bugün
- sözlükte her gün bir yazarı şımartıyoruz36
- bik bik'in jeopolitik ve stratejik önemi8
- ünlüler neden uyuşturucu kullanır16
- günaydın küçük ipneler9
- israil'in nükleer silahları imha edilmelidir7
- moraliniz bozukken ne yapıyorsunuz22
- sözlüğün reisi kim3
- islamda namaz yoktur28
- kedi kumu temizlemek2
- warp motoru ile ışık hızını aşmak5
- sakarya4
- ed sheeran'ın abd turnesinde toplu ayrılma5
- iç ısıtan fotoğraflar3
- evli ama mutsuz insan4
- güne bir şarkı sözü bırak5
- hep ileriye doğru bakmak2
- oğuz sasi3
- gocu33
- nervio13
- ezgi yen4
- gündem3
- yani yenecek et de kuzu etidir3
- çağla idi20
- iran'ın hürmüz boğazı nda mq 9 iha düşürmesi3
- gokyuzunun silinen rengi17
- şiir yazan erkek16
- sevişmek istenen ünlüler11
- true neden sevilmiyor sorunsalı27
- kadınları susturmanın en iyi yolu12
- sözlük kızlarının siteye fotoğraf atması17
- sözlük erkeklerinin bugünkü kombinleri24
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı17
- enayimiknatisii10
- birini kırmadan nasıl iletişimi kesersiniz14
- sarapci koala hatayi29
- ışıklı saat2
- penisin kas olması3
- geylerden saklanan gerçek2
- aynı anda iki kişiye aşık olmak12
- iltica5
- modacıyım ayağına kız tavlayan sözlük yazarı10
- yavaş araba kullanmanın daha tehlikeli olması9
- mintharanin gotunun kili2
- sözlüğe mesaj yazar gibi entry giren tipler10
- kedi4
- viski kola15
- tulumba tatlısı5
- arkadaşlar özür dilerim10
- sözlükteki flört listem9
- çok bekar olan sözlük kızı9
ilk ortaya çıkışı emevi devletine kadar uzanan oluşumdur(bir ruhban sınıf olup olmadığı üzerinde ise tartışılabilinir). oluşumu ise gerçek anlamda "devletten bağımsızdır". ulema sınıfının teşekkülü ve inkişaf etmesi ise camiler aracılığı ile olmuştur ve buna binaen islam dünyasındaki düşünce alanındaki bir çok değişiklik ve mezhebin ortaya çıkması bundan dolayıdır. Ama zaman ilerledikçe devlet ulemayı da hesaba katmak zorunda kalmıştır, hususiyetle bu kişilerin halk üzerindeki tesiri önemli bir etkendir.
ulemanın konumu ise nizamiye medresesinin açılışına kadar oldukça serbesttir ve genel anlamda bakıldığında herhangi bir siyasi otoritenin de güdümünde değildir. bu nokta-i nazardan incelendiğinde ulema hem halkın menfaatlerini savunmuştur hem de yeri geldiğinde doğruları halifenin yüzüne bile söylemekten çekinmemiştir;[her ne kadar genelleme yapmasak da hem devletten yana olanlar hem de ona karşı vaziyet alanlar da bulunmaktaydı] bunun en klasik örneği ise Ahmed B. Hanbel ile halife mem'un arasındaki cereyan eden mütezile mezhebinin tanınması konusundaki vakadır. Ama ulemanın bu bağımsız konumunu sağlayan amil ise devletten maaş almamalarıdır. ama bu durum çok uzun sürmemiştir. 1060'larda açılan nizamiye medresesi; egemen ideolojinin savunucusu haline gelerek ulemayı da bu girdabın içersine çekmeye başlamıştır. zaten bu süreçten sonra da medresede ulemaya maaş bağlanmasından tutun hangi kitabı okunması gerektiği gerçeğine kadar bir çok şey devlet tarafından belirlenmiştir.
Osmanlı devletindeki durumu eski müslüman devletlere nazaran ciddi anlamda farklılık arzeder. Özellikle bu farklı durumu fatihin uyguladığı osmanlı tarihindeki en büyük iki merkeziyetçilik hareketinin ilkinden almıştır(ikincisi ii.mahmud döneminde gerçekleştirilmiştir). Osmanlı ulemasının da esas olarak devlet güdümündeki bu halinin kökenleri nizamiye medresesinin kurulması ile egemen ideolojinin bir aracısı duruma gelen ulemadan etkilenmiştir.
Fatih döneminde kurulan "sahn medreseleri" ve bunların içerdiği "hiyerarşik yapılanma" özellikle medresedeki bilimsel çalışmaları derinden etkilemiştir. Osmanlı'da bu "hiyerarşik yapılanma"da yükselme esas olarak sarayda isim yapabilmeye dayalı olmakla birlikte sahn müderrisliği zamanın en gözde mesleklerinden birisiydi. buna ise sadece 8 kişi seçilebiliyordu bu çeşit bir yapılanmanın da ister istemez ulema arasındaki haset ve çekememezlik fitilini ateşlediği bilinmektedir ki ulemanın gereken ilgiyi ilmi çalışmalara yönlendirmek yerine kendilerini bu tip entrikalar içersinde bulmuştur. Buna da en klasik misal olarak "molla lütfi" verilebilir.[molla lütfi şeriatın pragmatik anlamda kullanılmasının bir örneğini temsil eder. osmanlı'da sunni mezhebi kuralları uyarınca bir zındık ya da mülhid'in işlediği suçtan dolayı ettiği tövbe kabul edilmektedir. maliki mezhebinde ise tersi durum sözkonusudur. sanığın ettiği tövbe-belki de samimi olmadığı gerekçesi ile- kabul edilmez ve şimşir-i şeriat ile maznun salbolunur. lütfi olayında ise -lütfi defalarca tevbe etmesine rağmen- seyf-i şeriat ile-maliki mezhebi kuralları uygulanarak- salb olunmuştur.
yukarıdaki söylenenlerden hareketle osmanlı'da çok ciddi boyutlarda din ile devlet arasındaki bir girift yapı sezinlenmektedir[osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, ahmet yaşar ocak, tarih vakfı yurt yay.] ki bu girifit yapı zındık ve mülhidvari hareketlerin cezalandırması anlamında bir meşrutiyeti temsil etmiştir.[dini kurallara karşı olmanın devlete karşı olmak anlamında tefsir edilmesi/yorumlanması gibi]. bu anlamda özellikle devlet şeriatı kendi amaçları için kullanmıştır. "din devletleşmiş, devlet de bir anlamda dinleşmiştir"[c. fleisher, Tarihçi Mustafa Ali Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı 1541-1600 Cornell H. Fleischer Tarih Vakfı Yurt Yayınları]. örfün varolması bu anlamda tek başına kanıt olarak ifade edilebilir. devletin bu kerte güçlü olmasını ise halil inalcık'dan da yola çıkarsak örfün kökenlerine kadar götürmemiz gerekir ki eski türk devletlerinde hükümdarlığın alamet-i farikası olarak bir örf ilan edilmesi[osmanlı imparatorluğunda devlet hukuk ve adalet/eren yay) buna misaldir ve bunun da diğer türk devletleri aracılığı ile osmanlıya tevarüs ettiği bir gerçektir. bununla birlikte devletin güçlü bu denli güçlü olmasında bizans etkisi de istinkar edilemez).
ulemanın konumu ise nizamiye medresesinin açılışına kadar oldukça serbesttir ve genel anlamda bakıldığında herhangi bir siyasi otoritenin de güdümünde değildir. bu nokta-i nazardan incelendiğinde ulema hem halkın menfaatlerini savunmuştur hem de yeri geldiğinde doğruları halifenin yüzüne bile söylemekten çekinmemiştir;[her ne kadar genelleme yapmasak da hem devletten yana olanlar hem de ona karşı vaziyet alanlar da bulunmaktaydı] bunun en klasik örneği ise Ahmed B. Hanbel ile halife mem'un arasındaki cereyan eden mütezile mezhebinin tanınması konusundaki vakadır. Ama ulemanın bu bağımsız konumunu sağlayan amil ise devletten maaş almamalarıdır. ama bu durum çok uzun sürmemiştir. 1060'larda açılan nizamiye medresesi; egemen ideolojinin savunucusu haline gelerek ulemayı da bu girdabın içersine çekmeye başlamıştır. zaten bu süreçten sonra da medresede ulemaya maaş bağlanmasından tutun hangi kitabı okunması gerektiği gerçeğine kadar bir çok şey devlet tarafından belirlenmiştir.
Osmanlı devletindeki durumu eski müslüman devletlere nazaran ciddi anlamda farklılık arzeder. Özellikle bu farklı durumu fatihin uyguladığı osmanlı tarihindeki en büyük iki merkeziyetçilik hareketinin ilkinden almıştır(ikincisi ii.mahmud döneminde gerçekleştirilmiştir). Osmanlı ulemasının da esas olarak devlet güdümündeki bu halinin kökenleri nizamiye medresesinin kurulması ile egemen ideolojinin bir aracısı duruma gelen ulemadan etkilenmiştir.
Fatih döneminde kurulan "sahn medreseleri" ve bunların içerdiği "hiyerarşik yapılanma" özellikle medresedeki bilimsel çalışmaları derinden etkilemiştir. Osmanlı'da bu "hiyerarşik yapılanma"da yükselme esas olarak sarayda isim yapabilmeye dayalı olmakla birlikte sahn müderrisliği zamanın en gözde mesleklerinden birisiydi. buna ise sadece 8 kişi seçilebiliyordu bu çeşit bir yapılanmanın da ister istemez ulema arasındaki haset ve çekememezlik fitilini ateşlediği bilinmektedir ki ulemanın gereken ilgiyi ilmi çalışmalara yönlendirmek yerine kendilerini bu tip entrikalar içersinde bulmuştur. Buna da en klasik misal olarak "molla lütfi" verilebilir.[molla lütfi şeriatın pragmatik anlamda kullanılmasının bir örneğini temsil eder. osmanlı'da sunni mezhebi kuralları uyarınca bir zındık ya da mülhid'in işlediği suçtan dolayı ettiği tövbe kabul edilmektedir. maliki mezhebinde ise tersi durum sözkonusudur. sanığın ettiği tövbe-belki de samimi olmadığı gerekçesi ile- kabul edilmez ve şimşir-i şeriat ile maznun salbolunur. lütfi olayında ise -lütfi defalarca tevbe etmesine rağmen- seyf-i şeriat ile-maliki mezhebi kuralları uygulanarak- salb olunmuştur.
yukarıdaki söylenenlerden hareketle osmanlı'da çok ciddi boyutlarda din ile devlet arasındaki bir girift yapı sezinlenmektedir[osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, ahmet yaşar ocak, tarih vakfı yurt yay.] ki bu girifit yapı zındık ve mülhidvari hareketlerin cezalandırması anlamında bir meşrutiyeti temsil etmiştir.[dini kurallara karşı olmanın devlete karşı olmak anlamında tefsir edilmesi/yorumlanması gibi]. bu anlamda özellikle devlet şeriatı kendi amaçları için kullanmıştır. "din devletleşmiş, devlet de bir anlamda dinleşmiştir"[c. fleisher, Tarihçi Mustafa Ali Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı 1541-1600 Cornell H. Fleischer Tarih Vakfı Yurt Yayınları]. örfün varolması bu anlamda tek başına kanıt olarak ifade edilebilir. devletin bu kerte güçlü olmasını ise halil inalcık'dan da yola çıkarsak örfün kökenlerine kadar götürmemiz gerekir ki eski türk devletlerinde hükümdarlığın alamet-i farikası olarak bir örf ilan edilmesi[osmanlı imparatorluğunda devlet hukuk ve adalet/eren yay) buna misaldir ve bunun da diğer türk devletleri aracılığı ile osmanlıya tevarüs ettiği bir gerçektir. bununla birlikte devletin güçlü bu denli güçlü olmasında bizans etkisi de istinkar edilemez).
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar