bugün

psikoloji bilim midir

aslında insanın kendi gölgesini kovalaması gibi bir şey bu ya. elinde fenerle koşuyorsun, gölge bir adım önde, bir adım geride... ne yakalayabiliyorsun onu ne de bırakabiliyorsun. pavlov’un köpeği salyalarını akıtırken, freud divanda sigara tellendirirken, bugün de fmri’yle ön singulat korteksi boyuyoruz (yani beyin taramasıyla beynin duygu ve karar verme kısmına bakıyoruz ama böyle deyince daha havalı geliyor kulağa) hepsi aynı yolun kilometre taşları işte.

psikolojiyi bilim diye kutsayanlar bence haklı da aslında. istatistik var, deney var, tekrarlanabilirlik var (eh bazen), hipotez var, falsifikasyon var. nörobilimle el ele verince resmen fizik gibi duruyor. dopamini resmettiği zaman sanki gök cisimlerinin yörüngesini hesaplıyoruz. ama sonra bir bakıyorsun, aynı deneyi iki farklı kültürde yapıyorsun; sonuçlar bambaşka çıkıyor. birinde “bağlanma korkusu” çıkıyor, diğerinde “aileme saygı duyuyorum, o yüzden mesafeli duruyorum.” o zaman anlıyorsun ki insan denen varlık laboratuvar faresi gibi standartlaşmıyor maalesef.

bana göre psikoloji bilimin en utangaç çocuğu. doğa bilimlerinin sert abisi fizikle aynı sofrada oturmak istiyor ama tabağına sürekli “duygu” ve “anlam” dökülüyor; kaşıkla yiyemiyor, çatala da sığmıyor.

bilim mi? evet, çünkü sorguluyor, ölçüyor, yanlışını düzeltiyor.
bilim değil mi? evet, çünkü bazen ölçtüğü şeyin kendisi ölçerken değişiyor. tıpkı kuantum fiziğindeki gibi; gözlemciyi hesaba katmazsan gerçeklik parmaklarının arasından kayıp gidiyor.

hatırlıyorum, bir dönem kendi zihnimle fena halde boğuşurken bir psikoloğa gitmiştim. adam bana “travman var” deyince içimden “yok be abi, sadece hayat” demiştim. sonra da gülümsemiştim; çünkü o an anlamıştım ki psikoloji aslında insanın kendine “nasılsın?” diye sorduğu en uzun, en dürüst sohbet. bazen bilim kılığına giriyor, bazen şiir oluyor, bazen de sadece susup dinliyor.

kısacası psikoloji bilimlerin en insanisi, en kırılganı, en yalancısı. çünkü bilimin kendisi de sonuçta insandır. biz ne kadar ölçersek ölçelim, içimizdeki o karanlık oda hep biraz daha büyük kalıyor. ve o oda bazen en güzel ışıkla aydınlanıyor; birinin içten bir “anladım seni” deyişiyle.

eee sözlük, bir sonraki seansı burada mı yapalım yoksa orman yolunda mı yürüyelim? beyaz donunuzu giyin, bekliyorum.

çüknot: adını bilim koymuşuz, terapi koymuşuz, serotonin koymuşuz fark etmez. insana bir sabah “bugün biraz daha az acı çekeyim” dedirtiyorsa, o şey iş görüyor.
© copyright 2005 - 2026