, okulun mühendislik bölümünde hepi topu bir adet bulunan ve kendisine delikli kartlarla sorular sorulan bir garip ve anlaşılmaz araçtı...
Yeni kuşaklarını da türlü çeşitli elektronik oyuncaklarla teslim aldılar şimdi.
Bana en tuhaf gelen de ''oyun tutkuları''... Kazık kadar herifler uzaylı canavarlarla boğuşuyor ciyuuuv ciyuuvv sesleri arasında.
Bunlar gerek Amerika'da, gerekse Amerika'nın uydu devletlerinde yönetici sınıfı oluşturuyorlar. Eh, bunun bir de ''halkı'' var...
Halklar da son derece cahil, son derece aptal bırakılıyorlar. Geçenlerde konuştuğum genç bir Türk lumpeni ''yurt dışına çıkmak için pasaport şart mıdır ağabey'' diye soruyordu... ''Evet'' dedim, ''peki o zaman vize nedir'' dedi.
Yirmi birinci yüzyıl, okumuş eblehlerin okumamış eblehlerin burunlarına hırızma takıp sürükledikleri ebleh bir çağ olacaktır. Vara yoğa düzenlenen özel günlerde şık bir şekilde sağılan üst sınıfla (14 Şubat kefere yortusu yaklaşıyor, haydi şabalaklar tüketime), televizyona tren katarına bakar gibi bakan ve dibine kadar sömürülen alt sınıf.
Ha, bir de gelecek kuşaklar yaz kış donla dolaşacaklar tabii, küre ısınıyor.
engin ardiç
(bkz: Gazetenin kağıdı)
Bir de terim bulmuş bunlara: Border-ebleh!
Psikoloji biliminde, daha doğrusu psikopatolojide bir hasta türü vardır: Ne tam akıllı ne tam deli, bıçak sırtında bir o yana bir bu yana gidip gelen, çizgide kişilik... Bunlara ''borderline personality'' denir. Çevrenizde çok görürsünüz, kimileri tatlı manyak, kimileri pis manyak olarak algılanırlar.
Türk-Amerikan çocukları da böyleler işte, eblehliğin sınırında bomboş insanlar. Bir şirkette yöneticilik yapacaklar, para kazanacaklar, evlenecekler ve biri kız biri oğlan iki çocukları olacaktır, oğlanı ''dışarıda'' okuturlar, kızı evlendirirler, torunlarını severler ve yaşlanınca da yokolur giderler.
Bunlara üniversitenin birinci sınıfında ''humanities'' dersi de okuturlar ki hepten gabi kalmasınlar, bir ''davette'' sanattan manattan laf açılırsa onların da söylecek iki lafları olsun (dört laf çıkamaz çünkü bunlardan)...
Biz bunları ''araba modellerinden başka şeye aklı ermeyen götoğlanları'' olarak görürdük, pek sevmezdik, çünkü bizde olmayan birşeyleri, paraları da vardı. Onlar da bizi küçümserlerdi elbette. Hydromel'e ve 33'e, daha sonra Tiffany's'e onlar gidiyorlar, kızları da onlar götürüyorlardı. Eh, ben de kendimi kütüphanenin ''stack''lerinde mevcut binlerce kitaba verdim ister istemez. Sayı sınırsızdı, istediğin kadar alabiliyordun ve dört hafta sende kalıyordu. Sırada bir başka isteklisi yoksa, dört hafta daha...
Şimdi gençler el attıkları birçok kitabın arkasına yapıştırılmış ''date due'' cebinin içindeki kartın üzerinde adımı görünce şaşıyorlarmış, Can Ataklı kardeşim söylemişti...
Ben de çok heyecanlanırdım, tozlu topraklı kartlarda solmuş kalmış Bülent Ecevit, Engin Cezzar, Genco Erkal gibi isimlerle karşılaştığım zaman... Date due... Kitabı geri getirme tarihi: February 12, 1944!
Ebleh adaylarının azıcık yontulmaları için hiç olmazsa ortaöğretim düzeyinde ''Avrupa süzgecinden'' geçmeleri gerekir. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşecek olan Robert College’de okuduğum sıralarda dikkat ederdim: Fransızca, Almanca, italyanca falan eğitim veren liselerden gelen çocuklar direniyor, ''maarif okulu'' tabir edilen sıradan liselerden, hele hele Anadolu'dan gelmiş çocuklar Amerikan bönlüğüne ve sığlığına bodoslamadan teslim oluyorlardı...
O zamanlar elektronik devrimi patlamamıştı tabii, bilgisayar, okulun mühendislik bölümünde hepi topu bir adet bulunan ve kendisine delikli kartlarla sorular sorulan bir garip ve anlaşılmaz araçtı...
Yeni kuşaklarını da türlü çeşitli elektronik oyuncaklarla teslim aldılar şimdi.
Bana en tuhaf gelen de ''oyun tutkuları''... Kazık kadar herifler uzaylı canavarlarla boğuşuyor ciyuuuv ciyuuvv sesleri arasında.
Bunlar gerek Amerika'da, gerekse Amerika'nın uydu devletlerinde yönetici sınıfı oluşturuyorlar. Eh, bunun bir de ''halkı'' var...
Halklar da son derece cahil, son derece aptal bırakılıyorlar. Geçenlerde konuştuğum genç bir Türk lumpeni ''yurt dışına çıkmak için pasaport şart mıdır ağabey'' diye soruyordu... ''Evet'' dedim, ''peki o zaman vize nedir'' dedi.
Yirmi birinci yüzyıl, okumuş eblehlerin okumamış eblehlerin burunlarına hırızma takıp sürükledikleri ebleh bir çağ olacaktır. Vara yoğa düzenlenen özel günlerde şık bir şekilde sağılan üst sınıfla (14 Şubat kefere yortusu yaklaşıyor, haydi şabalaklar tüketime), televizyona tren katarına bakar gibi bakan ve dibine kadar sömürülen alt sınıf.
Ha, bir de gelecek kuşaklar yaz kış donla dolaşacaklar tabii, küre ısınıyor.
engin ardiç
(bkz: Gazetenin kağıdı)
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar