bugün
- osuruktan şiirler26
- buluşulan sözlük beyinin 16 yaşında çıkması6
- velvet'in aylık geliri4
- bir gün uludağda kapanacak3
- modern insanın mutlu olma ihtimali2
- ben geldim kerkenezler18
- yazarların özel mesaj sayıları5
- müsavat dervişoğlu vs meral akşener2
- uludağ sözlükte yazma hevesini kaybetmek3
- ölüp hayalet olarak geri gelmek3
- claudian clouds22
- kısır9
- sözlükten soğuma nedenleri14
- uludağ sözlük evreni13
- normal taklidi yapmak4
- devletin temeli adalettir2
- gece yolda sessizce yürüyen esrarengiz adam2
- iyi parti17
- maddesel gerçekliği manipüle edebilen zihin4
- 777 diyen erkolar8
- hiç geçmeyen huzursuzluk hissi4
- uzaylıların dünyayı düşük puanlayıp gitmesi2
- yapay zekaya entry yazdıran yazar6
- kanal ayarlama 1500 lira2
- hayatının başrolünü başkasına vermek3
- akrep burcu kini8
- ikizler burcu erkeği akrep kadını ilişkisi10
- simko315
- iyi bir insan olmak3
- gollumun gözü yüzükte6
- sevgiliye sorulan ilginç sorular5
- perdeyi küfür eder gibi çeken karşı komşu2
- hoppili gillini ve ömer yıldırım4
- sözlük yazarlarını bugün mutlu eden şeyler2
- sözlüğün en sevilmeyen yazarları6
- saçını pembeye boyayan erkek6
- fenerbahçe küme düşer mi3
- mehdi aleyhisselam6
- gece araba lastiğine ateş eden yabancı2
- zıtlıklardan doğan ilişki2
- sürekli türkçülerin soyunu araştıran kürtçü10
- alttaki yazara motto ver16
- tekken tag tournament3
- yeni parti'nin kürtçü olması2
- çerçeve yasa35
- türkü su demirel2
- güne bir şarkı bırak4
- cep telefonu kılıfı3
- gün tabağı5
- sözlük ırkçıları8
"1971 yılı yazıydı galiba. O gün Cumartesiydi ve öğleden sonra, okul çıkışında abime yakalanmıştım. ‘’Bir sürü iş varmış, kimse yokmuş şişeleri yıkayacak, zaten hep kaçıyormuşum gazozhaneden, işim gücüm kitapmış,’’ falan filan… Madem öyle, hızla girdim havuza. Deli gibi yıkıyorum kirli şişeleri. Radyodaki ‘’Çocuk Saati’’ programı saat beşte başlar. Taş köprüden koşsam yetişirim. Abim şişeler bittikçe yeni kasalar koyuyor önüme. Göndermeyecek belli ki!
Az sonra babam geldi, her zamanki dalgın yürüyüşüyle. Koruyucu meleğim. Yan komşumuz Hacı Osman Amca’yla kapının önünde bir şeyler konuşuyor. Şişeleri bırakıp gittim, bacağına sarıldım. Kafamı koltuğunun altına sokuyorum durmadan. O da başımı okşuyor farkında değilmiş gibi. Bir şeyler anlatıyor Hacı Osman Amca’ya:
“Zelve’ye giden yolun hemen başında, karakolun önünde gençten bir oğlan. Nevşehir otobüsünden mi indi, yoksa Ürgüp tarafından mı geldi bilmiyom… Beni görünce yaklaştı yanıma. Sırtında çanta. Ayağında kot pantolon. Hafif sakallı, temiz yüzlü bir delikanlı. “Merhaba amca” dedi. ‘’Merhaba’’ dedim ben de. “Buralarda mağaralar varmış, oraya gideceğim. Nereden giderim?” “Göreme’yi mi soruyorsun, kiliseleri falan” dedim. “Hı” dedi. ‘’Öyleyse şurdan gideceksin, Zelve yolundan.’’ Öyle, yüzüme bakıyor. ‘’Yürüyerek mi gideceksin?’’ dedim. “Evet” dedi, “Yürüyeceğim.” Dedim, ‘’Bayağı bi yürümen lazım, minibüsleri bekleseydin.’’ “Sağol amca” dedi, “Ben yürürüm…” Döndü gitti…” Bir süre sustu babam ve ardından mırıldanır gibi konuştu: ‘’Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından biriydi sanki!’’
Gördüğü, duyduğu, rastladığı her şeyin az sonra dünyayı alt üst edeceği zannıyla yaşayan Hacı Osman Amca, “Allah esirgeye, Allah esirgeye” nidalarıyla döndü gitti dükkana.
Babamla bir süre buğday pazarının beton zeminine hışırtıyla buğday boşaltan traktörleri izledik. Aklı yol tarif ettiği delikanlıda kalmıştı besbelli. Abim dükkanın penceresinden eliyle şişeleri işaret ediyor. Biraz daha sokuldum babamın koltuğunun altına.
‘’Nerden anladın baba, Deniz Gezmiş’in arkadaşı olduğunu’’ dedim.
‘’Temiz yüzlü, iyi bir çocuğa benziyordu oğlum. Mutlaka Deniz’in arkadaşlarından biridir.’’
Babamla yan yana durup, bozkıra karışan buğday kokusunu içime çektiğim o günlerden yaklaşık bir yıl sonra Denizleri bir Hıdrellez sabahı astılar. Babası Cemil Gezmiş, oğlunun cenazesini toprağa verip geldiğinde, Mukaddes Hanım oğlunu görüp görmediğini sorar:
‘’Gördün mü çocuğumu?’’
‘’Gördüm, sarıldım’’ der, Cemil bey.
‘’Nasıldı?’’
‘’Yoktu bir şeyi. Boynunda bir morarmışlık vardı, ipin izi herhalde, o kadar!’’
Marquez, ‘’Yüz Yıllık Yalnızlık’’ kitabını büyükannesinin hikaye anlatma yöntemiyle yazdığını söyler. Büyükannesi en acımasız şeyleri bile kılını kıpırdatmadan, sanki her zaman gördüğü şeylermiş gibi anlatırmış. Anlattıklarını bu kadar değerli kılan, onun bu olağan, duygusuzmuş gibi gözüken tavrıymış. Bunu okuduğumda, ‘’Tevekkeli değil!’’ diye mırıldanmıştım. Demek, bu yüzden içimi bu kadar acıtmıştı Ali Kaypakkaya’nın anlattıkları. Oğlu ibrahim’in işkenceyle tüketilmiş bedenini Diyarbakır’dan Çorum’a götüren Ali Amca, onun ölümünden daha çok, tabutu kaça aldığını, tabutun içini niye alüminyumla kaplattığını falan anlatıyordu sakince. En çok da ibo’nun tabutunu taşıyan hamalın, onun işkenceyle öldürülen bir öğrenci olduğunu öğrendiğinde ağlayıp, taşıma için para almamasıydı Ali Amca’yı gururlandıran.
ibo’nun ölümünden yıllar sonra bir başka baba, Orhan Keskin’in babası, oğlunun elli günlük ölüm orucundan artakalan cansız bedenini almak için yine Diyarbakır zindanının kapısındadır. Baba alır cenazeyi ve döner memlekete. O gece mezarlığa götürmez oğlunu.‘’Beş yıldır eve gelmedi, bu gece de bizimle evde kalsın’’ der.
Oğlunun ölümünden sonraki 26 yıl boyunca, her sabah onun büyük boy resminin önüne geçip, ‘’Seni nasıl kurtaramadım, seni nasıl kurtaramadım?’’ diye yanan bir babadır o.
28 Ekim 2014’de Ermenek’deki maden ocağında ölen Tezcan’ın babası Recep Amca’nın insanın canını yakan bir saflıkla sorduğu soruya bakın: ‘’Bizim oğlan gitti mi şimdi? Saklamayın benden!’’
Ya da faili meçhul oğlu için ömrünü tüketen Fatma Morsümbül’ün, ‘’Kemiklerini verseniz yeter. Kemiklerini bulsam oğlumun, omzuma torba yapıp gezeceğim, kokusunu çok özledim onun’’ demesi gibi.
19 Ocak 2007’de katledilen Hrant da, kendi halkının yaşadığı acıyı ve o felaket yıllarını böyle anlatıyordu. Marguez’in büyükannesi gibi. Soylu ve ağırbaşlı bir dille.
19 Ocak 2007 Cuma günü bu ülkenin ‘’Kırmızı Pazartesi’’sidir. ‘’Kırmızı Pazartesi’’, sadece bir cinayeti ve onun arka yüzünü değil, bir kasabanın ortak davranış biçimlerini de analiz eder. Hrant’ın ölümünden sonra yaşananlar ise, muktedirlerin davranış biçimlerini anlamaya yeter de artar zaten.
Kutsal kitaplarda ilk öldürme hikayesi Habil ile Kabil’in hikayesidir. ‘’Öldüren tektir, lakin tüm kolektifi temsil eder.’’(S.Tuğrul)
Hrant da, adeta kurucu bir cinayetin öznesi olarak seçilmiş bir kurbandır. Onu öldürenlerin işledikleri ortak cinayet, aslında onları biraraya getiren birleştirici bir güç gibidir.
Hrant Dink, ‘’Ben Malatyalıyım, Anadoluluyum, acımı onurla taşırım’’ diyen haysiyetli bir insandı. ‘’Hiç kimsenin toprağında gözüm yok, bütün Türkiye benim, her yer benim vatanım’’ diyen bir yurtseverdi. ‘’Dünyadaki en büyük suç ırkçılıktır’’ diyen bir aydındı. ‘’Biz Ermenilerle Türkler birbirimizin hastası ve birbirimizin doktoruyuz’’ diyebilecek kadar da yüce gönüllüydü. Kendi ifadesiyle, ‘’iyi bir Ermeni ve iyi bir solcuydu.’’
Marguez, ‘’Kırmızı Pazartesi’’ romanında, iki kardeş tarafından bıçaklanan Santiago Nasar’ın son anlarını şöyle anlatır:
‘’Halam Wenefrida, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu. Santiago Nasar’ın eski rıhtımın merdivenlerini inip, kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü.
‘’Santiago, yavrum!’’ diye bağırmıştı. ‘’Neyin var?’’
Santiago Nasar onu tanımıştı.
‘’Beni öldürdüler, Wene Hala!’’ demişti.
Son basamakta tökezlemiş, ama kendini toparlamıştı. Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle sikelemek titizliğini bile gösterdi’’ dedi bana Wene Halam. Sonra açık olan arka kapıdan evine gitmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı…’’
Burada, beni ve okuyucuyu da en çok etkileyen şey kuşkusuz, ölmek üzere olan Santiago’nun, hala hayatta olmasına rağmen kendisinden, ‘’Beni öldürdüler!’’ diye söz etmesidir.
19 Ocak 2007 Cuma günü, bir halkın en soylu evlatlarından biri; Hrant Dink kalleşçe öldürüldü.
Hrant o gün Agos’un önündeki kaldırımda kurşunlandıktan sonra kalkıp yürüyebilseydi eğer, mutlaka gazetedeki odasına gitmek için merdivenlere yönelirdi. Basamakta tökezlese de kendini toparlardı. Hatta eliyle kafasının arkasındaki kanı siler ve odasına doğru yürürdü. Onu gören arkadaşlarından biri mutlaka sorardı:
‘’Hrant abi, neyin var?’’
Hrant, arkadaşına dönerek her zamanki mahcup gülümseyişiyle,
‘’Beni öldürdüler kardeşim!’’ der ve kalbimizin üzerine düşerdi.
Kalbimiz Hrant’a mezar yeridir…"
Az sonra babam geldi, her zamanki dalgın yürüyüşüyle. Koruyucu meleğim. Yan komşumuz Hacı Osman Amca’yla kapının önünde bir şeyler konuşuyor. Şişeleri bırakıp gittim, bacağına sarıldım. Kafamı koltuğunun altına sokuyorum durmadan. O da başımı okşuyor farkında değilmiş gibi. Bir şeyler anlatıyor Hacı Osman Amca’ya:
“Zelve’ye giden yolun hemen başında, karakolun önünde gençten bir oğlan. Nevşehir otobüsünden mi indi, yoksa Ürgüp tarafından mı geldi bilmiyom… Beni görünce yaklaştı yanıma. Sırtında çanta. Ayağında kot pantolon. Hafif sakallı, temiz yüzlü bir delikanlı. “Merhaba amca” dedi. ‘’Merhaba’’ dedim ben de. “Buralarda mağaralar varmış, oraya gideceğim. Nereden giderim?” “Göreme’yi mi soruyorsun, kiliseleri falan” dedim. “Hı” dedi. ‘’Öyleyse şurdan gideceksin, Zelve yolundan.’’ Öyle, yüzüme bakıyor. ‘’Yürüyerek mi gideceksin?’’ dedim. “Evet” dedi, “Yürüyeceğim.” Dedim, ‘’Bayağı bi yürümen lazım, minibüsleri bekleseydin.’’ “Sağol amca” dedi, “Ben yürürüm…” Döndü gitti…” Bir süre sustu babam ve ardından mırıldanır gibi konuştu: ‘’Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından biriydi sanki!’’
Gördüğü, duyduğu, rastladığı her şeyin az sonra dünyayı alt üst edeceği zannıyla yaşayan Hacı Osman Amca, “Allah esirgeye, Allah esirgeye” nidalarıyla döndü gitti dükkana.
Babamla bir süre buğday pazarının beton zeminine hışırtıyla buğday boşaltan traktörleri izledik. Aklı yol tarif ettiği delikanlıda kalmıştı besbelli. Abim dükkanın penceresinden eliyle şişeleri işaret ediyor. Biraz daha sokuldum babamın koltuğunun altına.
‘’Nerden anladın baba, Deniz Gezmiş’in arkadaşı olduğunu’’ dedim.
‘’Temiz yüzlü, iyi bir çocuğa benziyordu oğlum. Mutlaka Deniz’in arkadaşlarından biridir.’’
Babamla yan yana durup, bozkıra karışan buğday kokusunu içime çektiğim o günlerden yaklaşık bir yıl sonra Denizleri bir Hıdrellez sabahı astılar. Babası Cemil Gezmiş, oğlunun cenazesini toprağa verip geldiğinde, Mukaddes Hanım oğlunu görüp görmediğini sorar:
‘’Gördün mü çocuğumu?’’
‘’Gördüm, sarıldım’’ der, Cemil bey.
‘’Nasıldı?’’
‘’Yoktu bir şeyi. Boynunda bir morarmışlık vardı, ipin izi herhalde, o kadar!’’
Marquez, ‘’Yüz Yıllık Yalnızlık’’ kitabını büyükannesinin hikaye anlatma yöntemiyle yazdığını söyler. Büyükannesi en acımasız şeyleri bile kılını kıpırdatmadan, sanki her zaman gördüğü şeylermiş gibi anlatırmış. Anlattıklarını bu kadar değerli kılan, onun bu olağan, duygusuzmuş gibi gözüken tavrıymış. Bunu okuduğumda, ‘’Tevekkeli değil!’’ diye mırıldanmıştım. Demek, bu yüzden içimi bu kadar acıtmıştı Ali Kaypakkaya’nın anlattıkları. Oğlu ibrahim’in işkenceyle tüketilmiş bedenini Diyarbakır’dan Çorum’a götüren Ali Amca, onun ölümünden daha çok, tabutu kaça aldığını, tabutun içini niye alüminyumla kaplattığını falan anlatıyordu sakince. En çok da ibo’nun tabutunu taşıyan hamalın, onun işkenceyle öldürülen bir öğrenci olduğunu öğrendiğinde ağlayıp, taşıma için para almamasıydı Ali Amca’yı gururlandıran.
ibo’nun ölümünden yıllar sonra bir başka baba, Orhan Keskin’in babası, oğlunun elli günlük ölüm orucundan artakalan cansız bedenini almak için yine Diyarbakır zindanının kapısındadır. Baba alır cenazeyi ve döner memlekete. O gece mezarlığa götürmez oğlunu.‘’Beş yıldır eve gelmedi, bu gece de bizimle evde kalsın’’ der.
Oğlunun ölümünden sonraki 26 yıl boyunca, her sabah onun büyük boy resminin önüne geçip, ‘’Seni nasıl kurtaramadım, seni nasıl kurtaramadım?’’ diye yanan bir babadır o.
28 Ekim 2014’de Ermenek’deki maden ocağında ölen Tezcan’ın babası Recep Amca’nın insanın canını yakan bir saflıkla sorduğu soruya bakın: ‘’Bizim oğlan gitti mi şimdi? Saklamayın benden!’’
Ya da faili meçhul oğlu için ömrünü tüketen Fatma Morsümbül’ün, ‘’Kemiklerini verseniz yeter. Kemiklerini bulsam oğlumun, omzuma torba yapıp gezeceğim, kokusunu çok özledim onun’’ demesi gibi.
19 Ocak 2007’de katledilen Hrant da, kendi halkının yaşadığı acıyı ve o felaket yıllarını böyle anlatıyordu. Marguez’in büyükannesi gibi. Soylu ve ağırbaşlı bir dille.
19 Ocak 2007 Cuma günü bu ülkenin ‘’Kırmızı Pazartesi’’sidir. ‘’Kırmızı Pazartesi’’, sadece bir cinayeti ve onun arka yüzünü değil, bir kasabanın ortak davranış biçimlerini de analiz eder. Hrant’ın ölümünden sonra yaşananlar ise, muktedirlerin davranış biçimlerini anlamaya yeter de artar zaten.
Kutsal kitaplarda ilk öldürme hikayesi Habil ile Kabil’in hikayesidir. ‘’Öldüren tektir, lakin tüm kolektifi temsil eder.’’(S.Tuğrul)
Hrant da, adeta kurucu bir cinayetin öznesi olarak seçilmiş bir kurbandır. Onu öldürenlerin işledikleri ortak cinayet, aslında onları biraraya getiren birleştirici bir güç gibidir.
Hrant Dink, ‘’Ben Malatyalıyım, Anadoluluyum, acımı onurla taşırım’’ diyen haysiyetli bir insandı. ‘’Hiç kimsenin toprağında gözüm yok, bütün Türkiye benim, her yer benim vatanım’’ diyen bir yurtseverdi. ‘’Dünyadaki en büyük suç ırkçılıktır’’ diyen bir aydındı. ‘’Biz Ermenilerle Türkler birbirimizin hastası ve birbirimizin doktoruyuz’’ diyebilecek kadar da yüce gönüllüydü. Kendi ifadesiyle, ‘’iyi bir Ermeni ve iyi bir solcuydu.’’
Marguez, ‘’Kırmızı Pazartesi’’ romanında, iki kardeş tarafından bıçaklanan Santiago Nasar’ın son anlarını şöyle anlatır:
‘’Halam Wenefrida, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu. Santiago Nasar’ın eski rıhtımın merdivenlerini inip, kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü.
‘’Santiago, yavrum!’’ diye bağırmıştı. ‘’Neyin var?’’
Santiago Nasar onu tanımıştı.
‘’Beni öldürdüler, Wene Hala!’’ demişti.
Son basamakta tökezlemiş, ama kendini toparlamıştı. Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle sikelemek titizliğini bile gösterdi’’ dedi bana Wene Halam. Sonra açık olan arka kapıdan evine gitmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı…’’
Burada, beni ve okuyucuyu da en çok etkileyen şey kuşkusuz, ölmek üzere olan Santiago’nun, hala hayatta olmasına rağmen kendisinden, ‘’Beni öldürdüler!’’ diye söz etmesidir.
19 Ocak 2007 Cuma günü, bir halkın en soylu evlatlarından biri; Hrant Dink kalleşçe öldürüldü.
Hrant o gün Agos’un önündeki kaldırımda kurşunlandıktan sonra kalkıp yürüyebilseydi eğer, mutlaka gazetedeki odasına gitmek için merdivenlere yönelirdi. Basamakta tökezlese de kendini toparlardı. Hatta eliyle kafasının arkasındaki kanı siler ve odasına doğru yürürdü. Onu gören arkadaşlarından biri mutlaka sorardı:
‘’Hrant abi, neyin var?’’
Hrant, arkadaşına dönerek her zamanki mahcup gülümseyişiyle,
‘’Beni öldürdüler kardeşim!’’ der ve kalbimizin üzerine düşerdi.
Kalbimiz Hrant’a mezar yeridir…"
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar