bugün
- güne acı bir gerçek bırak3
- yakışıklı olmayan ve kassız erkekler niye var5
- oyum ak partiye2
- sözlüğün manyak dolu olması5
- ona bir cümle bırak2
- uzak durulması gereken insanlar2
- evli bir adama aşık oldum sözlük19
- ispanya'nin terör bitirme formülü41
- devlet bahçeli'nin öcalan'a selam göndermesi47
- 2 ekim 2026 belçika türkiye maçı16
- yapay zeka moderatör tatlişliği2
- from gold from dust28
- öbür sözlükten gelen yazarlar3
- sevgililer2
- recep tayyip erdoğan30
- fiziği güzel sözlük kızları56
- izmir'in akp'ye geçmesi20
- birine aşık olup kafayı yemek9
- damarsız tüysüz manisa yaprağı11
- memesiz kızlardaki özgüvenin kaynağı9
- senin aklini alirimin mürdüm rengi kazağı8
- ara sıra kadın gibi hissetmek15
- fatma betül sayan kaya69
- senin aklini alirim9
- kadının en öpülesi yeri11
- 0 0 7 abime ayarlayacağım manita16
- çok fena hardcore seks döndüğü düşünülen yerler8
- iki çıplak erkeğin arkadaşça aynı yatakta uyuması10
- ilk buluşmaya kocam yazan pastayla gitmek11
- asrın soygunu10
- kuran da namazın olmaması12
- şampuan yerine saç kremi almak6
- sözlük yazarları mutlu olmak için neler yapıyor9
- ismet'in gereksizliğe adanmış hayatı8
- sözlük yazarları köfte ekmeği nasıl tercih ediyor12
- bir kızın şemsiyesinin altına sığınmak12
- sabahın köründe işe giden ezik13
- akp'nin kürdistan'a hazırlanıyor olma ihtimali13
- sydney sweeney'in memeleri6
- memeleri kafam kadar kız24
- ups boobs ve diğer sözlük kızları5
- gs'nin 8 şampiyonluğu iptal edilecek5
- kendin hakkında gereksiz bir bilgi bırak17
- geceleri şam tatlısı diye ağlayan pezevenk4
- durduk yere bir kıza bütün servetini vermek5
- uğurcan çakır8
- özel uçak alacaklara tavsiyeler8
- 3 kere üst üste 31 çekmek16
- ilk adımı kızdan bekleyen erkek12
- belçika attı5
"1971 yılı yazıydı galiba. O gün Cumartesiydi ve öğleden sonra, okul çıkışında abime yakalanmıştım. ‘’Bir sürü iş varmış, kimse yokmuş şişeleri yıkayacak, zaten hep kaçıyormuşum gazozhaneden, işim gücüm kitapmış,’’ falan filan… Madem öyle, hızla girdim havuza. Deli gibi yıkıyorum kirli şişeleri. Radyodaki ‘’Çocuk Saati’’ programı saat beşte başlar. Taş köprüden koşsam yetişirim. Abim şişeler bittikçe yeni kasalar koyuyor önüme. Göndermeyecek belli ki!
Az sonra babam geldi, her zamanki dalgın yürüyüşüyle. Koruyucu meleğim. Yan komşumuz Hacı Osman Amca’yla kapının önünde bir şeyler konuşuyor. Şişeleri bırakıp gittim, bacağına sarıldım. Kafamı koltuğunun altına sokuyorum durmadan. O da başımı okşuyor farkında değilmiş gibi. Bir şeyler anlatıyor Hacı Osman Amca’ya:
“Zelve’ye giden yolun hemen başında, karakolun önünde gençten bir oğlan. Nevşehir otobüsünden mi indi, yoksa Ürgüp tarafından mı geldi bilmiyom… Beni görünce yaklaştı yanıma. Sırtında çanta. Ayağında kot pantolon. Hafif sakallı, temiz yüzlü bir delikanlı. “Merhaba amca” dedi. ‘’Merhaba’’ dedim ben de. “Buralarda mağaralar varmış, oraya gideceğim. Nereden giderim?” “Göreme’yi mi soruyorsun, kiliseleri falan” dedim. “Hı” dedi. ‘’Öyleyse şurdan gideceksin, Zelve yolundan.’’ Öyle, yüzüme bakıyor. ‘’Yürüyerek mi gideceksin?’’ dedim. “Evet” dedi, “Yürüyeceğim.” Dedim, ‘’Bayağı bi yürümen lazım, minibüsleri bekleseydin.’’ “Sağol amca” dedi, “Ben yürürüm…” Döndü gitti…” Bir süre sustu babam ve ardından mırıldanır gibi konuştu: ‘’Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından biriydi sanki!’’
