bugün
- yazarların en son bitirdiği kitap6
- aylık 511 bin tl iyi para mıdır sorunsalı4
- korku filmi izlerken sarılacak birisinin olmaması6
- puantiye modasının bokunun çıkması4
- aylık 508 bin tl iyi para mıdır sorunsalı3
- arkadaşlar hangi diziye başlasam5
- yeni dünya düzeni4
- her gün alkol almak4
- ispanya daki göçmen krizi9
- akp ve mhp sol partilerdir2
- sözlük yazarlarının akşam yemekleri8
- mutlu kalmak için öneriler6
- protein ağırlıklı beslenince yaşanan kabızlık14
- arabada yüksek sesle müzik dinlemek2
- sözlükteki derin yapılanma4
- mehmet akif ersoyun para ödülünü kabul etmemesi2
- hırvatistan12
- çöp yanında poşette kitap bulmak3
- selamün aleyküm beyler2
- 29 yaş altı sözlükten silinsin2
- aylık 509 bin tl iyi para mıdır sorunsalı3
- kadir mısıroğlu rum mu ermeni mi sorunsalı9
- beni özleyenler elime mum diksin15
- arkadaşlar bu ne kitabı yahu5
- yapay zekaya entry yazdırmak5
- rüyada nervio yu görmek5
- lunapark2
- uçurtma uçuran çocuk2
- solcuların faşistlerden beter olması2
- yeni gelin adayının çıldırtan talepleri6
- kele şaplak atmanın hazzı ve dayanılmaz istek2
- arkadaşlar bir şey dicem6
- beyaz keten iç çamaşırı belli ediyor13
- anın görüntüsü15
- milliyetçi chp li2
- tatile sivasa gitmek4
- yunanistan29
- dolar 100 lira olsa olacaklar3
- güzel cumartesiler3
- stack overflow kopyala yapıştır4
- osmanlıcılar4
- sözlük yazarlarının çok kültürlü olması8
- kötülük2
- ekşi sözlük2
- sümer dili6
- muşlettin bey birader erecto biraderdir3
- aylık 506 bin tl iyi para mıdır sorunsalı3
- o kaç gram3
- saç traşı olmuyorum hadi bakalım8
- ılımlı islam4
ilk ortaya çıkışı emevi devletine kadar uzanan oluşumdur(bir ruhban sınıf olup olmadığı üzerinde ise tartışılabilinir). oluşumu ise gerçek anlamda "devletten bağımsızdır". ulema sınıfının teşekkülü ve inkişaf etmesi ise camiler aracılığı ile olmuştur ve buna binaen islam dünyasındaki düşünce alanındaki bir çok değişiklik ve mezhebin ortaya çıkması bundan dolayıdır. Ama zaman ilerledikçe devlet ulemayı da hesaba katmak zorunda kalmıştır, hususiyetle bu kişilerin halk üzerindeki tesiri önemli bir etkendir.
ulemanın konumu ise nizamiye medresesinin açılışına kadar oldukça serbesttir ve genel anlamda bakıldığında herhangi bir siyasi otoritenin de güdümünde değildir. bu nokta-i nazardan incelendiğinde ulema hem halkın menfaatlerini savunmuştur hem de yeri geldiğinde doğruları halifenin yüzüne bile söylemekten çekinmemiştir;[her ne kadar genelleme yapmasak da hem devletten yana olanlar hem de ona karşı vaziyet alanlar da bulunmaktaydı] bunun en klasik örneği ise Ahmed B. Hanbel ile halife mem'un arasındaki cereyan eden mütezile mezhebinin tanınması konusundaki vakadır. Ama ulemanın bu bağımsız konumunu sağlayan amil ise devletten maaş almamalarıdır. ama bu durum çok uzun sürmemiştir. 1060'larda açılan nizamiye medresesi; egemen ideolojinin savunucusu haline gelerek ulemayı da bu girdabın içersine çekmeye başlamıştır. zaten bu süreçten sonra da medresede ulemaya maaş bağlanmasından tutun hangi kitabı okunması gerektiği gerçeğine kadar bir çok şey devlet tarafından belirlenmiştir.
Osmanlı devletindeki durumu eski müslüman devletlere nazaran ciddi anlamda farklılık arzeder. Özellikle bu farklı durumu fatihin uyguladığı osmanlı tarihindeki en büyük iki merkeziyetçilik hareketinin ilkinden almıştır(ikincisi ii.mahmud döneminde gerçekleştirilmiştir). Osmanlı ulemasının da esas olarak devlet güdümündeki bu halinin kökenleri nizamiye medresesinin kurulması ile egemen ideolojinin bir aracısı duruma gelen ulemadan etkilenmiştir.
Fatih döneminde kurulan "sahn medreseleri" ve bunların içerdiği "hiyerarşik yapılanma" özellikle medresedeki bilimsel çalışmaları derinden etkilemiştir. Osmanlı'da bu "hiyerarşik yapılanma"da yükselme esas olarak sarayda isim yapabilmeye dayalı olmakla birlikte sahn müderrisliği zamanın en gözde mesleklerinden birisiydi. buna ise sadece 8 kişi seçilebiliyordu bu çeşit bir yapılanmanın da ister istemez ulema arasındaki haset ve çekememezlik fitilini ateşlediği bilinmektedir ki ulemanın gereken ilgiyi ilmi çalışmalara yönlendirmek yerine kendilerini bu tip entrikalar içersinde bulmuştur. Buna da en klasik misal olarak "molla lütfi" verilebilir.[molla lütfi şeriatın pragmatik anlamda kullanılmasının bir örneğini temsil eder. osmanlı'da sunni mezhebi kuralları uyarınca bir zındık ya da mülhid'in işlediği suçtan dolayı ettiği tövbe kabul edilmektedir. maliki mezhebinde ise tersi durum sözkonusudur. sanığın ettiği tövbe-belki de samimi olmadığı gerekçesi ile- kabul edilmez ve şimşir-i şeriat ile maznun salbolunur. lütfi olayında ise -lütfi defalarca tevbe etmesine rağmen- seyf-i şeriat ile-maliki mezhebi kuralları uygulanarak- salb olunmuştur.
yukarıdaki söylenenlerden hareketle osmanlı'da çok ciddi boyutlarda din ile devlet arasındaki bir girift yapı sezinlenmektedir[osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, ahmet yaşar ocak, tarih vakfı yurt yay.] ki bu girifit yapı zındık ve mülhidvari hareketlerin cezalandırması anlamında bir meşrutiyeti temsil etmiştir.[dini kurallara karşı olmanın devlete karşı olmak anlamında tefsir edilmesi/yorumlanması gibi]. bu anlamda özellikle devlet şeriatı kendi amaçları için kullanmıştır. "din devletleşmiş, devlet de bir anlamda dinleşmiştir"[c. fleisher, Tarihçi Mustafa Ali Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı 1541-1600 Cornell H. Fleischer Tarih Vakfı Yurt Yayınları]. örfün varolması bu anlamda tek başına kanıt olarak ifade edilebilir. devletin bu kerte güçlü olmasını ise halil inalcık'dan da yola çıkarsak örfün kökenlerine kadar götürmemiz gerekir ki eski türk devletlerinde hükümdarlığın alamet-i farikası olarak bir örf ilan edilmesi[osmanlı imparatorluğunda devlet hukuk ve adalet/eren yay) buna misaldir ve bunun da diğer türk devletleri aracılığı ile osmanlıya tevarüs ettiği bir gerçektir. bununla birlikte devletin güçlü bu denli güçlü olmasında bizans etkisi de istinkar edilemez).
ulemanın konumu ise nizamiye medresesinin açılışına kadar oldukça serbesttir ve genel anlamda bakıldığında herhangi bir siyasi otoritenin de güdümünde değildir. bu nokta-i nazardan incelendiğinde ulema hem halkın menfaatlerini savunmuştur hem de yeri geldiğinde doğruları halifenin yüzüne bile söylemekten çekinmemiştir;[her ne kadar genelleme yapmasak da hem devletten yana olanlar hem de ona karşı vaziyet alanlar da bulunmaktaydı] bunun en klasik örneği ise Ahmed B. Hanbel ile halife mem'un arasındaki cereyan eden mütezile mezhebinin tanınması konusundaki vakadır. Ama ulemanın bu bağımsız konumunu sağlayan amil ise devletten maaş almamalarıdır. ama bu durum çok uzun sürmemiştir. 1060'larda açılan nizamiye medresesi; egemen ideolojinin savunucusu haline gelerek ulemayı da bu girdabın içersine çekmeye başlamıştır. zaten bu süreçten sonra da medresede ulemaya maaş bağlanmasından tutun hangi kitabı okunması gerektiği gerçeğine kadar bir çok şey devlet tarafından belirlenmiştir.
Osmanlı devletindeki durumu eski müslüman devletlere nazaran ciddi anlamda farklılık arzeder. Özellikle bu farklı durumu fatihin uyguladığı osmanlı tarihindeki en büyük iki merkeziyetçilik hareketinin ilkinden almıştır(ikincisi ii.mahmud döneminde gerçekleştirilmiştir). Osmanlı ulemasının da esas olarak devlet güdümündeki bu halinin kökenleri nizamiye medresesinin kurulması ile egemen ideolojinin bir aracısı duruma gelen ulemadan etkilenmiştir.
Fatih döneminde kurulan "sahn medreseleri" ve bunların içerdiği "hiyerarşik yapılanma" özellikle medresedeki bilimsel çalışmaları derinden etkilemiştir. Osmanlı'da bu "hiyerarşik yapılanma"da yükselme esas olarak sarayda isim yapabilmeye dayalı olmakla birlikte sahn müderrisliği zamanın en gözde mesleklerinden birisiydi. buna ise sadece 8 kişi seçilebiliyordu bu çeşit bir yapılanmanın da ister istemez ulema arasındaki haset ve çekememezlik fitilini ateşlediği bilinmektedir ki ulemanın gereken ilgiyi ilmi çalışmalara yönlendirmek yerine kendilerini bu tip entrikalar içersinde bulmuştur. Buna da en klasik misal olarak "molla lütfi" verilebilir.[molla lütfi şeriatın pragmatik anlamda kullanılmasının bir örneğini temsil eder. osmanlı'da sunni mezhebi kuralları uyarınca bir zındık ya da mülhid'in işlediği suçtan dolayı ettiği tövbe kabul edilmektedir. maliki mezhebinde ise tersi durum sözkonusudur. sanığın ettiği tövbe-belki de samimi olmadığı gerekçesi ile- kabul edilmez ve şimşir-i şeriat ile maznun salbolunur. lütfi olayında ise -lütfi defalarca tevbe etmesine rağmen- seyf-i şeriat ile-maliki mezhebi kuralları uygulanarak- salb olunmuştur.
yukarıdaki söylenenlerden hareketle osmanlı'da çok ciddi boyutlarda din ile devlet arasındaki bir girift yapı sezinlenmektedir[osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, ahmet yaşar ocak, tarih vakfı yurt yay.] ki bu girifit yapı zındık ve mülhidvari hareketlerin cezalandırması anlamında bir meşrutiyeti temsil etmiştir.[dini kurallara karşı olmanın devlete karşı olmak anlamında tefsir edilmesi/yorumlanması gibi]. bu anlamda özellikle devlet şeriatı kendi amaçları için kullanmıştır. "din devletleşmiş, devlet de bir anlamda dinleşmiştir"[c. fleisher, Tarihçi Mustafa Ali Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı 1541-1600 Cornell H. Fleischer Tarih Vakfı Yurt Yayınları]. örfün varolması bu anlamda tek başına kanıt olarak ifade edilebilir. devletin bu kerte güçlü olmasını ise halil inalcık'dan da yola çıkarsak örfün kökenlerine kadar götürmemiz gerekir ki eski türk devletlerinde hükümdarlığın alamet-i farikası olarak bir örf ilan edilmesi[osmanlı imparatorluğunda devlet hukuk ve adalet/eren yay) buna misaldir ve bunun da diğer türk devletleri aracılığı ile osmanlıya tevarüs ettiği bir gerçektir. bununla birlikte devletin güçlü bu denli güçlü olmasında bizans etkisi de istinkar edilemez).
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar