bugün

satrançtaki en güçsüz taş

o bir puanlık, tek şeritli piyon kardeşimizdir. düşünsene, tahtanın en önünde iki sıra halinde dizilmişsin, arkanda vezir kraliçe gibi salınıyor, at zıplaya zıplaya “ben başka bir alemim” havası atıyor, fil çaprazdan entrika çeviriyor, kale dimdik “ben burdayım” diyor. şah en arkada titreyerek “koruyun beni ulan” modunda. sen? sen bir kare ileri, o da ilk hamlede iki kare şansın varsa. ondan sonrası emekleme yarışı. geriye dönüş yok, yanlara kıvrılmak yok. önüne bi rakip piyon dikilse “geç kardeşim” diyemiyorsun, tıkandın kaldın orada, kaderine razı.

en boktanı da ne biliyor musun? “piyon feda” diye özel bir terim bile icat etmişler. vezir feda yok, at feda nadir, piyon mu? eh işte, yol açsın diye öne sürülüyor. strateji diyorlar arkadan, sen siperde can veriyorsun. tıpkı hayattaki gibi değil mi? en önde koşan, en çok ezilen, en az aferin alan o piyonlar. arkadakiler sen devam et evladım deyip kendi keyiflerine bakıyor.

ama dur, işin en ironik yanı burada başlıyor. o piyon eğer bir şekilde karşı tarafa dayanırsa, tahtanın öbür ucuna varırsa… bam! vezir oluyor. o an bütün kibirli taşlar ulan bu mu? diye bakakalıyor. en alttan en tepeye tırmanma masalı, douglas adams’ın 42’si kadar sade ve acımasız bir twist. çoğu piyon o ucu görmeden yolda kalıyor tabii, iyi niyetli piyondu bile demiyorlar, sadece pozisyon bozuldu diyorlar. yine de o umut var, değil mi? terfi umudu. vezir olma ihtimali. şahın öyle bi şansı yok, o hep şah kalıyor, hep korunmaya muhtaç.
© copyright 2005 - 2026