Gördüğü, duyduğu, rastladığı her şeyin az sonra dünyayı alt üst edeceği zannıyla yaşayan Hacı Osman Amca, “Allah esirgeye, Allah esirgeye” nidalarıyla döndü gitti dükkana.
Babamla bir süre buğday pazarının beton zeminine hışırtıyla buğday boşaltan traktörleri izledik. Aklı yol tarif ettiği delikanlıda kalmıştı besbelli. Abim dükkanın penceresinden eliyle şişeleri işaret ediyor. Biraz daha sokuldum babamın koltuğunun altına.
‘’Nerden anladın baba, Deniz Gezmiş’in arkadaşı olduğunu’’ dedim.
‘’Temiz yüzlü, iyi bir çocuğa benziyordu oğlum. Mutlaka Deniz’in arkadaşlarından biridir.’’
Babamla yan yana durup, bozkıra karışan buğday kokusunu içime çektiğim o günlerden yaklaşık bir yıl sonra Denizleri bir Hıdrellez sabahı astılar. Babası Cemil Gezmiş, oğlunun cenazesini toprağa verip geldiğinde, Mukaddes Hanım oğlunu görüp görmediğini sorar:
‘’Gördün mü çocuğumu?’’
‘’Gördüm, sarıldım’’ der, Cemil bey.
‘’Nasıldı?’’
‘’Yoktu bir şeyi. Boynunda bir morarmışlık vardı, ipin izi herhalde, o kadar!’’
Marquez, ‘’Yüz Yıllık Yalnızlık’’ kitabını büyükannesinin hikaye anlatma yöntemiyle yazdığını söyler. Büyükannesi en acımasız şeyleri bile kılını kıpırdatmadan, sanki her zaman gördüğü şeylermiş gibi anlatırmış. Anlattıklarını bu kadar değerli kılan, onun bu olağan, duygusuzmuş gibi gözüken tavrıymış. Bunu okuduğumda, ‘’Tevekkeli değil!’’ diye mırıldanmıştım. Demek, bu yüzden içimi bu kadar acıtmıştı Ali Kaypakkaya’nın anlattıkları. Oğlu ibrahim’in işkenceyle tüketilmiş bedenini Diyarbakır’dan Çorum’a götüren Ali Amca, onun ölümünden daha çok, tabutu kaça aldığını, tabutun içini niye alüminyumla kaplattığını falan anlatıyordu sakince. En çok da ibo’nun tabutunu taşıyan hamalın, onun işkenceyle öldürülen bir öğrenci olduğunu öğrendiğinde ağlayıp, taşıma için para almamasıydı Ali Amca’yı gururlandıran.
ibo’nun ölümünden yıllar sonra bir başka baba, Orhan Keskin’in babası, oğlunun elli günlük ölüm orucundan artakalan cansız bedenini almak için yine Diyarbakır zindanının kapısındadır. Baba alır cenazeyi ve döner memlekete. O gece mezarlığa götürmez oğlunu.‘’Beş yıldır eve gelmedi, bu gece de bizimle evde kalsın’’ der.
Oğlunun ölümünden sonraki 26 yıl boyunca, her sabah onun büyük boy resminin önüne geçip, ‘’Seni nasıl kurtaramadım, seni nasıl kurtaramadım?’’ diye yanan bir babadır o.
28 Ekim 2014’de Ermenek’deki maden ocağında ölen Tezcan’ın babası Recep Amca’nın insanın canını yakan bir saflıkla sorduğu soruya bakın: ‘’Bizim oğlan gitti mi şimdi? Saklamayın benden!’’
Ya da faili meçhul oğlu için ömrünü tüketen Fatma Morsümbül’ün, ‘’Kemiklerini verseniz yeter. Kemiklerini bulsam oğlumun, omzuma torba yapıp gezeceğim, kokusunu çok özledim onun’’ demesi gibi.
19 Ocak 2007’de katledilen Hrant da, kendi halkının yaşadığı acıyı ve o felaket yıllarını böyle anlatıyordu. Marguez’in büyükannesi gibi. Soylu ve ağırbaşlı bir dille.
19 Ocak 2007 Cuma günü bu ülkenin ‘’Kırmızı Pazartesi’’sidir. ‘’Kırmızı Pazartesi’’, sadece bir cinayeti ve onun arka yüzünü değil, bir kasabanın ortak davranış biçimlerini de analiz eder. Hrant’ın ölümünden sonra yaşananlar ise, muktedirlerin davranış biçimlerini anlamaya yeter de artar zaten.
Kutsal kitaplarda ilk öldürme hikayesi Habil ile Kabil’in hikayesidir. ‘’Öldüren tektir, lakin tüm kolektifi temsil eder.’’(S.Tuğrul)
Hrant da, adeta kurucu bir cinayetin öznesi olarak seçilmiş bir kurbandır. Onu öldürenlerin işledikleri ortak cinayet, aslında onları biraraya getiren birleştirici bir güç gibidir.
Hrant Dink, ‘’Ben Malatyalıyım, Anadoluluyum, acımı onurla taşırım’’ diyen haysiyetli bir insandı. ‘’Hiç kimsenin toprağında gözüm yok, bütün Türkiye benim, her yer benim vatanım’’ diyen bir yurtseverdi. ‘’Dünyadaki en büyük suç ırkçılıktır’’ diyen bir aydındı. ‘’Biz Ermenilerle Türkler birbirimizin hastası ve birbirimizin doktoruyuz’’ diyebilecek kadar da yüce gönüllüydü. Kendi ifadesiyle, ‘’iyi bir Ermeni ve iyi bir solcuydu.’’
Marguez, ‘’Kırmızı Pazartesi’’ romanında, iki kardeş tarafından bıçaklanan Santiago Nasar’ın son anlarını şöyle anlatır:
‘’Halam Wenefrida, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu. Santiago Nasar’ın eski rıhtımın merdivenlerini inip, kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü.
‘’Santiago, yavrum!’’ diye bağırmıştı. ‘’Neyin var?’’
Santiago Nasar onu tanımıştı.
‘’Beni öldürdüler, Wene Hala!’’ demişti.
Son basamakta tökezlemiş, ama kendini toparlamıştı. Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle sikelemek titizliğini bile gösterdi’’ dedi bana Wene Halam. Sonra açık olan arka kapıdan evine gitmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı…’’
Burada, beni ve okuyucuyu da en çok etkileyen şey kuşkusuz, ölmek üzere olan Santiago’nun, hala hayatta olmasına rağmen kendisinden, ‘’Beni öldürdüler!’’ diye söz etmesidir.
19 Ocak 2007 Cuma günü, bir halkın en soylu evlatlarından biri; Hrant Dink kalleşçe öldürüldü.
Hrant o gün Agos’un önündeki kaldırımda kurşunlandıktan sonra kalkıp yürüyebilseydi eğer, mutlaka gazetedeki odasına gitmek için merdivenlere yönelirdi. Basamakta tökezlese de kendini toparlardı. Hatta eliyle kafasının arkasındaki kanı siler ve odasına doğru yürürdü. Onu gören arkadaşlarından biri mutlaka sorardı:
‘’Hrant abi, neyin var?’’
Hrant, arkadaşına dönerek her zamanki mahcup gülümseyişiyle,
‘’Beni öldürdüler kardeşim!’’ der ve kalbimizin üzerine düşerdi.
Kalbimiz Hrant’a mezar yeridir…"
Az sonra babam geldi, her zamanki dalgın yürüyüşüyle. Koruyucu meleğim. Yan komşumuz Hacı Osman Amca’yla kapının önünde bir şeyler konuşuyor. Şişeleri bırakıp gittim, bacağına sarıldım. Kafamı koltuğunun altına sokuyorum durmadan. O da başımı okşuyor farkında değilmiş gibi. Bir şeyler anlatıyor Hacı Osman Amca’ya:
“Zelve’ye giden yolun hemen başında, karakolun önünde gençten bir oğlan. Nevşehir otobüsünden mi indi, yoksa Ürgüp tarafından mı geldi bilmiyom… Beni görünce yaklaştı yanıma. Sırtında çanta. Ayağında kot pantolon. Hafif sakallı, temiz yüzlü bir delikanlı. “Merhaba amca” dedi. ‘’Merhaba’’ dedim ben de. “Buralarda mağaralar varmış, oraya gideceğim. Nereden giderim?” “Göreme’yi mi soruyorsun, kiliseleri falan” dedim. “Hı” dedi. ‘’Öyleyse şurdan gideceksin, Zelve yolundan.’’ Öyle, yüzüme bakıyor. ‘’Yürüyerek mi gideceksin?’’ dedim. “Evet” dedi, “Yürüyeceğim.” Dedim, ‘’Bayağı bi yürümen lazım, minibüsleri bekleseydin.’’ “Sağol amca” dedi, “Ben yürürüm…” Döndü gitti…” Bir süre sustu babam ve ardından mırıldanır gibi konuştu: ‘’Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından biriydi sanki!’’
Gördüğü, duyduğu, rastladığı her şeyin az sonra dünyayı alt üst edeceği zannıyla yaşayan Hacı Osman Amca, “Allah esirgeye, Allah esirgeye” nidalarıyla döndü gitti dükkana.
Babamla bir süre buğday pazarının beton zeminine hışırtıyla buğday boşaltan traktörleri izledik. Aklı yol tarif ettiği delikanlıda kalmıştı besbelli. Abim dükkanın penceresinden eliyle şişeleri işaret ediyor. Biraz daha sokuldum babamın koltuğunun altına.
‘’Nerden anladın baba, Deniz Gezmiş’in arkadaşı olduğunu’’ dedim.
‘’Temiz yüzlü, iyi bir çocuğa benziyordu oğlum. Mutlaka Deniz’in arkadaşlarından biridir.’’
Babamla yan yana durup, bozkıra karışan buğday kokusunu içime çektiğim o günlerden yaklaşık bir yıl sonra Denizleri bir Hıdrellez sabahı astılar. Babası Cemil Gezmiş, oğlunun cenazesini toprağa verip geldiğinde, Mukaddes Hanım oğlunu görüp görmediğini sorar:
‘’Gördün mü çocuğumu?’’
‘’Gördüm, sarıldım’’ der, Cemil bey.
‘’Nasıldı?’’
‘’Yoktu bir şeyi. Boynunda bir morarmışlık vardı, ipin izi herhalde, o kadar!’’
Marquez, ‘’Yüz Yıllık Yalnızlık’’ kitabını büyükannesinin hikaye anlatma yöntemiyle yazdığını söyler. Büyükannesi en acımasız şeyleri bile kılını kıpırdatmadan, sanki her zaman gördüğü şeylermiş gibi anlatırmış. Anlattıklarını bu kadar değerli kılan, onun bu olağan, duygusuzmuş gibi gözüken tavrıymış. Bunu okuduğumda, ‘’Tevekkeli değil!’’ diye mırıldanmıştım. Demek, bu yüzden içimi bu kadar acıtmıştı Ali Kaypakkaya’nın anlattıkları. Oğlu ibrahim’in işkenceyle tüketilmiş bedenini Diyarbakır’dan Çorum’a götüren Ali Amca, onun ölümünden daha çok, tabutu kaça aldığını, tabutun içini niye alüminyumla kaplattığını falan anlatıyordu sakince. En çok da ibo’nun tabutunu taşıyan hamalın, onun işkenceyle öldürülen bir öğrenci olduğunu öğrendiğinde ağlayıp, taşıma için para almamasıydı Ali Amca’yı gururlandıran.
ibo’nun ölümünden yıllar sonra bir başka baba, Orhan Keskin’in babası, oğlunun elli günlük ölüm orucundan artakalan cansız bedenini almak için yine Diyarbakır zindanının kapısındadır. Baba alır cenazeyi ve döner memlekete. O gece mezarlığa götürmez oğlunu.‘’Beş yıldır eve gelmedi, bu gece de bizimle evde kalsın’’ der.
Oğlunun ölümünden sonraki 26 yıl boyunca, her sabah onun büyük boy resminin önüne geçip, ‘’Seni nasıl kurtaramadım, seni nasıl kurtaramadım?’’ diye yanan bir babadır o.
28 Ekim 2014’de Ermenek’deki maden ocağında ölen Tezcan’ın babası Recep Amca’nın insanın canını yakan bir saflıkla sorduğu soruya bakın: ‘’Bizim oğlan gitti mi şimdi? Saklamayın benden!’’
Ya da faili meçhul oğlu için ömrünü tüketen Fatma Morsümbül’ün, ‘’Kemiklerini verseniz yeter. Kemiklerini bulsam oğlumun, omzuma torba yapıp gezeceğim, kokusunu çok özledim onun’’ demesi gibi.
19 Ocak 2007’de katledilen Hrant da, kendi halkının yaşadığı acıyı ve o felaket yıllarını böyle anlatıyordu. Marguez’in büyükannesi gibi. Soylu ve ağırbaşlı bir dille.
19 Ocak 2007 Cuma günü bu ülkenin ‘’Kırmızı Pazartesi’’sidir. ‘’Kırmızı Pazartesi’’, sadece bir cinayeti ve onun arka yüzünü değil, bir kasabanın ortak davranış biçimlerini de analiz eder. Hrant’ın ölümünden sonra yaşananlar ise, muktedirlerin davranış biçimlerini anlamaya yeter de artar zaten.
Kutsal kitaplarda ilk öldürme hikayesi Habil ile Kabil’in hikayesidir. ‘’Öldüren tektir, lakin tüm kolektifi temsil eder.’’(S.Tuğrul)
Hrant da, adeta kurucu bir cinayetin öznesi olarak seçilmiş bir kurbandır. Onu öldürenlerin işledikleri ortak cinayet, aslında onları biraraya getiren birleştirici bir güç gibidir.
Hrant Dink, ‘’Ben Malatyalıyım, Anadoluluyum, acımı onurla taşırım’’ diyen haysiyetli bir insandı. ‘’Hiç kimsenin toprağında gözüm yok, bütün Türkiye benim, her yer benim vatanım’’ diyen bir yurtseverdi. ‘’Dünyadaki en büyük suç ırkçılıktır’’ diyen bir aydındı. ‘’Biz Ermenilerle Türkler birbirimizin hastası ve birbirimizin doktoruyuz’’ diyebilecek kadar da yüce gönüllüydü. Kendi ifadesiyle, ‘’iyi bir Ermeni ve iyi bir solcuydu.’’
Marguez, ‘’Kırmızı Pazartesi’’ romanında, iki kardeş tarafından bıçaklanan Santiago Nasar’ın son anlarını şöyle anlatır:
‘’Halam Wenefrida, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu. Santiago Nasar’ın eski rıhtımın merdivenlerini inip, kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü.
‘’Santiago, yavrum!’’ diye bağırmıştı. ‘’Neyin var?’’
Santiago Nasar onu tanımıştı.
‘’Beni öldürdüler, Wene Hala!’’ demişti.
Son basamakta tökezlemiş, ama kendini toparlamıştı. Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle sikelemek titizliğini bile gösterdi’’ dedi bana Wene Halam. Sonra açık olan arka kapıdan evine gitmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı…’’
Burada, beni ve okuyucuyu da en çok etkileyen şey kuşkusuz, ölmek üzere olan Santiago’nun, hala hayatta olmasına rağmen kendisinden, ‘’Beni öldürdüler!’’ diye söz etmesidir.
19 Ocak 2007 Cuma günü, bir halkın en soylu evlatlarından biri; Hrant Dink kalleşçe öldürüldü.
Hrant o gün Agos’un önündeki kaldırımda kurşunlandıktan sonra kalkıp yürüyebilseydi eğer, mutlaka gazetedeki odasına gitmek için merdivenlere yönelirdi. Basamakta tökezlese de kendini toparlardı. Hatta eliyle kafasının arkasındaki kanı siler ve odasına doğru yürürdü. Onu gören arkadaşlarından biri mutlaka sorardı:
‘’Hrant abi, neyin var?’’
Hrant, arkadaşına dönerek her zamanki mahcup gülümseyişiyle,
‘’Beni öldürdüler kardeşim!’’ der ve kalbimizin üzerine düşerdi.
Kalbimiz Hrant’a mezar yeridir…"
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar