bugün

iki gün uzak durunca özlenendir.

istiklal'in kalabalığı dağıldıktan sonra sokakların gerçek yüzü ortaya çıkar. Galatasaray Lisesi'nin önünden aşağı yürürsün, birkaç adım sonra kalabalığın sesi azalır.

Cihangir'e kıvrılan dar sokaklarda
pencerelerden televizyon ışıkları sızar, bir apartmanın girişinde eski bir zil, duvarın dibinde ezilmiş bir bira kutusu.

Nevizade'de sandalyeler hâlâ kaldırımın üzerindedir.
Bir masada üç kişi yüksek sesle güler, yan masada biri telefonuna bakıp sevgilisinin ayrılık mesajını okur.

Asmalımescit'te gece uzadıkça
herkes birbirini tanıyormuş gibi olur. Sokak lambalarının altında sigara içenler, kapı önlerinde bekleyenler, içeriden dışarı taşan müzik...

Ben bütün bunların arasından geçerken onu düşünüyorum.

istiklal'den Tarlabaşı'na doğru indiğimde şehir bir anda değişiyor.
Parlak vitrinler geride kalıyor,
eski binaların karanlık cepheleri başlıyor. Bir kedi çöp konteynerinin yanında kayboluyor, uzaktan bir korna sesi geliyor.

Sonra tekrar meydana çıkıyorum.
Taksim hâlâ kalabalık.
Kimse kimseyi beklemiyor gibi.

Ama ben biliyorum,
bazı geceler insan birini beklemese bile onun gelme ihtimaline yer bırakıyor içinde.

Mesela bir gece istiklal'de karşılaşsak ona ne diyeceğimi hâlâ bilmiyorum. Belki hiçbir şey demem.
Yanından geçerim.

Çünkü bazı hikâyeler
yeniden başlamak için değil, aynı sokaktan bir daha geçebilmek için biter.
Bir zamanlar güzel anlara vesile olurdu.
Cıvıl cıvıl her taraf ara sokaklardan yükselen müzik sesleri, gece mekan çıkışı kafa güzelken gidilen çorbacılar, değişik hayatlara olaylara şahit oluşlar, tanımadığın insanlarla çember olup sokak şarkıcılarını dinlemeler anılar anılar…
vay be kaç yıl oldu hala öyle midir? Bilmiyorum ama o zamanları özlediğim doğrudur.
© copyright 2005 - 2026